Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan Savunma Paktının ABD-İsrail Güvenlik Mimarisi, İran ve Rusya Bağlamında Eleştirel Bir Analizi

BİR SAVUNMA ANLAŞMASINDAN FAZLASI

Uluslararası ilişkiler tarihinde savunma anlaşmaları hiçbir zaman yalnızca savunma anlaşmaları değildir. Bir devletin kiminle ittifak yaptığı, kimi tehdit olarak gördüğü, hangi askeri teknolojilere bağımlı olduğu, hangi istihbarat ağlarına dâhil olduğu ve hangi büyük güçlerle stratejik ilişki geliştirdiği, o devletin dış politikasının temel yönelimini ortaya koyar. Bu nedenle Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı yalnızca “üç Müslüman ülkenin savunma işbirliği” olarak sunmak son derece yüzeysel bir yaklaşımdır.

Anlaşma, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanmış; taraflar birbirlerine yönelik bir saldırıyı ortak tehdit olarak değerlendiren ve savunma işbirliğini derinleştiren bir çerçeve ortaya koymuştur.[1] Resmî söylemde anlaşma bir “savunma ve caydırıcılık” mekanizmasıdır. Fakat akademik açıdan sorulması gereken soru farklıdır: Bu caydırıcılık kime karşıdır? Daha da önemlisi, bu yeni güvenlik mimarisinin stratejik sonuçlarından kim yararlanacaktır?

İşte tartışmanın düğüm noktası buradadır. Üç ülke de farklı yoğunluklarda ABD merkezli güvenlik sistemiyle ilişki içerisindedir. Suudi Arabistan’ın Washington’la savunma ortaklığı onlarca yıllık bir geçmişe sahiptir. ABD Savunma Bakanlığı, daha 2016 yılında Washington-Riyad ilişkisini “uzun süreli güvenlik ortaklığı” olarak tanımlamakta ve İran’ın bölgesel faaliyetlerinin sınırlandırılmasını ortak güvenlik gündemlerinden biri olarak açıkça belirtmekteydi.[2] Pakistan’ın ABD ile ilişkileri de Soğuk Savaş’a kadar uzanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tarihsel kayıtlarına göre Washington, Pakistan’ı uzun dönem boyunca önemli bir güvenlik ve askeri ortak olarak görmüş; Pakistan da ABD’den önemli miktarda askeri ekipman tedarik etmiştir.[3]

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tabloyu “ABD’den bağımsız yeni bir İslam dünyası savunma sistemi” olarak yorumlamak için henüz yeterli veri yoktur. Tam tersine, anlaşmanın mevcut jeopolitik sistemlerle nasıl eklemleneceği asıl tartışma konusudur.

“SAVUNMA” SÖYLEMİ VE GÜVENLİK İKİLEMİ

Güvenlik çalışmalarının temel kavramlarından biri “güvenlik ikilemi”dir. Robert Jervis’in klasik yaklaşımında devletlerin kendi güvenliklerini artırmak amacıyla aldıkları önlemler, diğer devletler tarafından saldırı hazırlığı olarak algılanabilir. Böylece bir devletin güvenlik arayışı, diğer devletin güvensizliğini artırır.[4]

Ortadoğu’nun bugünkü yapısı bu teorinin neredeyse laboratuvar niteliğinde bir örneğidir. İran kendisini ABD askeri varlığı ve İsrail’in askeri kapasitesi karşısında tehdit altında görmektedir. İsrail ise İran’ın füze kapasitesini, nükleer programını ve bölgesel müttefiklerini kendi güvenliği açısından tehdit kabul etmektedir. Körfez monarşileri İran’ın bölgesel nüfuzundan kaygılanmaktadır. Türkiye ise aynı anda NATO, Rusya, İran, Körfez ülkeleri ve Batılı devletlerle karmaşık ilişkiler yürütmektedir.

Bu ortamda üç ülkenin ortak savunma mekanizması kurması, taraflar açısından caydırıcılık yaratabilir. Fakat aynı mekanizma İran açısından kuşatma algısını güçlendirebilir. İran’ın anlaşmaya yönelik sert tepkisi bu nedenle yalnızca propaganda olarak görülmemelidir. Muhsin Rızai’nin Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la yaptığı anlaşmanın “kağıt üzerinde” güvenlik sağlamayacağı yönündeki açıklaması, Tahran’ın temel stratejik algısını yansıtmaktadır. Tahran’ın mesajı kabaca şudur: Bölge ülkeleri güvenliklerini bölge dışı güçlere bağladıkları sürece gerçek anlamda bağımsız bir güvenlik düzeni kuramazlar. Bu görüşün göz ardı edilmesi de ciddi bir analitik hatadır.

