Ünlü İranlı şair ve düşünür Sadi-i Şirazî’nin meşhur eseri Gülistan’da geçen bir kıssa pek bilinmese de orada yer alıp darb-ı mesel haline gelen "Taşları bağlayıp itleri salmışlar" sözü yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu sözün çıkış sebebi şudur:

​ Sadi-i Şirazî bir köye girince çevrede bulunan köpekler kendisine doğru havlayıp saldırmaya başlarlar. Sadi, kendini korumak amacıyla yerden bir taş alıp köpeklerin önüne atmak istese de yapamaz. Çünkü kış mevsimidir ve yerdeki taşlar buz tutup toprağa yapışmıştır. Çaresizlik içinde söylenir:

​ “Bu nasıl bir köydür ki taşları bağlamışlar, köpekleri (itleri) salmışlar!” Ne demişler; "Teşbihte hata olmaz!" Şimdi Türkiye’mizde adeta o hali yaşıyoruz. Adına her ne denirse densin "Terörsüz Türkiye" ambalajı içinde başlatılan süreç sonunda bir de Kanun çıkarıldı. Böyle bir kanun normal hallerde herkesi memnun etmez mi ya da memnun etmesi gerekmez mi? Ama olmuyor işte. Çünkü insanlarımız adeta ikiye bölünmüş durumda. Öyle ki TBMM'de oy çokluğu ile siyaseten “Evet” denmesine rağmen kamuoyunda buna “Hayır” diyenlerin sayıca daha çok olduğu anlaşılıyor. Milletimizin içinde yaşadığımız için bunu görüyor, duyuyor ve hissediyoruz. Statlar, spor salonları, festivaller, hatta resmî kurumların düzenlediği programlar “Apo öyledir, öyle kalacaktır” diye inim inim inliyor. Herkes kademe kademe salıverilecek olan teröristlerin tedirginliği içinde. Sebebi açık:

Milletimizin feraseti olacakları seziyor. Nitekim daha önce yapılan ve adına “Çözüm Süreci” denilen uygulamalar hiçbir işe yaramamış, huylu huyundan vazgeçmemişti. Nitekim çok geçmeden çıkarılan Kanundan yararlanacak olanların yüzsüzlükleri, asıl niyetleri hemen ortaya çıktı da zafer kazanmış eda ile esip gürlemeye başladılar.

Fırsatı ganimet bilerek mesela Hakkari Yüksekova’da düzenlenen sözde “Kültür Sanat Festivalinde” Türk bayrağı yerine Irak’ın kuzeyinde ve hemen yanı başımızda ABD güdümünde oluşturulan uydu devlete ait paçavralar dalgalandırıldı. 50 bin insanımızı katleden PKK belasının kuruluşu ve ilk kurşunu atarak Mehmetçiğimizi şehit etmelerinin yıldönümü havai fişeklerle, halaylar çekilerek kutlandı. DEM Eş Başkanı denen Hatimoğulları açık açık, “İsteklerimiz yerine getirilmezse her yer Gazze’ye döner” tehditlerini savurdu. 2010 yılında yapılan referanduma, daha başka solcular ve entel dantel geçinenlerle birlikte “Yetmez ama evet” diyerek AKP iktidarına destek çıkan, şimdi ise DEM Milletvekili olan Cengiz Çandar, çözüm süreci endişesi taşıyan Türklere, utanıp sıkılmadan, “Dağa çıkın da ne yapacaksanız yapın” küstahlığını gösteriyor. Güya “Biz çıktık da zafer kazandık. Hadi çıkın bakalım sizi de görelim” demeye getiriyor. Peki, muhalefet milletvekillerine “Şöyle dedi böyle dedi” diye fezleke hazırlayan savcılar onlar için harekete geçtiler mi?

Sahi, bütün bunlar ve daha başka pervasızlıklar olurken kolluk kuvvetleri ile yargı mensupları tarafından gereken işlemler yapıldı da biz mi duymadık? Hal böyle iken milletimiz nasıl huzur bulacak? Herkes haklı olarak soruyor: “Ne oluyor, nereye gidiyoruz?”

Peki ya PKK mağduru gazilerimizin durumu? Onlara reva görülen uygulamalar?

