AVRUPA, TÜRKİYE VE BREZİLYA ÜZERİNE KARŞILAŞTIRMALI BİR ANALİZ
Bu makale, neoliberal küreselleşmenin meşruiyet krizinin derinleşmesiyle birlikte yükselen milliyetçi ve ulusalcı siyasi dalganın Avrupa, Türkiye ve Brezilya’daki tezahürlerini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Makalenin teorik çerçevesi, milliyetçiliği yalnızca sağ-popülist bir tepki olarak değil, aynı zamanda küreselleşmenin ürettiği eşitsizliklere karşı bir “egemenlik talebi” ve “statü kaybı”na verilen siyasi yanıt olarak kavramsallaştırmaktadır. Gözlem düzeyinde makale, Avrupa’da Almanya’daki AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde %43,8’e ulaşan tarihi zaferinden Fransa’daki Ulusal Birlik’in 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde favori konuma yükselişine, İtalya’daki Meloni hükümetinin göç politikasını AB düzeyinde şekillendirmesinden Belçika’daki Vlaams Belang’ın bölgesel gücüne, Portekiz’deki Chega’nın cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalmasından İsveç Demokratları’nın hükümet ortağı olmasına, İskoçya ve Galler’deki ilerici milliyetçiliğin seçimsel başarısına uzanan çok merkezli bir tablo sunmaktadır. Türkiye’de iktidar milliyetçiliği ile laik-cumhuriyetçi ulusalcılık arasındaki gerilim, Ekim 2026 büyükşehir baroları seçim sonuçları ve bu seçimlerin iktidarın yeni anayasa girişimine karşı konumlanışı üzerinden analiz edilmekte; Brezilya’da ise Bolsonarizm’in “ilerici ulusalcı” bir çerçevede okunup okunamayacağı, hareketin sınıfsal tabanı, ekonomi politikası ve dış müdahale karşısındaki tutumu üzerinden eleştirel olarak tartışılmaktadır. Makale, milliyetçi-ulusalcı dalganın sistemik bir çöküşten ziyade, kapitalizmin yeniden ölçeklendirilmesi sürecinde hem sağ hem sol kanallardan beslenen bir yeniden yapılanma eğilimini temsil ettiğini, ancak ilerici bir milliyetçilik imkânının gözlemlenebilir düzeyde sınırlı ve kırılgan olduğunu savunmaktadır.
“Küreselci vahşi kapitalist emperyalist sistem çatırdıyor” tespiti, retorik düzeyinde kaldığında kolayca reddedilebilir. Ancak bu tespitin altında yatan somut gerçeklik, karşılaştırmalı siyaset biliminin son on yıldaki en önemli araştırma gündemlerinden birini oluşturmaktadır: küreselleşmenin ürettiği eşitsizliklerin, liberal demokrasilerin siyasi dengelerini nasıl dönüştürdüğü.ve bu dönüşümün en görünür göstergesi, milliyetçi partilerin seçim performanslarındaki istikrarlı artıştır. Avrupa’da 2015 mülteci krizi sonrasında ivme kazanan bu eğilim, 2020’lerin ortasında artık “marjinal” olarak nitelendirilemeyecek bir noktaya ulaşmıştır. Almanya’da AfD, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde oyların %43,8’ini alarak 2021’deki %20,8’lik oyunu ikiye katlamış ve eyalet düzeyinde bir partinin ulaşabileceği en yüksek orana ulaşmıştır . Fransa’da Marine Le Pen, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri için favori konumundadır; Ekim 2026’daki şiddet olaylarının ardından yapılan anketlerde ilk turda %34-38 arasında oy alacağı öngörülmekte ve ikinci turda tüm senaryolarda kazanan olarak görünmektedir . İtalya’da Giorgia Meloni hükümeti, 1.412 günü aşarak İtalya Cumhuriyeti tarihinin en uzun süre görev yapan hükümeti olmuş, göç politikasını AB düzeyinde şekillendirecek kadar etkili bir konuma gelmiştir .
Ancak milliyetçi dalga tek boyutlu değildir. İskoçya ve Galler’de ilerici, kapsayıcı ve sol-ulusalcı bir milliyetçilik seçim sandığından zaferle çıkmıştır. Galler’de Plaid Cymru ilk kez Senedd’de en büyük parti olmuş, İskoçya’da SNP bir dönem daha hükümet kurmuştur . Her iki parti de Reform UK’nin yükselişini kendi bölgelerinde durdurmuştur. Bu durum, milliyetçiliğin yalnızca dışlayıcı-sağ bir kanaldan değil, aynı zamanda eşitlikçi ve katılımcı bir kanaldan da mobilize edilebileceğini göstermektedir.
Bu makale, söz konusu gelişmeleri ortak bir kavramsal çerçeve içinde ele alarak, milliyetçi-ulusalcı dalganın yapısal nedenlerini ve farklı siyasi formlarını karşılaştırmalı olarak analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makalenin temel savı, bu dalganın sistemik bir çöküşten ziyade, kapitalizmin yeniden ölçeklendirilmesi sürecinde hem sağ hem sol kanallardan beslenen bir yeniden yapılanma eğilimini temsil ettiği, ancak ilerici bir milliyetçilik imkânının gözlemlenebilir düzeyde sınırlı ve kırılgan olduğudur.
Kavramsal Çerçeve: Küreselleşme Krizi, Statü Kaybı ve Milliyetçiliğin İki Yüzü
Küreselleşmenin Yapısal Gerilimleri ve “Kaybedenler” Sorunu
Milliyetçi dalganın yükselişini anlamak için öncelikle küreselleşmenin yarattığı yapısal gerilimleri kavramak gerekmektedir. Stanig ve Colantone’un çalışması, 1988-2007 yılları arasında Çin’den gelen ithalat artışının Batı Avrupa bölgelerindeki seçim sonuçları üzerindeki etkisini incelemiş ve ithalat şokuna daha fazla maruz kalan bölgelerde milliyetçi, izolasyonist ve radikal sağ partilere verilen oyların anlamlı ölçüde arttığını göstermiştir. Bu bulgu, küreselleşmenin “kaybedenler” ürettiğini ve bu kaybedenlerin siyasi tepkisinin milliyetçi kanallardan mobilize edildiğini gözlemlenebilir biçimde ortaya koymaktadır.