ABD FAKTÖRÜ: GÖRÜNMEYEN DEĞİL, YAPISAL BİR ETKİ

Mekke Anlaşması’nın ABD tarafından yazıldığını veya Washington’ın anlaşmanın gizli mimarı olduğunu önümüzdeki günlerde daha çok anlaşılacaktır. ABD’nin resmi olarak denklemde hiçbir rolü yoktur söyleminin tam tersine, Washington’ın Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkisi son derece derindir. ABD siz adım atamaz. ABD yönetimi 2025 yılında dahi Washington-Riyad ilişkisini “stratejik ortaklık” olarak tanımlamış; ekonomik, savunma ve güvenlik bağlarının daha da güçlendirilmesini öngören kapsamlı anlaşmalar açıklamıştır.[5]

Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın ABD güvenlik sistemiyle yapısal bağlantılarından söz etmek spekülasyon değildir. Buradaki kritik ayrım şudur: ABD’nin anlaşmayı doğrudan yönetmesi başka şeydir; anlaşmanın ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisiyle uyumlu sonuçlar üretmesi başka şeydir. İkinci ihtimal çok daha güçlüdür. Uluslararası sistemde büyük güçler her zaman ittifaklarını doğrudan yönetmek zorunda değildir. Mevcut güvenlik bağımlılıkları, askeri teknolojiler, istihbarat ilişkileri, silah tedarik zincirleri ve ortak tehdit algıları zaten devletlerin davranışlarını belirli ölçülerde sınırlar.

Dolayısıyla asıl mesele “Washington bu anlaşmayı yazdı mı?” sorusu değildir. Asıl mesele: Anlaşma, Washington’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir güvenlik mimarisini güçlendiriyor mu? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde evettir.

İSRAİL FAKTÖRÜ: SÖYLENMEYENİ ANALİZ ETMEK

Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini İsrail’i hesaba katmadan analiz etmek mümkün değildir. İsrail’in ABD ile güvenlik ilişkisi, bölgedeki güç dengelerinin temel unsurlarından biridir. İran açısından ise ABD-İsrail güvenlik ortaklığı doğrudan stratejik tehdit olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla İran’a karşı askeri caydırıcılığı artırabilecek her yeni bölgesel mekanizma Tahran tarafından yalnızca “üç ülkenin bağımsız savunma işbirliği” şeklinde algılanmayacaktır.

Anlaşmanın İran’ın çevrelenmesi ihtimalini artırması, İsrail’in İran’a yönelik stratejik hedefleriyle örtüşebilecek sonuçlar doğurabilir. Ayrıca anlaşmanın yaratabileceği bölgesel güç dengesi, İran’ın İsrail ve ABD karşısındaki stratejik konumunu etkileyebilecek niteliktedir. Bu ayrım, propaganda ile jeopolitik analiz arasındaki farktır.

İRAN-RUSYA YAKINLAŞMASI VE YENİ BLOKLAŞMA TEHLİKESİ

İran’ın Rusya ile ilişkilerinin derinleşmesi, Mekke Anlaşması’nın anlamını daha da genişletmektedir. Rusya ve İran Ocak 2025’te kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalamış; anlaşma 2 Ekim 2025’te yürürlüğe girmiştir.[6] Anlaşma siyasi, ekonomik, enerji, savunma ve güvenlik alanlarında işbirliğini geliştirmeyi hedeflemektedir.[7]

Dolayısıyla Ortadoğu’daki güç rekabeti artık yalnızca İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetten ibaret değildir. Daha geniş bir sistemik rekabet ortaya çıkmaktadır: ABD merkezli ittifaklar ve ortaklıklar ağı karşısında İran-Rusya stratejik yakınlaşması ve bunun Çin’le kesişen daha geniş Avrasya bağlantıları.

Bu noktada Mekke Anlaşması son derece dikkat çekici hale gelmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aynı savunma çatısı altında buluşması, İran açısından çevrelenme algısını güçlendirebilir. Böyle bir algı ise Tahran’ı Moskova ve Pekin’e daha fazla yaklaşmaya itebilir. Sonuç? Güvenlik üretmesi beklenen anlaşma, karşı blokun daha fazla kenetlenmesine yol açabilir. Bu, güvenlik ikileminin klasik sonucudur.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÖZERKLİĞİ TEHLİKEDE Mİ?

