Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bugün devam eden görüşmeleri izlerken üzerinde durulması gereken asıl meselenin yalnızca çıkarılacak yasanın bugünkü sonuçları olmadığı anlaşılmalıdır. Bir kanun kabul edilir, uygulanır ve zamanla değiştirilebilir. Fakat devlet hayatında yaratılan emsaller bundan çok daha uzun süre yaşayabilir. Bugün “demokratik çözüm”, “kardeşlik” veya “Terörsüz Türkiye” kavramlarıyla savunulan bir düzenlemenin gelecekte devletin egemenlik anlayışı, hukuk düzeni ve terör karşısındaki tutumu bakımından ne sonuçlar doğuracağı asıl tartışılması gereken konudur.

Mecliste düzenlemenin bir “af” olmadığı, kamuoyunda yanlış anlaşıldığı yönünde açıklamalar yapılması da bu temel meseleyi değiştirmez. Bir düzenlemenin ne olduğunu ona verilen ad değil, doğurduğu hukuki sonuç belirler. Kimlerin hangi hükümlerden yararlanacağı, cezaların ve mahkûmiyetlerin nasıl etkileneceği, örgütün yönetici ve mensuplarının hangi hukuki statüye kavuşacağı ve bütün bunların gelecekte nasıl bir emsal oluşturacağı tartışılmadan yalnızca “Bu bir af değildir” demek, meselenin esasından uzaklaşmak olur.

Bazı meselelerin ise devlet tarafından hiçbir şart altında pazarlık konusu yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Bir insanın kendisini savunamayacak bir çocuğa, kadına, erkeğe, yaşlıya veya engelliye cinsel saldırıda bulunması bunlardan biridir. Bunun dinle veya şeriatla ilgisi yoktur. Mesele, devletin vatandaşının yaşamını ve insanlık onurunu koruma yükümlülüğüdür. Suçun hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleştiği böylesine istisnai ve ağır suçlarda ölüm cezası dâhil en ağır yaptırımın yeniden tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Aynı ilke, devletine ve vatandaşlarına karşı terör eylemlerine katılanlar bakımından da tartışılmalıdır. Bir vatandaşın devleti eleştirmesi, anayasal düzen içerisinde değişiklik istemesi veya en aykırı düşünceyi savunması demokratik bir haktır. Fakat silaha başvurmak, insan öldürmek, toplumu korkutmak veya bir terör örgütüyle iş birliği yaparak siyasal sonuç elde etmeye çalışmak düşünce özgürlüğü değildir. Kesin delillerle ortaya konulmuş en ağır terör ve vatana ihanet suçlarında devletin uygulayabileceği en ağır yaptırımın ne olması gerektiğini tartışmaktan kaçınmak da çözüm değildir.

Bu noktada şehitlerimizi hatırlamak zorundayız. Bu toprakların altında, devletin ve milletin varlığı için yaşamını kaybetmiş milyonlarca insan bulunmaktadır. Onların hatırası siyasal tartışmalarda kullanılacak bir araç değildir; fakat devletin terör karşısında nerede durması gerektiğini düşünürken göz ardı edilebilecek bir gerçek de değildir.

Üstelik mesele yalnızca yasanın hükümleriyle sınırlı değildir; kullanılan dil de yaşanan dönüşümü göstermektedir. Görüşmeler sırasında Abdullah Öcalan için “Sayın Öcalan” ifadesinin kullanılması ve bu sözlerin alkışlarla karşılanması dikkat çekicidir. Burada tartışılması gereken yalnızca bir hitap biçimi değil, yıllarca terör örgütünün lideri olarak anılan bir kişinin TBMM çatısı altında hangi siyasal ve toplumsal konuma taşındığıdır.

Mecliste sürecin savunulması sırasında yaklaşık iki yıldır şehit verilmediği ve terör olaylarının yaşanmadığı ifade ediliyor. Bunun doğru olması ve insanımızın terör nedeniyle yaşamını kaybetmemesi elbette sevindiricidir. Fakat burada sorulması gereken başka bir soru vardır: Terörün susması, terörün sona ermesi anlamına mı gelmektedir?

Bir örgütün silahlı faaliyetini durdurması, onun kuruluşundan itibaren taşıdığı siyasal hedeflerden vazgeçtiğini kendiliğinden göstermez. Asıl mesele, silahla gerçekleştirilemeyen hedeflerin bundan sonra hukuk ve siyaset alanında gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceğidir. Terör örgütünün silah bırakması devlet açısından başarıdır; fakat bunun karşılığında örgütün yöneticileri veya mensupları özgürlüklerine kavuşuyor ve yıllardır ileri sürülen siyasal talepler farklı araçlarla hayata geçiriliyorsa, yalnızca silahların susmasına bakarak sorunun çözüldüğünü söylemek mümkün değildir.