Ancak sonraki araştırmalar, bu nedensel zincirin göründüğü kadar basit olmadığını göstermiştir. Cambridge University Press’te yayımlanan bir çalışma, ekonomik dönüşümlerin siyasi sonuçlarını incelerken “statü kaybı” kavramını öne çıkarmaktadır. Buna göre, radikal sağa yönelen seçmenler yalnızca mutlak maddi kayıp yaşayanlar değildir; göreli yoksunluk teorisi çerçevesinde, toplumun geri kalanı göreli olarak iyileşirken kendisini geride kalmış hisseden geniş kesimler de bu yönelimi beslemektedir. Bu tespit, milliyetçi dalganın yalnızca “ekonomik kaybedenler”le sınırlı olmadığını, aynı zamanda statü kaygısı yaşayan orta sınıfları da kapsadığını göstermesi bakımından kritiktir.
Milliyetçiliğin İki Yüzü: Dışlayıcı Sağ ve İlerici Sol
Karşılaştırmalı literatür, milliyetçiliğin tek bir siyasi mantığa indirgenemeyeceğini göstermektedir. Bir yanda etnik-dışlayıcı, otoriter ve nativist bir milliyetçilik anlayışı yer alırken, diğer yanda sivil-kapsayıcı, eşitlikçi ve ilerici bir milliyetçilik geleneği de mevcuttur. Bu ikinci gelenek, özellikle Otto Bauer’ın Avusturya-Marksizmi içinde geliştirdiği “uluslar sorunu” yaklaşımına kadar geri götürülebilir. Bauer için ulusal aidiyet, sosyalizm mücadelesinin bir engeli değil, aksine bu mücadelenin yürütüldüğü bir “mücadele alanı”dır. Yirmi birinci yüzyılda Podemos (İspanya) ve La France Insoumise (Fransa) gibi sol-popülist hareketler, bu stratejik yaklaşımı yeniden canlandırmış, ulusal aidiyeti kapsayıcı ve dayanışmacı bir çerçevede yeniden tanımlamaya çalışmışlardır.
Ancak “ilerici milliyetçilik” kavramına yönelik ciddi itirazlar da mevcuttur. Cambridge University Press tarafından yayımlanan ve Katalonya ile İskoçya örneklerini mercek altına alan bir çalışma, ilerici milliyetçilik tezinin “çağdaş milliyetçiliklerin, özellikle de Avrupa içinden çıkanların, şu anda ne yapabileceğine dair fazlasıyla anakronik ve çarpıtılmış bir okuma” olduğunu savunmaktadır. Bu eleştiri, milliyetçiliğin özünde ıksal ve dışlayıcı dinamikler barındırdığını, ilerici bir versiyonunun ise ya geçici ya da yanıltıcı olduğunu ima etmektedir. Bu makale, her iki konumu da dikkate alarak, ilerici milliyetçiliğin gözlemlenebilir bir olgu olduğunu ancak genellenebilirliğinin sınırlı olduğunu kabul etmektedir.
Türkiye’ye Özgü Kavramsallaştırma: Laik-Cumhuriyetçi Ulusalcılık
Türkiye özelinde milliyetçi-ulusalcı dalga, Batı Avrupa’daki sağ-popülist milliyetçilikten farklı bir kavramsal çerçeve gerektirmektedir. AKP iktidarının “Yeni Osmanlıcılık” söylemi, milliyetçiliği İslami-popülist bir çerçevede yeniden inşa ederken, muhalif ulusalcılık daha çok laik-cumhuriyetçi bir damar üzerinden şekillenmektedir. Bu damar, “üniter devlet”, “değiştirilemez ilk dört madde” ve “laik cumhuriyet” gibi kavramları merkeze alarak, iktidarın neo-Osmanlıcı yönelimine karşı alternatif bir ulusal kimlik tahayyülü sunmaktadır. Bu ayrım, makalenin Türkiye bölümünde baro seçimleri üzerinden somutlaştırılacaktır.
Avrupa: Sağ Milliyetçiliğin Kurumsallaşması ve İlerici Alternatifin Sınırları
Almanya: AfD’nin Eyalet Düzeyinde Tarihi Zaferi
Almanya’da AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde %43,8’lik oy oranına ulaşması, partinin yalnızca federal düzeyde değil, eyalet düzeyinde de iktidar kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, 2021’deki %20,8’lik oyun iki katından fazlasına denk gelmekte ve Almanya’da bir eyalet seçiminde son on yılın en yüksek oy oranına işaret etmektedir . AfD, 83 sandalyeli eyalet parlamentosunda 39 sandalye kazanmış, mutlak çoğunluk için gereken 42 sandalyeye ulaşamamıştır; ancak CDU’nun %37,1’den %17,2’ye gerilemesi, Almanya’nın en büyük partisinin eyalet düzeyinde yaşadığı tarihi çöküşü gözler önüne sermektedir . Seçim sonuçları, AfD’nin yalnızca protesto oylarını değil, aynı zamanda normalde sandığa gitmeyen geniş kesimleri de mobilize ettiğini göstermektedir . Bu durum, göç karşıtlığı ve ulusal egemenlik söyleminin Almanya gibi güçlü bir federal yapıya sahip ülkede bile merkez siyaseti dönüştürme kapasitesini ortaya koymaktadır.
Fransa: Ulusal Birlik’in Seçim Kampanyası ve “Güvenlik” Kartı
Fransa’da Ulusal Birlik’in (RN) yükselişi, yalnızca ekonomik kaybedenlerin değil, aynı zamanda statü kaygısı yaşayan orta-üst sınıfların da desteğini kazanmıştır. Ekim 2026’da Fransa’da patlak veren şiddet olayları, Le Pen’in kampanyasına beklenmedik bir ivme kazandırmıştır. Le Pen, olayların ardından yaptığı açıklamada “Fransa’nın gücünü, büyüklüğünü ve etkisini geri vereceğini” ilan etmiş, göç karşıtlığı ve “ulusal egemenlik” vurgusunu öne çıkarmıştır . Ifop anketlerine göre Le Pen, ilk turda %34-38 arasında oy almakta ve ikinci turda tüm senaryolarda kazanmaktadır . RN’nin Senato’daki sandalye sayısını 3’ten 14’e çıkarması da partinin kurumsal düzeyde ne kadar yerleşikleştiğini göstermektedir . Gazeteci ve cumhurbaşkanı adayı Natacha Polony, RN’nin yükselişini “demokrasimizin kademeli olarak yok edilmesinin bir semptomu” olarak nitelendirmekte ve bunu “halk sınıflarını ve orta sınıfları yok eden, toplumu atomize eden, kamu hizmetlerini zayıflatan ve bölgeleri ıssızlaştıran bir ekonomik sistemin” sonucu olarak açıklamaktadır.
