Dünyanın bizdeki gibi gözü kör, kulağı sağır olmayan kurumları oturmuş, küresel ölçekte bilimsel bir terazi kurmuşlar:
“Marsh ve CFA Institute Küresel Emeklilik Endeksi”
Önümüze koydukları 2026 yılı raporu tam bir ibret vesikası.
Dünya nüfusunun yüzde 66’sını kapsayan bu devasa araştırma, ülkelerdeki emeklilik sistemlerini üç ölçüt üzerinden puanlamış.
Maaş yeterliliği, uzun vadeli mali sürdürülebilirliği ve kurumsal dürüstlük/güvenilirlik derecesi.
Sonuçlar mı?
Türkiye, listedeki 55 ülke arasında 54. sırada.
Yani, sondan ikinciyiz; altımızda sadece ekonomik iflasın pençesindeki Arjantin kalmış.
Bizi asıl kahreden Avrupa ligi.
Değerlendirmeye alınan 19 Avrupa ülkesi arasında genel sıralamanın en son basamağındayız.
Hollanda 85,8 puanla dünyanın en iyi, en kusursuz sistemine sahip. “A” notuyla zirveye kurulmuş.
Türkiye’nin ise 46,6 genel puanı var,
“D” notuyla “sefalet” sırasında.
Yani en dipte!
Geleceğimize dair finansman kapasitesini ölçen “sürdürülebilirlik” endeksinde ise adeta bir kriz yaşanıyor; aldığımız puan sadece 29,4.
Bu, mevcut sistemin tamamen tıkandığının, gelecekte emekli aylıklarının daha da kuşa döneceğinin ilanı.
Peki, asıl sarsıcı olan ne, biliyor musunuz?
İstatistiklerin saklayamadığı o derin, o sessiz toplumsal çürüme ve sandıktaki akıl tutulması!
Geçen ay Ankara’nın göbeğinde, devletin adalet kapısı Anayasa Mahkemesi’nin önünde bir trajedi yaşandı.
Yıllarca bu devlete hizmet etmiş emekli polis memuru, Ali Şekeroğlu, elinde “Para için değil, onurumuz için” yazan bir dövizle iktidarı protesto ediyordu. “Geçinemiyorum, bizi bu hale getirenler utansın” dedi, beylik tabancasını çekti, şakağına dayadı, tetiği çekti, canına kıydı.
Ömrünü adadığı devletinin hukuk mabedinin kapısında, bu dünyaya onurlu şekilde veda etti.
Bir ülkede emekli bir memur adaletin kapısında intihar ediyorsa, o ülkede sözün bittiği, vicdanın karardığı yere gelinmiş demektir.
Fakat ne oldu?
Toplumdan çıt çıkmadı.
Ne kitlesel öfke yükseldi ne meydanlar doldu ne de o koltuk sahiplerinin yüzü kızardı. Bir insanın canı, bir sistemin ayıbı, akşam bültenlerinde adeta sıradan “asayiş haberi” gibi geçiştirildi, unutuldu, gitti.
Yurdum insanı sadece izledi.
Bu derin sessizlik, kim ne derse desin ülkenin üzerine çöken organize umursamazlığın kanıtıdır.
Burada akıl tutulmasının ikinci perdesi açılıyor.
Gelin meseleyi ete kemiğe büründürelim.
Bugün Türkiye’de resmi verilere göre yaklaşık 17 milyon emekli var. Bu kitle, aileleriyle birlikte düşünüldüğünde ülkenin en büyük siyasi ve sosyal gücü.
Türk-İş’in eylül araştırmasına göre Türkiye’de açlık sınırı 37 bin 801 TL, bu dört kişilik bir ailenin yalnızca yeterli ve dengeli beslenmesi için gereken aylık gıda harcaması.
Yoksulluk sınırı ise 123 bin 130 TL. Bu da yine dört kişilik bir aileye gıda, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, giyim, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçlar için gereken para.
Yani, meseleyi söz konusu rakamlar üzerinden anlamlandırırsak, Türkiye’deki emeklilerin yüzde 80’inden fazlası açlık sınırının, tamamına yakını ise yoksulluk sınırının altında maaş alıyor.
Ortalama emekli maaşı, 27 bin 500 TL ile 28 bin TL arasında sıkışıp kalmış durumda, en düşük emekli aylığı olan 23 bin 552 TL ile insanlar hayatta kalmaya çalışıyor.
Avrupa’da emekli aldığı maaşla dünya turuna çıkıp huzur içinde yaşlanırken, bizimkiler pazar artıklarını topluyor, çöpleri karıştırıyor, ısınma faturasını ödeyemediği için battaniye altında kışı geçiriyor.
Daha elim ve daha vahimi, kendilerini sefalete mahkûm eden bu düzene rağmen, Türkiye’deki emeklilerin yüzde 28 ila yüzde 33’e yakın bir kesimi ısrarla ve inatla iktidarı destekliyor.
Açık açık yazalım, bu durum, AKP’nin yıllardır ilmek ilmek işlediği, emekliyi kasıtlı olarak yoksullaştırıp kendine bağımlı hale getirme politikasının acı sonucudur.
İktidar, intibak yasasını çıkarmayarak, milli gelir büyümesinden emekliye pay vermeyerek ve güncelleme katsayılarını kuşa çevirerek emeklilik sistemini bilinçli bir şekilde çökertti.
Emekliyi birer “sosyal güvenlik yükü” olarak gören, hak edilmiş maaşları “bütçeye yük” diye niteleyen bu zihniyet bir sadaka kültürü yarattı. İnsanları önce muhtaç ettiler, sonra da o muhtaçlığı sandıkta sadakate dönüştürdüler.
Sorulması gereken soru açık ve net:
Sizi insanca yaşatmayan, haklarınızı gasp eden bir düzene her seçimde can suyu verirken, AYM önünde patlayan o silahın sesi bundan sonra kulaklarınızda yankılanmayacak mı?
Kendi akranınızın onur çığlığını duymazdan gelip sandıkta mührü aynı yere basarken vicdanınız hiç sızlamayacak mı?
“Susma, sustukça sıra sana gelecek” sloganı, yurdum insanı için pek bir anlam ifade etmiyor olabilir ama altını kırmızı kalemle çizerek yazalım, bir toplum, ancak kendi hakkını savunmaktan vazgeçtiği gün diz çökmüş olur.
Türkiye’deki emekliler sadece yoksullaşmadı; sandıkta gösterdikleri bu anlaşılmaz inatla hem kendilerini hem de bu ülkenin gençlerini umutsuzluğa ve karanlık bir geleceğe mahkûm ettiler.
Ali Şekeroğlu onuru için canından vazgeçti; milyonlarca emekli ise üç kuruşluk sefalet ücretine rıza gösterip o düzenin mimarlarına biat etmeyi sürdürüyor.
Eğri oturup doğru konuşalım, bu sessizlik ve inat, asıl trajedinin ta kendisidir.
Kendi celladına âşık bir kalabalığın infaz sırasını beklerken mırıldandığı biat şarkısı bitmedikçe, bu topraklara ne adalet gelecektir ne de insanca bir yaşam, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
27 Ekim 2026
Bahadır Selim DİLEK
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