Devletin terör karşısında oluşturduğu her hukuki düzenleme geleceğe de bir örnek bırakır. Yıllarca şiddete başvurmuş bir örgütün silah bırakması karşılığında özel hukuki veya siyasal imkânlar ortaya çıkarsa, gelecekte başka bir silahlı yapılanmaya nasıl bir mesaj verilmiş olacaktır? Demokratik yollarla talepte bulunan vatandaş ile şiddete başvurduktan sonra müzakere konusu hâline gelen örgüt arasında hukuk devleti nasıl bir ayrım yapacaktır? Bunlar bugünün huzuru uğruna ertelenebilecek sorular değildir.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu meselenin bundan daha derin bir boyutu da vardır: Devlet ve millet kimliği.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışını tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Ekonomik ve teknolojik geri kalmışlık, sanayileşme sorunu, askerî yenilgiler, emperyalist devletlerin politikaları, Osmanlı coğrafyasının stratejik değeri ve sahip olduğu kaynaklar bu sürecin önemli unsurlarıydı. Fakat imparatorluğun son döneminin temel meselelerinden biri de kimlik sorunuydu: Bu devlet kendisini hangi ortak kimlikle tanımlayacak ve farklı unsurları hangi siyasal bağla bir arada tutacaktı?

Osmanlıcılık bu soruya verilen cevaplardan biriydi; başarılı olamadı. İslamcılık başka bir cevap olarak ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları, dinî aidiyet üzerinden imparatorluğun siyasal bütünlüğünün korunamayacağını da gösterdi. Savaş sonunda her iki düşünce de devleti bir arada tutabilecek siyasal çözüm olma niteliğini kaybetmişti.

Türkçülük ise bugün sunulduğu gibi yalnızca etnik bir hareket değildi. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Mehmet Fuat Köprülü gibi isimlerin ortaya koyduğu düşünceler; tarih, dil, kültür ve ortak aidiyet üzerinden modern milletin nasıl kurulabileceği sorusuyla ilgiliydi. Türkçülük de I. Savaşı’nın sonunda savaş döneminin tecrübelerinden ve aşırılıklarından dolayı büyük yara almıştı. Mustafa Kemal Atatürk, önünde bulunan bu fikrî mirası olduğu gibi devralmadı. Bir cerrah gibi ayıkladı, dönüştürdü ve yeni devletin ihtiyaçlarına uygun bir millet anlayışının temellerini oluşturdu.

Cumhuriyet’in “Türk” kavramı bu nedenle yalnızca etnik kökene indirgenemez. Cumhuriyet’in kuruluşunda amaç, farklı kökenlerden gelen vatandaşları ayrı siyasal topluluklara bölmek değil, egemenliğin sahibi olan ortak bir millet meydana getirmekti. Türk adı da bu devletin ortak siyasal kimliğinin adı hâline geldi. Bir vatandaşın Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak veya başka bir kökenden gelmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak millî kimliğine mensup olması birbirini ortadan kaldıran durumlar değildi.

Peki bugün neden yeniden aynı kimlik tartışmasının içine giriyoruz? Cumhuriyet’in ortak vatandaşlık ve millet anlayışı neden etnik bir Türk kimliği olarak sunuluyor? “Türk” kavramı yalnızca etnik bir topluluğun adı hâline getirildiğinde, doğal olarak karşısına başka etnik kimliklerin ayrı siyasal statü talepleri çıkarılmaktadır. Böylece mesele vatandaşların eşitliği olmaktan çıkıp devletin hangi topluluklardan ve hangi paylardan meydana geldiği tartışmasına dönüşmektedir.

Demokrasi de burada doğru anlaşılmalıdır. Demokrasi, devletin her talebi kabul etmesi veya şiddet yoluyla ortaya çıkarılan her meseleyi müzakereye açması değildir. Demokratik devlet vatandaşının düşüncesinden korkmaz; fakat şiddetin siyasal sonuç üretmesine de izin vermez. Aksi hâlde ortaya çıkacak sonuç barış değil, şiddetin gelecekte yeniden kullanılmasını teşvik edebilecek tehlikeli bir emsal olur.

Elbette silahlar sussun. Elbette hiçbir askerimiz, polisimiz veya vatandaşımız terör nedeniyle yaşamını kaybetmesin. Türkiye’de yaşayan herkes düşüncesini özgürce ifade etsin ve demokratik yollarla siyaset yapabilsin. Fakat bunun yolu devletin egemenliğini, ülkenin bütünlüğünü ve Cumhuriyet’in ortak millet anlayışını tartışmanın karşılığı hâline getirmek değildir.

Çünkü barışın da hukukun da demokrasinin de yaşayabilmesi için devletin nerede durduğunun bilinmesi gerekir.

Bazı meseleler müzakere edilemez.

10 Ağustos 2026

Dr. Volkan YAŞAR


Yorum bırakın