İtalya: Meloni’nin Rekor İktidarı ve Sağındaki Rekabet
İtalya’da Giorgia Meloni, 2022’de iktidara geldiğinde Avrupa’nın merkezini titretmiş, ancak iktidarda kaldığı süre boyunca göç politikasında sert söylemini korurken AB kurumlarıyla yapıcı bir ilişki geliştirmiştir. Meloni, 1.412 günü aşarak İtalya Cumhuriyeti tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olmuş, Silvio Berlusconi’nin 2001-2005 dönemindeki rekorunu geride bırakmıştır . Meloni’nin Arnavutluk ile yaptığı göçmen işleme anlaşması, AB’nin göç politikasını dışsallaştırma yönünde örnek teşkil etmiş; Meloni ve Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ortak açıklamalarında “kontrolsüz göçü kabul etmediklerini” ve “üçüncü ülkelerde geri gönderme merkezleri” kurulması çağrısında bulunduklarını belirtmişlerdir . Ancak bu “ana akımlaşma” stratejisi, Meloni’yi kendi sağında daha radikal bir rakiple karşı karşıya bırakmıştır: eski general Roberto Vannacci liderliğindeki “Ulusal Gelecek” partisi, son anketlerde %7,1’lik destekle Matteo Salvini’nin Liga’sının (%5,1) önüne geçmiştir . Bu durum, milliyetçi damarın tek bir partide kristalleşmediğini, aksine sürekli daha sağa doğru genişleyen bir rekabet alanı yarattığını göstermektedir.
Belçika, Portekiz, İsveç ve Diğerleri: Küçük Ülkelerde Büyük Dalgalar
Avrupa’nın çok merkezli milliyetçi dalgası, yalnızca büyük ülkelerle sınırlı değildir. Belçika’da Vlaams Belang, Flamanca konuşulan bölgede %27,8’e ulaşarak 2024 seçimlerinden bu yana en yüksek desteğine ulaşmıştır. Portekiz’de André Ventura’nın Chega partisi, 2026 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %33,18 oyla ikinci tura kalmış, ancak sosyalist aday António José Seguro’ya karşı kaybetmiştir; yine de Chega’nın parlamentoda ikinci büyük güç olması ve göç politikalarının sertleşmesinde etkili olması, Portekiz’in de “Avrupa’daki aşırı sağ dalgasından muaf olmadığını” göstermiştir . İsveç’te İsveç Demokratları, 2023’ten bu yana hükümet koalisyonunun bir parçası olarak ülkenin ikinci büyük siyasi gücü konumundadır . Finlandiya’da Gerçek Finliler partisi de 2023’ten bu yana koalisyon hükümetinde yer almaktadır . Çekya’da ANO, Slovakya’da Robert Fico liderliğindeki yönelim ve Slovenya’da Janez Janša’nın SDS’i, Orta Avrupa’da milliyetçi-ulusalcı dalganın farklı tezahürlerini temsil etmektedir . Yunanistan’da ise aşırı sağ, cezaevinden çıkan eski Altın Şafak sözcüsü Ilias Kasidiaris üzerinden yeniden mobilize olmaya çalışmaktadır.
Avrupa’daki bu çok merkezli tablo, milliyetçi dalganın tek bir ülkenin veya tek bir partinin ötesinde, kıtanın siyasi mimarisini dönüştüren yapısal bir olgu olduğunu göstermektedir. Financial Times’ın analizine göre, “liberalizm ve küreselleşmenin başarısızlığına yönelik ortak bir eleştiri” bu partilerin ortak paydasını oluşturmakta, somut politika düzeyinde ise “her alanda kendi vatandaşlarına öncelik tanınması” öne çıkmaktadır .
İskoçya ve Galler: İlerici Milliyetçiliğin Gözlemsel Sınavı
Avrupa’nın ilerici milliyetçilik deneyimi, milliyetçiliğin tek boyutlu olmadığını kanıtlamaktadır. İskoçya ve Galler’de SNP ve Plaid Cymru, hem bağımsızlık taleplerini hem de kapsayıcı, göçmen dostu politikaları bir arada savunarak seçim kazanmışlardır. Galler’de Plaid Cymru ilk kez Senedd’de en büyük parti olmuş, Reform UK ikinci sırada yer almıştır; İskoçya’da SNP bir dönem daha hükümet kurmuş, Reform UK ise İskoç İşçi Partisi ile aynı sayıda sandalye kazanarak dikkat çekici bir atılım yapmıştır . Galler Birinci Bakanı Rhun ap Iorwerth, seçim zaferinin ardından göçün “bizi zenginleştirebileceğini ve zenginleştirdiğini” söylemiş, “ulusumuzu sevenler arasında burada doğanlar kadar dün buraya taşınanlar da vardır” demiştir. İskoçya Birinci Bakanı John Swinney ise İskoçya’nın göçmenlere ihtiyacı olduğunu ve “kapsayıcılığın önemine her lifimle inandığını” belirtmiştir. Bu söylem, milliyetçiliğin sivil-kapsayıcı bir versiyonunun seçimsel olarak uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Ancak Cambridge University Press’in çalışmasının işaret ettiği gibi, bu modelin ne ölçüde genellenebileceği ve “ilerici milliyetçilik” kavramının analitik olarak ne kadar dayanıklı olduğu tartışmalıdır.
