İlham Aliyev’in “Kimse bize yol göstermesin, yaşam tarzımıza karışmasın” çıkışıyla başlayan tartışma, birkaç gün içinde Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin sınırlarını sorgulatan bir noktaya ulaştı.

Ardından Azerbaycan’da başörtüsünün okullarda yasaklanması üzerinden yaşanan gerilim, Türkiye’ye yönelik ağır suçlamalar ve Hakan Fidan’ın Bakü temasları geldi.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve kaseti biraz geri saralım.

Bakü ne yapmak istiyor?

Bunu anlamak için takvime bakmak yeterli.21 Eylül’de Azerbaycan’da devlet okullarındaki kıyafet kuralları değiştirildi. Düzenleme, okul üniformasıyla bağdaşmayan ve laik eğitim ilkesiyle çelişen ek kıyafetleri yasaklıyordu.

Metinde doğrudan başörtüsü ifadesi geçmese de uygulama, başörtülü kız öğrencilerin “eğitim hakkı” üzerinden tartışma yarattı. Bir gün sonra Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bazı ülkelerdeki okullarda uygulanan başörtüsü yasaklarını kadınların temel haklarına saldırı olarak nitelendirdi; ülke adı vermedi.

Türkiye’de özellikle siyasal İslamcı çevrelerde Azerbaycan’daki uygulamaya yönelik tepkiler yükselirken, 2 Ekim’de Aliyev, başında bulunduğu Yeni Azerbaycan Partisi’nin kongresinde kimsenin ülkesinin iç işlerine karışamayacağını, Azerbaycan’ın dışarıdan himayeye ihtiyaç duymadığını söyledi.

Aliyev de Türkiye’nin adını anmadı. Fakat zamanlama, sözlerinin Ankara’da neden bir mesaj olarak algılandığını açıklıyordu. Bakü, haklı olarak başörtüsü tartışmasını kendi egemenlik alanına müdahale olarak görüyordu.

En hafif şekliyle Ankara’dan gelen eleştirilerin yalnızca toplumsal tepki olarak kalmasını, siyasi baskıya dönüşmemesini istiyordu.

Nitekim 13 Ekim’de Yeni Azerbaycan Partisi, AKP’yi Azerbaycan’ın iç işlerine karışmakla suçlayan sert bir açıklama yayımladı.

Böylece tartışma, okul kıyafetinden çıkıp iki ülkenin iktidar partileri arasındaki açık bir polemiğe dönüştü.

Ancak mesele yalnızca başörtüsü değildi.

Aliyev’in “himayeye ihtiyacımız yok” vurgusunu, Azerbaycan’ın Türkiye’yle ilişkisinde kendisini nasıl bir konumda görmek istediğine ilişkin daha geniş bir mesaj olarak okuyabiliriz.

Meseleyi biraz daha ete kemiğe büründürelim.

Karabağ savaşında Türkiye’nin siyasi ve askerî desteği Bakü açısından önemliydi. Fakat zaferin ardından güçlenen Azerbaycan, dış politikasında kendi kararlarını kendisinin verdiğini daha yüksek sesle vurgulamaya başladı.

İsrail’le askerî ve teknolojik işbirliğini sürdürmesi, Rusya ve Batı’yla ilişkilerini kendi hesapları doğrultusunda yürütmesi de bu çok yönlü siyasetin parçaları.

Burada gözden kaçırılmaması gereken ayrıntı şu; Azerbaycan’ın Türkiye’den bağımsız hareket etmek istemesi başka, Türkiye’yle ilişkilerini bilinçli biçimde bozmayı hedeflemesi başka.

İlkini destekleyen işaretler var; ikincisini doğru kabul etmek içinse daha fazla kanıt gerekiyor.

İsrail’le yakınlık, tek başına Bakü’nün Ankara’ya karşı bir strateji kurduğunu kanıtlamaz.

Ancak Azerbaycan’ın artık Türkiye’nin desteğini otomatik bir siyasi bağlılık olarak görmediğini düşündürüyor.

Hakan Fidan’ın 14 Ekim’de Bakü’ye gelişi de bu nedenle önem taşıyordu. Ziyaret, Asya’da İş birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın zirvesine katılım çerçevesinde gerçekleşti; fakat iki ülke arasındaki gerilimin gölgesinde kaldı.

