Yazının başlığı çok iyimser, iyimser olduğu için de pek tuhaf! Marco Polo 12. yüzyılda Anadolu’ya Türkiye demiş ama padişahların en okumuşu Fatih Sultan Mehmet bile, Marco Polo’yu okumuş olsa bile hor gördüğü Türklerin adıyla anmazdı Anadolu’yu. Çünkü egemen oldukları topraklar atadan, babadan kalma mülkleridir. Bu nedenle de yönettikleri ülkeye Memâlik-i Osmaniye derlerdi, yani “Osmanlı ülkesi” veya “Osmanlı toprakları” anlamında. Anadolu Türkleri vatandaş değildi. Osmanlı Devleti, bugünkü Anadolu toprakları için resmi ve yaygın olarak “Diyar-ı Rum” (Rum Diyarı/ Ülkesi) ifadesini kullanırdı. Bu adlandırma, Roma İmparatorluğu (Doğu Roma/ Bizans) döneminden kalan coğrafi mirasa dayanıyordu. Osmanlı’da Anadolu terimi ve bölgeye verilen öteki isimler şu şekildedir:

Diyar-ı Rum: Osmanlılar, Selçuklu mirasını devralarak Anadolu coğrafyasını ve orada yaşayan halkı “Rum” (Romalı/ Roma toprağına ait) olarak adlandırmıştır. Ünlü mutasavvıf Mevlana Celaleddîn-i Rumi’nin ismindeki “Rumi” takısı da onun Anadolulu olduğunu belirtir.

Anadolu (Anadoli): Sözcük köken olarak Yunanca “doğu” anlamına gelen Anatolia’dan gelir. Osmanlılar bu terimi tamamen terk etmemiş, özellikle idari yapılanmada kullanmışlardır. Anadolu Eyaleti/Beylerbeyliği: 1393 yılında Yıldırım Bayezid döneminde kurulan ve merkezi Kütahya olan batı ile orta Anadolu topraklarını kapsayan eyalete doğrudan Anadolu Eyaleti denmiştir.

Osmanlı sultanları, egemenlik alanlarını vurgulamak için imzaladıkları fermanlarda ve resmi unvanlarında “Sultan-ı İklim-i Rum” ifadesini kullanmıştır. Yıldırım Bayezid’e Abbasi halifesi tarafından verilen ve “Rum (Anadolu) coğrafyasının sultanı” anlamına gelen unvandır.

1071 yılında Malazgirt Savaşı sırasında Anadolu’nun nüfusu hakkındaki tahminler tarihçiler ve araştırmacılar arasında farklılık göstermektedir:

Genel kabul gören tahminler: Çoğu tarihçi ve demografik çalışma, 11. yüzyılın sonlarında (1071 civarında) Anadolu’nun nüfusunun yaklaşık 4 milyon ile 12 milyon arasında olduğunu tahmin etmektedir.

Bizans kaynakları ve dönem analizleri: Bazı araştırmalar ve dönemsel veriler (örneğin Colin McEvedy gibi demografların hesaplamaları), 1000’li yıllarda salgın hastalıklar ve savaşlar nedeniyle yerleşik Bizans/Rum nüfusun 4-5 milyon civarında olabileceğini öne sürer. Diğer yandan Bizans İmparatorluğu’nun zirve dönemindeki (1025’ler) genel coğrafi nüfusunu 12 milyonun üzerinde gösteren yaklaşımlar da mevcuttur.

Gelen Türkmen nüfusu: 1071 yılında Malazgirt Savaşı’na katılan Sultan Alparslan’ın ordusu tarihsel kaynaklara ve tahminlere göre 30 bin ile 50 bin (genellikle 40 bin-50 bin) arasında askerden oluşuyordu.

1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’ya gelen Oğuz/Türkmen boylarının sayısı ise dönemin yerli nüfusuna kıyasla çok daha az olup genellikle yüz binler ile birkaç milyon (tahminen 600 bin ila 3 milyon) arasında değişen rakamlarla ifade edilmektedir.

Hakanü’l-Berreyn ve Hakanü’lBahreyn: “İki karanın ve iki denizin hakanı” anlamına gelen bu kalıptaki iki karadan biri Rumeli (Balkanlar), diğeri ise Anadolu topraklarıdır.

Özetle; Osmanlı için Anadolu coğrafyası kültürel ve tarihi olarak Diyar-ı Rum, idari olarak ise Anadolu olarak adlandırılırdı.

Vikipedi’de araştırma yaparken bilgisayar ekranına ilginç şeyler geldi. Biri şöyle yazıyor: “Günümüz Türkiye’sine egemen olan o muhteşem İç Anadolu ruhunu göz önüne alırsak, Osmanlı’nın yaptığı bu seçime hak vermemek gerçekten zor. (Hale bak… 18- 19 yaşındaki çocuklar bile 65 yaşındaki hacı amcalar gibi. Ben olsam ben de yatırımı Balkanlar’a basardım.)”

“Sonuç ne oldu? Anadolu’daki tarihi eserlerin neredeyse tümü, günümüzden 1000 yıl önce kurulup sadece 250 yıl ayakta kalan Anadolu Selçuklularından miras kaldı.

600 yıl hüküm sürmüş (1000 yıl değil) koskoca Osmanlı İmparatorluğu ise Anadolu’ya sadece vergi toplamak ve kafa kesmek için uğrayıp toplamda 3-5 türbe ve bir avuç cami hediye etti (ki bunları inşa ettirirken bile öfleyip püflediklerine emin gibiyim). Anadolu insanının tüm bunlara rağmen hâlâ Osmanlı’ya hayran olması ise kendilerine hiçbir yatırımın yapılmamasını haklı gösterebilecek gerekçelerden biridir.”


Selçuklu’dan Osmanlı’ya miras kalan “Nizamiye Medreseleri”ne gelince: Vezir Nizamülmülk’ün ismiyle anılan medreseler Bağdat ve Nîşâbur dışında; İsfahan, Basra, Belh, Herat, Amul, Musul, Merv, Rey ve Cezîretü İbn Ömer (Cizre) gibi önemli merkezlerde de açılmıştır. Amma velakin, öğretim dili Türkçe değil Arapçadır. Bu yapılar, daha sonraki dönemde kurulan İlhanlı, Memluk ve Osmanlı medreselerine model olmuşlardır. Ne var ki ilkokuldan liseye, okulda okutulan tarih kitaplarında bunlar yazılmıyordu. Osmanlı zamanında okullarda “İslam tarihi” okutulmaktaydı. Milli eğitim bakanı olsam ilk işim bütün tarih kitaplarını tekrar yazdırırdım.

20 Ekim 2026

Özdemir İNCE

KAYNAK: https://cumhuriyet.com.tr/


Bir Cevap Yazın