Türkiye: İktidar’ın Sözde Milliyetçiliği, Laik Ulusalcılık ve Baroların Siyasallaşması
İki Milliyetçilik Arasındaki Gerilim ve Yeni Anayasa Tartışması
Türkiye’de milliyetçi-ulusalcı dalga, Batı Avrupa’dakinden farklı bir siyasi konfigürasyon içinde şekillenmektedir. İktidardaki Cumhur İttifakı (AKP-MHP), milliyetçiliği “Yeni Osmanlıcı” ve İslami-popülist bir çerçevede yeniden inşa ederken, muhalefetteki ulusalcı damar laik-cumhuriyetçi bir söylem üzerinden alternatif bir ulusal kimlik tahayyülü sunmaktadır. Bu gerilim, yalnızca parti siyaseti düzeyinde değil, aynı zamanda sivil toplum kurumlarında da somutlaşmaktadır. Türkiye’de barolar, yalnızca mesleki örgütler değil, aynı zamanda laik-cumhuriyetçi kimliğin kurumsal taşıyıcıları olarak siyasi işlev görmektedir.
Bu işlev, 2026 yılında yeni anayasa tartışmalarının yeniden gündeme gelmesiyle daha da belirginleşmiştir. İktidarın “sivil anayasa” ve “özgürlükçü anayasa” söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştığı anayasa değişikliği süreci, ulusalcı-laik çevrelerde “emperyalizmin talebi” olarak okunmaktadır. İstanbul Barosu’nun Ekim 2026’da seçilen yeni başkanı Ümit Kocasakal, bu okumanın en açık ifadesini dile getirmiştir: “Anayasa’da ifadesini bulan temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının adeta lütuf gibi gösterilip karneye bağlandığı, barışçıl protestolarda hakkını arayanların acımasızca dövüldüğü bir ortamda Yeni Anayasa girişimini sözde ‘Özgürlükçü Anayasa’ aldatmacası ile meşrulaştırmaya çalışmak insan aklı ile alay etmektir”. Kocasakal’ın bu söylemi, yeni anayasa girişimini yalnızca bir hukuki reform değil, aynı zamanda cumhuriyetin kurucu felsefesine yönelik bir saldırı olarak çerçevelemektedir.
Ekim 2026 Baro Seçimleri: Gözlemsel Bulgular
İstanbul Barosu’nda Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı Ümit Kocasakal, resmi olmayan sonuçlara göre oyların %34’ünü alarak başkan seçilmiştir; mevcut başkan İbrahim Özden Kaboğlu ise %23,5’te kalmıştır. Kocasakal, daha önce 2010-2016 yılları arasında üç dönem baro başkanlığı yapmış, on yıl aradan sonra göreve geri dönmüştür. Kocasakal’ın seçim sloganları arasında “tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak” vurgusu ve laik cumhuriyet ilkelerine bağlılık öne çıkmıştır. Seçim sonrası açıklamasında “İstanbul Barosu bundan sonra; üniter yapının, değiştirilemez ilk dört maddenin gözcüsü ve sözcüsü olmaya, Cumhuriyet’in kollayıcısı olmaya devam edecek” demiştir. Bu sonuç, İstanbul Barosu’nda “sert cumhuriyetçi/laikçi” çizginin, daha ılımlı “değişimci” çizgiye karşı zaferi olarak yorumlanmaktadır.
İzmir Barosu’nda Cumhuriyetçi Avukatlar adayı Serhat Sökmen, rakibi Emre Öktem’i yalnızca 101 oy farkla geçerek başkan seçilmiştir. Bu sonuç, Cumhuriyetçi Avukatlar grubunun sekiz yıllık muhalefetin ardından baro yönetimini devralması anlamına gelmektedir. İzmir, Türkiye’nin laik ve cumhuriyetçi geleneğinin en güçlü olduğu şehirlerden biri olarak bilinmektedir; ancak buradaki sonuç, sol-ulusalcı çizginin kendi içinde de rekabet halinde olduğunu göstermektedir.
Bursa Barosu’nda ise Yeşil Liste adayı Yener Poroy 1.639 oyla kazanmış, Özgür ve Bağımsız Avukatlar Grubu adayı Aslı Evke Yetkin 1.471 oy, Güçlü Meslektaş Güçlü Baro adayı Sibel Özbudak ise 1.262 oy almıştır. Bursa’daki sonuç, geleneksel sol-sağ ayrımının ötesinde, mesleki konuların önceliklendirildiği bir eğilimi yansıtmaktadır.
Baro Seçimlerinin Teorik Anlamı: Emperyalizm Söylemi ve İlerici Ulusalcılığın Yeniden İnşası
Bu üç baro seçiminin ortak özelliği, kazanan adayların kampanyalarında “ulusal egemenlik”, “laik cumhuriyet” ve “üniter devlet” gibi kavramları yoğun biçimde kullanmalarıdır. Ancak 2026 seçimlerini önceki dönemlerden ayıran temel fark, bu kavramların yeni anayasa tartışmalarıyla doğrudan ilişkilendirilmesidir.
Kocasakal’ın söyleminde yeni anayasa girişimi, açıkça “emperyalizmin talebi” olarak çerçevelenmektedir. Bu çerçeveleme, yeni bir icat değildir; Kocasakal daha 2011 yılında, İstanbul Barosu başkanı iken, “Hazırlanacak yeni anayasa cumhuriyet dönemini tasfiye amacına yöneliktir. 1923’ün kurucu felsefesini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır ve bir bölünme anayasası olacağı için de bu sürece destek vermiyoruz” demiştir. Ancak 2026 konjonktüründe bu söylem, yeni bir işlev kazanmıştır: baro seçimlerini, iktidarın anayasa projesine karşı bir “direniş alanı” olarak konumlandırmak.
Bu konumlandırmanın teorik önemi, Türkiye’deki ulusalcılığın “ilerici” bir nitelik kazanma potansiyelini göstermesidir. Barolar üzerinden yürüyen bu ulusalcı-muhalif damar, yalnızca bir “sağ-popülist” refleks değil, aynı zamanda emperyal müdahaleye ve otoriter anayasal yeniden yapılanmaya karşı bir “egemenlik talebi” olarak okunabilir. Cumhuriyet gazetesinde Ahmet Saltık’ın ifadesiyle, “Anayasal düzeni ve üniter devleti ortadan kaldırmaya yönelik her türlü gayri meşru iktidar girişimine karşı, tüm meşru direnme hakları sonuna dek kullanılmalıdır”. Bu söylem, baroları yalnızca mesleki örgütler olarak değil, aynı zamanda anayasal direnişin kurumsal merkezleri olarak konumlandırmaktadır.