Fidan, ilişkilerin güçlü olduğunu söylerken görüş ayrılıklarının da bulunduğunu kabul etti. Ankara’nın tercihi kamuoyu önünde karşılıklı suçlamaları büyütmek yerine sorunları diplomasi kanalıyla çözmekti.

Öyle anlaşılıyor ki Bakü, Ankara ile ilişkisinde ciddi bir paradigma değişikliği yapma niyetinde.

Yani, Türkiye ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışıyor. Yıllardır “iki devlet, tek millet” sözüyle tarif edilen, fakat siyasi ağırlık bakımından Ankara’nın daha belirleyici olduğu ilişki biçiminin yerine, daha eşit ve daha mesafeli bir ortaklık koymak istiyor.

Bu, Türkiye’yle fiilî abi-kardeş, koruyan-korunan, kollayan-kollanan ilişkisinin dışına çıkılması demek.

Aslında Aliyev, olması gerektiği gibi bir ilişki zemini arıyor.

Başa dönersek, çıkışı bu açıdan anlamlıydı.

Sözlerinde Türkiye’yi anmadı. Ancak kullandığı dil, Ankara’da ve Türk kamuoyunda karşılık buldu. Özellikle yaşam tarzına müdahale edilmemesi ve kimsenin Azerbaycan’a yol göstermemesi yönündeki vurgular, iki ülke arasında başörtüsü üzerinden yürüyen tartışmayla birleşince, cümlelerinin siyasi anlamı daha da büyüdü.

Başörtüsü meselesi bu nedenle yalnızca bir kıyafet tartışması olarak görülmemeli. Azerbaycan yönetiminin laiklik anlayışı ve okullardaki kıyafet uygulamaları kendi iç meselesidir.

Bakü, Ankara’nın kendisine siyasi veya ideolojik ölçü dayatmasını kabul etmeyeceğini gösterdi.

Bu tutumun arkasında Azerbaycan’ın son yıllarda kazandığı özgüven var. Karabağ’ın geri alınması, enerji gelirleri ve güçlenen askerî kapasite, Bakü’nün dış politikada daha iddialı davranmasına imkân sağladı.

İsrail’den aldığı silahlar ve teknolojiyle kurduğu stratejik ilişki de bu tablonun önemli parçalarından biri.

Buradan hareketle İsrail’in Türkiye-Azerbaycan gerilimini yönettiği sonucuna varabilir miyiz?

Daha doğru okuma, Bakü’nün farklı güç merkezleriyle ilişkilerini yeniden tanımlayarak ve sonrasında kullanarak hareket alanını genişletmek istemesidir.

Bu da en doğal hakkıdır.

Peki Ankara bunun ne kadar farkında?

Bilmiyoruz!

Asıl dikkat çekici gelişme, Hakan Fidan’ın Bakü temaslarının ardından Türkiye’ye yönelik suçlamaların ağırlaşması oldu. Fidan’ın gizli görüşmeler yaptığı, talimatlar verdiği ve Azerbaycan’ın iç işlerine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği tarafından açıkça reddedildi. Büyükelçilik, bu yayınları iki ülke arasındaki ilişkilere zarar vermeyi amaçlayan dezenformasyon girişimleri olarak niteledi.

Ankara’nın buna rağmen gerilimi tırmandırmaması tesadüf olmayabilir.

Türkiye, ortaya çıkacak bir kırılmanın yalnızca ikili ilişkileri değil, Kafkasya’daki dengeleri, enerji ve ulaştırma hatlarını, Türk dünyasıyla yürütülen işbirliğini de etkileyeceğini biliyor.

O sebeple şimdilik rahvan gitmenin hesabında.

Gelelim on puanlık uzman sualine, eğer ki Bakü’nün derdi Ankara’yla daha mesafeli bir ilişki kurmaksa neden bunu açıkça söylemiyor? O vakit, Türkiye de bu yeni yaklaşımı kabul edip etmeyeceğini kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirebilir.

Hasılı kelam, Türkiye Azerbaycan’ın her çıkışına karşılık vermemeyi seçiyor olabilir. Fakat bu, iki ülkenin çıkarlarının her başlıkta örtüştüğü anlamına gelmiyor.

Burada asıl sınav, kardeşlik söyleminin farklılaşan çıkarları taşıyıp taşıyamayacağıdır, diyerek yazımıza noktayı koyalım.

20 Ekim 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Bir Cevap Yazın