“BÜYÜK TAARRUZ VE ZAFER”

Yöneticilerinden olduğumuz BASE (Başkent Strateji Enstitüsü) değerli mensubu dostumuz E. Alb.Kemal Kara’nın kaleme almış olduğu “BÜYÜK TAARRUZ VE ZAFER” başlıklı yazısını dostlarla paylaşmak istedim.

Enstitümüz Yönetim Kurulu Üyesi E. Alb. Sayın Kemal Kara tarafından kaleme alınan “Büyük Taarruz ve Zafer” başlıklı yazı aşağıdadır. İyi okumalar dileriz.

27 Ağustos 2026

Şevket Bülend YAHNİCİ

BÜYÜK TAARRUZ VE ZAFER

“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyenindir.” (ATATÜRK)

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Muharebesi; vatanının her bir köşesi işgal edilmiş, bağımsızlığı ve varlığı yok sayılan bir halkın, vatanını işgalcilerin elinden kurtarmasının en haklı sonucudur.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1924 yılında Dumlupınar’da yaptığı konuşmada, Büyük Zaferin önemini şu şekilde anlatmıştır: “30 Ağustos zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbelli ki genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı.”

Yüce Türk milletini bu sürece götüren başlıca tarihi olay Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi ve ardından dayatılan Sevr Antlaşmasıdır. Hasta adam olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu fiilen son bulurken, Türk milleti kendi ana yurdunda esir olmuştur. İtilaf Devletleri, antlaşmaların haksız maddelerine dayanarak Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlamış, İstanbul hükümeti ise bu teslimiyetçi politikalara karşı tamamen çaresiz ve sessiz kalmıştır.

Oluşan yönetim boşluğu ve sömürgeci güçlerin mandacılık baskısı, Türk milleti için var olma ya da yok olma sınırını çizmiştir. İstanbul hükümetinin işgaller karşısında irade gösterememesi, vatanın bütünlüğünü korumak ve tam bağımsızlığı sağlamak adına Anadolu’da yeni, meşru ve dirençli bir siyasi hareketin doğmasını zorunlu kılan en büyük siyasi gerekçe olmuştur.

Prusyalı askeri teorisyen Clausewitz, savaşın kendi başına bağımsız bir amaç değil, politik bir araç olduğunu teoriye kazandırmıştır. Savaş, diplomatik ve siyasi müzakerelerin yetersiz kaldığı noktada, bir devletin kendi iradesini düşmana zorla kabul ettirmek amacıyla başvurduğu bir yöntemdir. Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde kahraman Türk milletinin verdiği mücadelede kelimesi kelimesine budur. İşgal edilen, parçalanan bir milletin kendi bağımsızlığını kazanma arzu ve isteği.

İşgalci güçlerin ve teslimiyetçi saray yönetiminin yarattığı bu çıkmaza karşı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde başlatılan Kurtuluş Savaşı, askeri bir hareket olduğu kadar demokratik bir başkaldırıdır. Amasya Genelgesi’nde yer alan “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadesi, savaşı meşru bir zemine oturtmuş ve kişisel egemenlikten milli egemenliğe geçişin ilk siyasi sinyalini vermiştir. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile manda ve himaye fikri kesin olarak reddedilmiş, ulusal iradenin tek temsilci kılındığı bir süreç başlatılm Pu siyasi kararlılık, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Tür↑ Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılmasıyla taçlanmış; böylece savaş, sarayın değil bizzat halkın seçtiği meşru bir parlamento tarafından yönetilmeye başlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın askeri alanda Büyük Taarruz ile kesin bir zafere ulaşması, diplomatik ve siyasi alanda yeni Türk devletinin elini büyük ölçüde güçlendirmiştir. Kazanılan askeri başarılar, sömürgeci güçlerin Türk milletine dikte ettiği Sevr Antlaşması’nı tamamen tarihin tozlu sayfalarına atmıştır. Hemen ardından imzalanan Lozan Barış Antlaşması, yeni Türk devletinin tam bağımsızlığını, sınırlarını ve egemenliğini dünya çapında tescil ettiren en büyük siyasi kazanımdır. Lozan sayesinde kapitülasyonlar kaldırılmış, ekonomik ve hukuki prangalar kırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası hukuk arenasında diğer tüm devletlerle eşit haklara sahip, saygın ve bağımsız bir aktör olarak yerini almıştır.

Büyük Taarruz; stratejik baskın, taktik kuşatma ve amansız takibin bir arada uygulandığı mükemmel bir “Kesin Sonuçlu Harekat” örneğidir. Türk ordusu askeri strateji literatüründeki tüm harp prensiplerini harfi harfine uygulamış ve haklı olarak zafer elde etmiştir. Komutan, birliğinin vizyonunu, disiplinini, moralini ve yönünü belirleyen en temel itici güçtür. Türk mil şansı olarak görülse de, gerçekte onun yetiştira Atatürk ve silah arkadaşları kuşkusuz bu zaferde büyük hak sahibidir.

Büyük taarruz ve zafer haftası ana hatları ile;

26 Ağustos – Taarruzun Başlaması: Türk ordusu, Kocatepe’den topçu ateşleriyle Afyonkarahisar’daki Yunan tahkimatına karşı ani bir baskın taarruzu başlattı.

27 Ağustos – Afyon’un Kurtuluşu: Kalecik Sivrisi ve Belen tepe gibi kritik düşman mevzileri ele geçirilerek Afyonkarahisar şehri işgalden kurtarıldı.

28-29 Ağustos – Kuşatma Harekâtı: Türk birlikleri süratle ilerleyerek Yunan ordusunun ana kuvvetlerini Dumlupınar mevkiinde çember içine aldı.

30 Ağustos – Başkomutan Meydan Muharebesi: Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat yönettiği Dumlupınar’daki muharebede, Yunan ordusunun büyük kısmı tamamen imha edildi.

31 Ağustos – Takip Harekâtı: Dağılan düşman kuvvetlerinin İzmir’e doğru kaçışı başladı ve Türk ordusu imha takibine yönelik tarihi planlamasını yaptı.

1 Eylül – Tarihi Emir: Başkomutan Mustafa K ordulara batı yönündeki stratejik hedefi göst “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi.

Atatürk kazandığı bu zaferi muharebe meydanı ile sınırlamamış, Başkomutan olarak kullandığı yüksek dereceli vizyonunu siyasi anlamda Türkiye Cumhuriyeti ile taçlandırmıştır. Savaşın ve diplomasinin getirdiği bu büyük zaferler dizisi, köhneleşmiş yönetim biçiminin de tamamen tasfiye edilmesini sağlamıştır. Saltanatın kaldırılmasıyla salt şahsa dayalı egemenlik dönemi sona ermiş, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte devletin yönetim biçimi netleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı’nın en kalıcı ve dönüştürücü siyasi kazanımıdır; çünkü bu sayede sarayın kulu olan bireyler, devletin yönetiminde eşit söz hakkına sahip özgür vatandaşlar konumuna yükselmiştir. Bugün laik, demokratik ve hukuk devleti ilkeleri üzerinde yükselen modern Türkiye, teme I. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları sonrasında, muhare meydanlarında kazanılan askeri zaferlere ve siyasi devrime borçludur.

26 Ağustos 2026

E. Alb. Kemal KARA, BASE Yön.Kur.Üyesi

KAYNAK: https://www.baskentstratejienstitusu.org/


Yorum bırakın