Ancak bu “ilerici ulusalcılık” okumasının sınırları da açıkça belirtilmelidir. Kocasakal’ın söylemi, “Cumhuriyet’e karşı bir kalkışma vardır! Yeni anayasa yapma yetkisi anayasada kimseye verilmemiştir” gibi ifadelerle, demokratik siyasetin meşru bir aracı olan anayasa değişikliğini dahi “darbe teşebbüsü” olarak nitelendirecek kadar sertleşebilmektedir. Bu aşırılık, ulusalcılığın “ilerici” niteliğini zayıflatmakta, onu daha çok bir “statüko savunusu”na yaklaştırmaktadır.
Yine de baro seçimlerinin gösterdiği şey, Türkiye’de milliyetçiliğin tek bir siyasi kanala ait olmadığıdır. İktidarın “Yeni Osmanlıcı” milliyetçiliğine karşı, barolar üzerinden yükselen laik-cumhuriyetçi ulusalcılık, küresel kapitalizmin eşitsizliklerine ve emperyal müdahaleye karşı bir “egemenlik” söylemi geliştirmektedir. Bu söylemin ne ölçüde “ilerici” sayılabileceği, önümüzdeki dönemde demokratik taleplerle ne kadar eklemleneceğine bağlı olacaktır.
Brezilya: Bolsonarizm’in “İlerici Ulusalcı” Bir Okuması ve Sınırları
Bolsonarizm’i “İlerici Ulusalcı” Çerçevede Okumak: Kavramsal Bir Gerilim
Bir çok araştırmacı tarafından Bolsonarizm, ağırlıklı olarak otoriter-milliyetçi bir hareket olarak ele alındı. Ancak Brezilya örneğini “ilerici milliyetçilik” çerçevesine yerleştirme girişimi, kavramsal açıdan ciddi bir gerilim yaratmaktadır. Bu gerilimi açıkça tartışmak, makalenin teorik tutarlılığı bakımından zorunludur.
Bolsonarizm’in “ilerici” olarak nitelendirilmesi, ancak belirli bir kavramsal genişletmeyle mümkündür: eğer “ilerici milliyetçilik”ten kastedilen, küresel kapitalizmin eşitsizliklerine karşı ulusal egemenlik ve yerli halkın refahını önceleyen bir söylem ise, Bolsonarizm’in bazı unsurları bu çerçeveye kısmen oturmaktadır. Nitekim Bolsonaro, 2018’de iktidara gelirken “sistem karşıtı bir dışarıdan gelen” olarak konumlanmış, İşçi Partisi’nin (PT) 15 yıllık iktidarına duyulan yorgunluğu ve yolsuzluk skandallarını mobilize etmiştir. Bu açıdan bakıldığında Bolsonarizm, küreselleşmenin “kaybedenleri”nin birikmiş öfkesinin sağ-popülist bir kanaldan dışa vurumu olarak okunabilir.
Ancak bu okuma, iki temel sorunla karşılaşmaktadır. Birincisi, Bolsonarizm’in ekonomik programı, “ulusal kalkınmacılık” (nacional-desenvolvimentismo) geleneğinden keskin bir kopuşu temsil etmektedir. Bolsonaro, Paulo Guedes gibi Chicago Okulu’ndan gelen liberteryen bir ekonomisti ekonomi yönetiminin başına getirerek, Brezilya devletinin stratejik sektörlerdeki rolünü küçültmeyi hedeflemiştir. Petrobras’ın rafinerilerinin satışı, BR Distribuidora’nın özelleştirilmesi ve fiyatlandırmada uluslararası parite ilkesinin sürdürülmesi, “ulusal egemenlik” söylemiyle taban tabana zıt bir ekonomi politikasına işaret etmektedir. İkincisi, Bolsonarizm’in “ilerici” niteliği, kültürel-kimlik politikaları düzeyinde tümüyle çürütülmektedir: hareket, LGBTQ+ haklarına, kadın haklarına ve azınlık politikalarına karşı radikal bir muhalefet üzerine inşa edilmiştir.
Dolayısıyla Bolsonarizm’i “ilerici ulusalcı” olarak nitelendirmek, ancak son derece sınırlı ve koşullu bir çerçevede mümkündür: hareketin anti-emperyalist retoriği ile pratikteki ABD yanlısı politikaları arasındaki çelişki, bu nitelendirmeyi daha da sorunlu kılmaktadır.
“Yurtseverlik” Retoriği ile Tabiyet Pratiği Arasındaki Uçurum
Bolsonarizm’in ulusalcılık iddiası, 2025-2026 döneminde çarpıcı bir biçimde ifşa olmuştur. Trump yönetiminin Brezilya’ya yönelik %50’lik gümrük tarifesi ve Brezilya yargısına yönelik açık baskıları karşısında beklenen tepki, egemen bir devletin toprak bütünlüğüne ve yargı bağımsızlığına yönelik bir saldırıya karşı durmaktı. Ancak Bolsonaro ailesinin tepkisi bunun tam tersi yönde olmuştur.
Eduardo Bolsonaro, ABD’nin uyguladığı tarifeleri “acı bir ilaç” olarak nitelendirmiş ve bunu babasının yargısal sürecine karşı “gerekli” bir müdahale olarak meşrulaştırmıştır. Flávio Bolsonaro ise ABD Savaş Bakanı’na Brezilya’nın Guanabara Körfezi’nde uyuşturucuyla mücadelede “birkaç ay yardım etmek” isteyip istemediğini sormuştur. Bu tür açıklamalar, “ulusal egemenlik” söyleminin içi boş bir retorikten ibaret olduğunu, pratikte ise Brezilya’nın ulusal çıkarlarının ailevi siyasi hedeflere feda edildiğini göstermektedir.