Anlaşmanın en ciddi şekilde tartışılması gereken tarafı Türkiye’dir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan farklı olarak NATO üyesidir ve aynı zamanda Rusya ile İran’a komşudur. Türkiye’nin coğrafi konumu Ankara’ya benzersiz bir stratejik hareket alanı sağlamaktadır. Türkiye NATO üyesidir. Rusya ile enerji ve ekonomik ilişkileri vardır. İran’la uzun bir kara sınırını paylaşmaktadır. Körfez ülkeleriyle ekonomik ve savunma ilişkilerini geliştirmektedir. Pakistan’la savunma sanayii ve stratejik ilişkileri bulunmaktadır.

Bu çok yönlü yapı Türkiye’ye önemli bir diplomatik esneklik kazandırmaktadır. Ancak Ankara’nın herhangi bir blokun ileri karakoluna dönüşmesi, bu stratejik avantajı zayıflatır. Türkiye’nin çıkarı: Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik mimarisinin taşeronu olmak değildir. Gerçek stratejik özerklik, herhangi bir merkeze tabi olmadan farklı güç merkezleriyle çıkar temelinde ilişki kurabilme kapasitesidir.

Bu nedenle Türkiye açısından Mekke Anlaşması’nın temel sınavı şudur: Ankara bu anlaşmayı kendi stratejik özerkliğini artırmak için mi kullanacaktır, yoksa ABD merkezli bölgesel güvenlik sisteminin yeni bir halkasına mı dönüşecektir? İkincisi gerçekleşirse Türkiye uzun vadede kaybeden taraf olabilir.

“MÜSLÜMAN ÜLKELERİN SAVUNMA BİRLİĞİ” SÖYLEMİNİN SINIRLARI

Anlaşmayı “İslam dünyasının savunma birliği” olarak romantikleştirmek de ciddi bir analitik yanılgıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Müslüman çoğunluklu ülkeler olması, onların dış politika çıkarlarının aynı olduğu anlamına gelmez. Türkiye’nin İran’la ekonomik ve jeopolitik ilişkileri vardır. Pakistan’ın Çin’le çok güçlü stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Suudi Arabistan’ın ise ABD ile onlarca yıllık güvenlik ortaklığı vardır.

Dolayısıyla bu üç ülkenin ortak paydası “İslam”dan ziyade, belirli güvenlik ve jeopolitik çıkarların kesişmesidir. Bu noktada daha sert bir soru sormak gerekir: Eğer gerçekten amaç İslam dünyasının bağımsız savunma kapasitesini oluşturmaksa, neden bölgesel güvenlik düzeninin temel aktörlerinden biri olan İran bu mimarinin dışında bırakılmaktadır? Bu sorunun cevabı önemlidir. İran’ın dışarıda bırakıldığı bir “İslam dünyası savunma sistemi”, ister istemez mezhepsel ve jeopolitik bölünmeleri yeniden üretme tehlikesi taşır. Böyle bir yapı İslam dünyasını birleştirmekten çok, yeni bir bloklaşmayı kurumsallaştırabilir.

“ABD’YE GÜVENMEK” MESELESİ: BAĞIMLILIK VE CAYDIRICILIK ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

Muhsin Rızai’nin açıklamasının en tartışmalı fakat aynı zamanda en önemli kısmı, dış güvenlik garantilerine ilişkin eleştirisidir. ABD’nin askeri desteğinin Suudi Arabistan’a hiçbir fayda sağlamadığını söylemek tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. ABD’nin askeri teknolojisi, istihbarat kapasitesi, eğitim desteği ve savunma sistemleri Körfez ülkelerinin askeri kapasitesinde önemli rol oynamıştır.

Ancak bunun tersini söylemek de aynı derecede hatalıdır: ABD ile güvenlik ortaklığı otomatik olarak stratejik bağımsızlık anlamına gelmez. Tam tersine, silah sistemleri, bakım altyapısı, mühimmat, yazılım, istihbarat ve askeri eğitim açısından dışa bağımlılık arttıkça siyasi karar alma özgürlüğünün daralması mümkündür.