Dağ, tepe, çöl demeden, kardan kıştan yılmadan sınır boylarında, sınırlarımız dışında teröristlerle mücadele ederken nice evladımız şehit düşmüş, daha çoğu da kolunu, bacağını, gözünü kaybetmişti. Onlar Türk Milleti’nin gazileri idiler. Kendilerine yeterli görülen ve günümüz şartlarında artık yeterli olması mümkün olmayan bir gazilik maaşı bağlanmıştı ama hak ettikleri sosyal haklar bir türlü verilmiyordu. Onun için Ankara Kızılay’daki Güvenpark’ta toplanıp günlerce gecelerce seslerini duyurmaya çalıştılar. Herkes duydu da yetkililer bir türlü duymadı. Adeta sağır, dilsiz ve kör kesilmişlerdi. Sonunda bir gece sabaha karşı derdest edilip götürüldüler. Şimdi oradan oraya sürüklenip haklarını aramaya devam ediyorlar. Kendilerine verilen emri yerine getiren polisler bile hallerini görüp gözyaşlarını tutamıyordu ama Mısırlı Esma’ya ağlayanlardan bir damla yaş akmıyordu. Onların halini en iyi bilmesi gereken biri vardı, Hulusi Akar. Çünkü Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı görevlerinde bulunmuş, şimdi de TBMM’de Milli Savunma Komisyonu Başkanlığını yürütüyordu. Bu arada Irak’ta mı Suriye’de mi yaralanan bir ABD’li askerle poz vermiş ama bizim Gazileri ziyaret etmek aklına gelmemişti. Gazilerimiz en çok da buna üzülmüşlerdi. Zaman zaman siyasi atmosfere uygun hutbeler hazırlayan Diyanet’ten de ses çıkmadı.

Peki ne istiyordu vatanımız, milletimiz, hudut güvenliğimiz için canlarını vermekten çekinmeyip hayati uzuvlarını kaybeden ve toplam sayıları beş bin civarında olan bu gazilerimiz?

Orduevleri ve TSK’nın diğer sosyal tesisleri ile OYAK yardımlarından yararlanmak,

Protezlerini değiştirmek için Ankara’ya gelmek zorunda kalmamak, protezlerinin belli bir standardın altında olmaması,

Gerektiğinde yurt dışında tedavi olabilmek,

Rütbe ilerlemesi imkânına kavuşmak…

O gazilerimizin durumunu görmek ciğerimizi kavuruyor, yüreklerimiz dayanmıyor. Üstüne üstlük, tıpkı ABD Başkanı Trump gibi pervasız, patavatsız biri olan ve adeta Müstemleke Valisi gibi davranan Ankara Büyükelçisi, “Çözüm Süreci 4 ülkedeki Kürtleri bir araya getirecek” diye açıklama yapıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti’nin bütünlüğüne laf ederek asıl niyetlerini ortaya koyuyor, ona da ses çıkaran yok.

MHP sanki DEM’den daha demli ve heyecanlı. AKP dersen bildiğiniz gibi; öyle geldi öyle gidiyor. CHP Ana Muhalefet Partisi iken rayından çıkmış, Atatürk adı ancak laflarda kalmıştı. Butlan mutlan hikayesinden sonra ayrılarak Yeni Parti adıyla teşkilatlanan Özgür Özel ve ekibi Ana Muhalefet Partisi olmayı başardılar ama daha işin başında Atatürk’ü terk ettiler. Parti programına aldıkları “Eşit Yurttaşlık” ve “Ana dilde eğitim” safsataları tamamen PKK emellerine hizmet edip Atatürk ilkelerini yok saymaktır.

Dokuz Işığı yanlış anlayarak önce 9 parçaya, sonra da her biri yine 9’ar parçaya bölünen siyasi partilerin bir araya gelmeleri de zor görünüyor. Onlar, taşları bırakıp itleri bağlama zamanının geldiğini, böyle zamanlarda şahsi çıkar ve parti menfaatinin düşünülemeyeceğini idrak ederek birlik olamıyorlarsa ölmüşüz de ağlayanımız yok demektir.

Vatan şairimiz Namık Kemal gibi, “Kalkın ey ehli vatan biz de şadan olalım” diyecek bir sese ihtiyacımız var.

22 Ağustos 2026

Osman OKTAY


Yorum bırakın