Bu çelişki, Bolsonarizm’in “ilerici ulusalcı” olarak okunmasının neden imkânsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İlerici milliyetçilik, en temel düzeyde dahi, dış müdahaleye karşı ulusal egemenliği savunmayı gerektirir. Bolsonarizm ise bunun tam tersini yapmış, dış baskıyı iç siyasi mücadelesinde bir araç olarak kullanmıştır. The Conversation’da yayımlanan bir analiz, bu durumu “Latin Amerika aşırı sağının ayırt edici özelliği” olarak nitelendirmektedir: bölgedeki aşırı sağ, retorik düzeyinde milliyetçi görünürken pratikte Trump’ın gündemine tabi olmaktadır.
Sınıfsal Taban ve “Halk” İnşası: İlerici Bir Ulusalcılık İmkânı Var mı?
Bolsonarizm’in sınıfsal tabanı, “ilerici ulusalcılık” iddiasını daha da sorunlu kılmaktadır. Hareketin destekçileri arasında tarım burjuvazisi, finans sektörü ve geleneksel orta sınıfın yanı sıra, neoliberalizmin “kaybedenleri” olarak nitelendirilebilecek geniş bir işçi ve alt-orta sınıf kesimi de bulunmaktadır. Ancak bu ikinci grubun mobilizasyonu, sınıf temelli bir siyaset yerine kültürel-kimlik temelli bir “biz-onlar” karşıtlığı üzerinden gerçekleşmiştir.
Revista Fórum’da yayımlanan bir analiz, Bolsonarizm’in “antipetizm” (PT karşıtlığı) üzerinden farklı toplumsal kesimleri bir araya getirdiğini, ancak bu birliğin olumsuz bir kimlik üzerine kurulu olduğunu belirtmektedir. “Komünizm tehdidi” söylemi, farklı sınıfsal konumlardaki seçmenleri ortak bir “iç düşman” etrafında mobilize etmekte, ancak bu mobilizasyon ilerici bir toplumsal projeye değil, mevcut eşitsizliklerin yeniden üretimine hizmet etmektedir. Bolsonarizm’in “ulusal kimlik” tahayyülü, Zygmunt Bauman ve Silvio Luiz de Almeida’nın analizleri ışığında, neoliberal düzenin ideolojik çelişkilerini içselleştirirken aynı zamanda tarihsel toplumsal eşitsizlik ilişkilerini pekiştirmektedir.
Bolsonarizm’in Kurumsal Yeniden Üretimi ve “Aile” Metaforu
Bolsonarizm’in 2026’daki geri dönüşü, hareketin kurumsal yeniden üretim kapasitesini göstermesi bakımından önemlidir. Jair Bolsonaro’nun hapiste olmasına rağmen, ailesinin dört üyesi Kongre’ye girmiş, Flávio Bolsonaro ilk turda %47,03 oyla Lula’yı geride bırakmıştır. Bu sonuç, hareketin kişisel karizmadan ziyade ailevi-kurumsal bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Ancak bu dönüşüm, “ilerici” bir nitelik kazanmamıştır. Flávio Bolsonaro’nun kampanyası, babasının “ılımlı bir versiyonu” olarak konumlanmış, suçla mücadelede sertlik, vergi indirimleri ve özelleştirme vaatleriyle öne çıkmıştır. Yargıya yönelik tehditler, babasına af çıkarılması vaadi ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının görevden alınması gibi somut hedefler, hareketin otoriter yönelimini pekiştirmektedir. Bu tablo, Bolsonarizm’in “ilerici ulusalcı” bir çizgiye evrileceği yönündeki beklentileri tümüyle boşa çıkarmaktadır.
Karşılaştırmalı Perspektif: Bolsonarizm ve İlerici Milliyetçilik Arasındaki Ontolojik Fark
Bolsonarizm ile İskoçya/Galler örneklerindeki ilerici milliyetçilik arasındaki fark, yalnızca politika tercihleri düzeyinde değil, ontolojik düzeydedir. İlerici milliyetçilik, ulusal aidiyeti kapsayıcı ve eşitlikçi bir çerçevede yeniden tanımlamaya çalışırken, Bolsonarizm ulusal kimliği dışlayıcı ve hiyerarşik bir “biz-onlar” karşıtlığı üzerine inşa etmektedir. Galler Birinci Bakanı’nın “ulusumuzu sevenler arasında burada doğanlar kadar dün buraya taşınanlar da vardır” söylemi ile Bolsonarizm’in “komünist tehdit” ve “iç düşman” söylemi arasındaki uçurum, iki milliyetçilik anlayışının ne kadar farklı ontolojik temellere dayandığını göstermektedir.
Bu nedenle, Brezilya örneğini “ilerici ulusalcı” bir çerçevede okumak, kavramsal açıdan savunulamaz. Bolsonarizm, küreselleşme krizinin ürettiği öfkeyi mobilize etmesi bakımından diğer milliyetçi hareketlerle ortak yapısal kaynaklardan beslenmekte, ancak bu öfkeyi ilerici bir toplumsal projeye kanalize etmek yerine otoriter-milliyetçi bir yeniden yapılanmaya yönlendirmektedir. Bu tespit, makalenin temel savını daha da güçlendirmektedir: milliyetçi dalga, kapitalizmin yeniden ölçeklendirilmesi sürecinin bir semptomudur, ancak bu sürecin ilerici mi yoksa otoriter mi sonuçlanacağı, siyasi mücadelelerin seyrine bağlıdır. Brezilya örneği, otoriter sonuçlanma ihtimalinin ne kadar güçlü olduğunu göstermesi bakımından uyarıcıdır.
Karşılaştırmalı Değerlendirme: Ortak Dinamikler, Farklı Tezahürler, Belirsiz Sonuçlar
Ortak Yapısal Kaynaklar
Üç coğrafi örneğin karşılaştırmalı analizi, milliyetçi-ulusalcı dalganın ortak yapısal kaynaklarını ortaya koymaktadır. Her üç vakada da küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler ve statü kaygıları belirleyici rol oynamaktadır. Avrupa’da ithalat şokunun yarattığı bölgesel farklılıklar, Türkiye’de sığınmacı politikasının yol açtığı demografik kaygılar ve Brezilya’da post-neoliberal sol deneyimin yarattığı hayal kırıklığı, farklı görünümlere sahip olsa da aynı kaynaktan beslenmektedir: küresel kapitalist sistemin eşitsizlik üreten yapısı ve bu yapının ürettiği statü kaybı hissi.
