Modern dindarın zihninde, vicdan enkazını tek bir cümleyle süpüren ucuz bir arınma illüzyonu dolaşıyor:
“Ne yaparsam yapayım, bir tövbe eder temizlenirim.”
Oysa ilahi adalet mekanizması, yeryüzünde işlenen zulmün üzerini semavi bir silgiyle kaldırmaz.
Kendi haklarında sonsuz merhamet sahibi olan Yaratıcı, kul hakkı söz konusu olduğunda egemenliği ve mühür yetkisini doğrudan mağdura devretmiştir.
Allah, kulun kula yaptığı haksızlığı, mazlumun rızası olmadan kendi affıyla taçlandırmaz. Burası ilahi af sınırının bittiği, insanlık sınavının başladığı hukuki bir sınır çizgisidir.
Bu yüzdendir ki kadim öğreti, gerçek bir dönüşün (tövbe-i nasuh) önüne eğilmez bükülmez şartlar koymuştur.
İlki, yapılan haksızlığın utancıyla kalbin derin bir sızı duyması, yani nedamettir.
İkincisi, o haksızlığı derhal terk edip bir daha asla o çamura batmamaya azmetmektir.
Ve en hayati olan üçüncüsü: Islah ve iade. Yağmalanan itibar, çalınan emek, gasp edilen hak sahibine kuruşu kuruşuna iade edilmeden; mağdurun kanayan yarası sarılmadan edilen tövbeler, semada karşılık bulmayan içi boş birer retorikten ibarettir.
Yeryüzünde adaleti çiğneyenlerin, haksızlıkla servetine servet katanların, haram lokmalarla hayatlarını inşa edenlerin seccadede gözyaşı dökerek göklerden merhamet dilenmesi ahlaki bir paradokstur.
Daha güçlü ifadeyle ahlaksızlığın ibadet maskesiyle meşrulaştırılmasıdır.
Vesselam.
27 Ekim 2026
Ayşe SUCU