Farklı Siyasi Formlar
Buna karşın, milliyetçi dalganın siyasi formu her coğrafyada farklıdır. Avrupa’da sağ milliyetçilik kurumsal entegrasyon sürecini büyük ölçüde tamamlamış ve merkez sağı dönüştürerek iktidara ortak olmuştur. Almanya’da AfD eyalet düzeyinde tarihi bir zafer kazanmış, Fransa’da RN cumhurbaşkanlığı seçiminin favorisi haline gelmiş, İtalya’da Meloni rekor bir iktidar süresine ulaşmıştır. Ancak aynı Avrupa’da ilerici milliyetçilik de (İskoçya, Galler) seçimsel başarı kazanmış ve sağ-popülist dalgaya karşı bir alternatif oluşturmuştur. Türkiye’de milliyetçilik, hem iktidar hem muhalefet tarafından sahiplenilen bir söylem alanı olarak işlev görmekte, laik-cumhuriyetçi ulusalcılık barolar gibi sivil toplum kurumlarında kurumsal karşılık bulmakta ve yeni anayasa tartışmaları üzerinden “emperyalizm” söylemiyle eklemlenmektedir. Brezilya’da ise hareket, yargısal engellemelere ve liderin hapiste olmasına rağmen ailevi bir yapı üzerinden yeniden üretilmekte, ancak “ilerici ulusalcı” bir çizgiye evrilmemektedir.
Demokratik Sonuçlar ve Belirsizlik
Demokratik sonuçlar bakımından tablo endişe vericidir. Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, AB hukukunun üstünlüğü ilkesine yönelik açık tehditler içermektedir. AfD’nin Saksonya-Anhalt zaferi, Almanya’da ilk kez bir eyaletin aşırı sağ bir parti tarafından yönetilme ihtimalini doğurmuş; CDU’nun eyalet düzeyinde %17,2’ye gerilemesi, merkez sağın erimekte olduğunu göstermiştir . Fransa’da RN’nin Senato’daki sandalye sayısını dört katına çıkarması, partinin kurumsal olarak ne kadar yerleşikleştiğini ortaya koymaktadır . Brezilya’da Bolsonaro ailesinin Kongre’deki güçlenmesi, Jair Bolsonaro’ya af çıkarılması ve onu mahkûm eden yargıçlara yönelik soruşturma açılması gibi girişimlerin önünü açabilecektir. Türkiye’de ise barolar üzerinden yürüyen ulusalcı-muhalif damar, iktidarın “kayyım” politikalarıyla ve yeni anayasa girişimiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ancak bu dalganın kaçınılmaz bir “sistem çöküşüne” yol açacağı sonucuna varmak acelecilik olacaktır. Milliyetçi dalga, küresel kapitalizmin kendini yeniden ölçeklendirme sürecinin bir semptomu olarak okunmalıdır; bu sürecin demokratik ya da otoriter bir yönde sonuçlanacağı ise siyasi mücadelelerin seyrine bağlıdır.
Sonuç
“Küreselci vahşi kapitalist emperyalist sistemin çatırdadığı” yönündeki tespit, akademik olarak daha ölçülü bir biçimde ifade edildiğinde şu anlama gelmektedir: Neoliberal küreselleşme modeli, yarattığı eşitsizlikler ve statü kaygıları nedeniyle meşruiyet krizine girmiştir. Bu kriz, hem sağ-popülist hem de ilerici-ulusalcı kanallardan beslenen bir milliyetçi yeniden yapılanma eğilimini güçlendirmektedir.
Avrupa’da sağ milliyetçiliğin kurumsallaşması (AfD, RN, Meloni, Vlaams Belang, Chega, İsveç Demokratları) ile ilerici milliyetçiliğin (SNP, Plaid Cymru) seçimsel başarısı bir arada var olmaktadır. Almanya’da AfD’nin %43,8’lik eyalet zaferi, Fransa’da Le Pen’in cumhurbaşkanlığı yarışındaki liderliği, İtalya’da Meloni’nin rekor iktidarı ve Portekiz’de Chega’nın yükselişi, milliyetçi dalganın Avrupa’nın siyasi mimarisini dönüştürdüğünü göstermektedir. Türkiye’de milliyetçilik, iktidar ve muhalefet arasında rekabet eden bir söylem alanı olarak işlev görmekte, laik-cumhuriyetçi ulusalcılık barolar gibi sivil toplum kurumlarında kurumsal ifade bulmakta ve yeni anayasa girişimine karşı “emperyalizm” söylemiyle eklemlenerek ilerici bir ulusalcılık potansiyeli taşımaktadır. Brezilya’da Bolsonarizm, post-neoliberal sol deneyimin yarattığı hayal kırıklığı üzerinden ailevi bir yapı aracılığıyla yeniden güçlenmekte, ancak “ilerici ulusalcı” bir çizgiye evrilmemektedir.
İlerici milliyetçilik örnekleri, milliyetçiliğin kaçınılmaz olarak dışlayıcı olmadığını göstermesi bakımından önem taşımakta, ancak bu modelin ne ölçüde genellenebileceği henüz belirsizliğini korumaktadır. Milliyetçi dalganın nihai yönü, küresel kapitalizmin yeniden ölçeklendirilmesi sürecindeki sınıf mücadelelerinin ve siyasi ittifakların seyrine bağlı olacaktır.
27 Ekim 2026
Sefa YÜRÜKEL
Kaynakça
[1] SWI swissinfo.ch, “AfD’nin Saksonya-Anhalt zaferi, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinin yankısı,” 5 Eylül 2026.
[2] VRT NWS, “Tüm oylar sayıldı: Aşırı sağcı AfD büyük farkla en büyük parti,” 5 Eylül 2026.
[3] Yonhap Haber Ajansı, “Fransa’daki şiddet olaylarında aşırı sağın beklenmedik kazancı,” 19 Ekim 2026.
[4] La Opinión de Murcia, “İtalya ve Danimarka ‘kontrolsüz göçü’ reddediyor ve geri gönderme merkezleri talep ediyor,” 9 Ağustos 2026.
[5] Financial Times (aktaran 163.com), “Seçim dalgası AB’nin siyasi haritasını yeniden şekillendirebilir,” 20 Ekim 2026.
[6] Tanjug, “Trump, AfD’nin Saksonya-Anhalt seçim sonuçlarını Truth Social’da paylaştı,” 6 Eylül 2026.
[7] Kurier, “Fransa’da sağın seçim kampanyası başlıyor: Le Pen yükselişte mi?,” 24 Ekim 2026.
[8] Diario La Libertad, “İtalya ve Danimarka ‘kontrolsüz göçü’ reddetmekte ısrar ediyor,” 9 Ağustos 2026.
[9] Sina Finans, “Aşırı sağ gerçekten Avrupa’da sürekli güçleniyor mu?,” 23 Eylül 2026.
[10] RTVE.es, “Alman aşırı sağı Saksonya-Anhalt seçimlerinde ezici zafer kazandı,” 5 Eylül 2026.
[11] SRF, “Le Pen seçim kampanyasına gülümseyerek ve rüzgarı arkasına alarak başlıyor,” 25 Ekim 2026.
[12] Demócrata, “Giorgia Meloni kimdir ve göç konusunda neyi savunuyor?,” 7 Ağustos 2026.
[13] Chinaview.cn, “Dünya İncelemeleri: Britanya’daki aşırı sağ yükselişi daha geniş bir Avrupa değişiminin sinyalini veriyor,” 10 Mayıs 2026.
[14] Stiri.tvr.ro, “Almanya’da aşırı sağ için tarihi zafer,” 6 Eylül 2026.
[15] LRT, “Fransa’da aşırı sağ Senato’daki konumunu güçlendirdi,” 27 Eylül 2026.
[16] Cambridge University Press, “Kim Geride Kaldı? Ekonomik Statü Kaybı ve Popülist Radikal Sağ Oy,” Perspectives on Politics, 2025.
[17] Cambridge University Press, “İki yanıltıcı tez üzerine notlar: ilerici milliyetçilik ve popülizm,” The Clamour of Nationalism, 2026.
[18] Taylor & Francis Online, “Militarize birikim olarak yapıcı yıkım: küresel krizler, otoriter popülizm ve Türkiye’nin askeri-inşaat kompleksi,” Globalizations, 2026.
[19] Taylor & Francis Online, “Tarihi yeniden yazmak: İletişim Başkanlığı ve Türkiye tarihinin neo-Osmanlıcı ideolojik yeniden çerçevelenmesi,” Southeast European and Black Sea Studies, 2024.
[20] Nagehan Tokdoğan, Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm, Google Books.
[21] Scuola Normale Superiore, “Otto Bauer, Sol-popülizm ve Sağ Milliyetçiliğin Meydan Okuması,” 2024.
[22] DergiPark, “Latin Amerika Pembe Dalgası’nın Post-Neoliberal Niteliği,” 2024.
[23] Anadolu Agency, “Belçika seçim anketinde aşırı sağ ve aşırı sol yükselişte,” 2026.
[24] Daily Sabah, “Yunan aşırı sağ lideri cezaevinden çıktıktan sonra siyasete dönüş arıyor,” 2026.
[25] BBC News Türkçe, “İstanbul Barosu’nun yeni başkanı Ümit Kocasakal oldu,” 24 Ekim 2026.
[26] CGTN Türk, “İstanbul Barosu başkanını seçti: Kocasakal yeni başkan oldu,” 24 Ekim 2026.
[27] Cumhuriyet, “Ümit Kocasakal: ‘Yeni anayasa cumhuriyet dönemini tasfiye amacına yöneliktir’,” 2011.
[28] Cumhuriyet, “Ahmet Saltık: Anayasal düzene karşı meşru direnme hakkı,” 2026.
[29] The Conversation, “Latin Amerika’nın aşırı sağı: retorikte milliyetçi, pratikte tabi,” 2026.
[30] Revista Fórum, “Antipetizm ve bolsonarizmin inşası,” 2026.
[31] Sözcü, “Dervişoğlu kayyımlara ve parti operasyonlarına meydan okudu,” 24 Ekim 2026.
[32] Gazete Oksijen, “İstanbul Barosu seçimini resmi olmayan sonuçlara göre Ümit Kocasakal kazandı,” 25 Ekim 2026.
[33] Milli Gazete, “İstanbul Barosu seçimleri oy dağılımı 2026,” 25 Ekim 2026.
[34] Ege Telgraf, “İzmir Barosu’nda 101 oyla değişim! Yeni başkan Serhat Sökmen oldu,” 17 Ekim 2026.
[35] Evrensel, “Bursa Barosu’nun yeni başkanı Yener Poroy oldu,” 18 Ekim 2026.
[36] Franceinfo, “Ulusal Birlik’in yükselişi demokrasimizin kademeli olarak yok edilmesinin bir semptomu,” 25 Ekim 2026.
[37] UnHerd, “Giorgia Meloni popülist sağı terk mi etti?,” 26 Ağustos 2026.
[38] Anka Haber, “Müsavat Dervişoğlu: Milletin tercih hakkını yok sayan kayyum anlayışına karşı olmak temel ilkelerimizin doğal bir gereğidir,” 6 Haziran 2026.
[39] The New York Times, “Milliyetçilik milliyetçiliği yendiğinde,” 18 Mayıs 2026.
[40] China Daily, “AfD’nin zaferi Avrupa’yı yeniden şekillendirecek aşırı sağ dalgasının sinyalini veriyor, uzmanlar diyor,” 14 Eylül 2026.
[41] RTBF, “Sırbistan’da ‘Vučić karşıtı referandum’ niteliğinde genel seçimler,” 25 Ekim 2026.
[42] RTP, “Cumhurbaşkanlığı seçimi. Uluslararası basın ‘ılımlı’ adayın zaferini öne çıkarırken aşırı sağ tehdidini de unutmuyor,” 8 Şubat 2026.
[43] Wikipedia, “Ülkelere göre sol milliyetçilik,” 12 Ağustos 2026.
KAYNAK: https://turkishnews.com/