Burada “himaye güvenliği” ile “stratejik özerklik” arasındaki fark ortaya çıkar. Bir ülke dışarıdan korunabilir. Ama bu, kendi güvenliğini kendi başına ürettiği anlamına gelmez. Bu nedenle Rızai’nin açıklamasının en güçlü tarafı, İran propagandasının ötesinde evrensel bir stratejik probleme işaret etmesidir: Büyük güçlerin güvenlik şemsiyesi altında yaşamak kısa vadede güvenlik sağlayabilir; ancak uzun vadede bağımlılık yaratabilir.

YENİ BİR ORTADOĞU SİLAHLANMA DÖNGÜSÜ

Mekke Anlaşması’nın başka bir tehlikesi de bölgesel silahlanma yarışını hızlandırma ihtimalidir. Bir ülke ortak savunma mekanizması kurduğunda rakip devletler kendilerini daha fazla tehdit altında hisseder. İran daha fazla füze, hava savunması ve insansız sistem geliştirebilir. Suudi Arabistan daha fazla savunma sistemi satın alabilir. Türkiye savunma sanayii kapasitesini daha fazla bölgesel güvenlik mekanizmasına bağlayabilir. Pakistan kendi nükleer caydırıcılığını ve konvansiyonel kapasitesini yeniden değerlendirebilir. İsrail ise İran tehdidini gerekçe göstererek askeri üstünlüğünü daha fazla tahkim edebilir. ABD ise bütün bu süreçte silah, istihbarat ve güvenlik sağlayıcısı olarak daha fazla merkezî konuma gelebilir.

Sonuç olarak bölge daha güvenli hale gelmeyebilir; yalnızca daha fazla silahlanmış hale gelebilir. Silahlanma ile güvenlik aynı şey değildir.

TÜRKİYE İÇİN YANLIŞ DERS: “DAHA FAZLA İTTİFAK = DAHA FAZLA GÜVENLİK”

Türkiye’nin dış politikasında en tehlikeli yanılgılardan biri, güvenlik problemlerinin yalnızca daha fazla ittifak kurularak çözülebileceği düşüncesidir. Oysa stratejik özerklik, ittifak sayısını artırmak değil, ittifakların ülkenin karar alma kapasitesini sınırlamasını engellemek demektir.

Türkiye NATO üyesidir. Bunun üzerine yeni bir bölgesel askeri blok eklenmektedir. Bu yapı İran’la gerilimi artırırsa Türkiye’nin İran’la ekonomik, enerji ve sınır güvenliği ilişkileri bundan etkilenebilir. Rusya ile ilişkiler üzerinde baskı yaratırsa Türkiye’nin Karadeniz ve enerji politikaları etkilenebilir. ABD-İsrail eksenindeki bölgesel politikalarla çelişen bir İran politikası benimsenirse Ankara’nın Tahran’la manevra alanı daralabilir.

Dolayısıyla Türkiye açısından “üçlü savunma anlaşması”nın maliyeti yalnızca askeri değildir. Diplomatik manevra alanı da stratejik bir sermayedir. Bu sermaye kaybedilirse geri kazanılması kolay değildir.

ASIL SORUN: BÖLGE ÜLKELERİ KENDİ GÜVENLİKLERİNİ NEDEN KENDİLERİ ÜRETEMİYOR?

Ortadoğu’nun trajedisi tam olarak burada yatmaktadır. Bölgenin enerji kaynakları dünyanın en önemli kaynakları arasındadır. Devasa ekonomik kapasitesi vardır. Genç nüfusu vardır. Askerî kapasitesi yüksektir. Fakat bölge devletleri hâlâ güvenliklerini büyük ölçüde bölge dışı aktörlerin askeri sistemlerine bağlamaktadır.

Bu yapısal bağımlılık sürdükçe bölge dışı güçler bölgenin güvenlik mimarisini belirlemeye devam edecektir. ABD bugün bunu yapmaktadır. Geçmişte İngiltere yapmıştır. Daha önce başka emperyal güçler yapmıştır. Sorun yalnızca aktörün kim olduğunda değildir. Sorun, güvenlik düzeninin bölge dışından belirlenmesindedir.

Bu nedenle gerçek bir bölgesel güvenlik mimarisi kurulacaksa İran’ın, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Irak’ın, Pakistan’ın, Körfez ülkelerinin ve diğer bölgesel aktörlerin kendi aralarında doğrudan güvenlik mekanizmaları kurması gerekir.

SONUÇ: MEKKE ANLAŞMASI GÜVENLİK GETİREBİLİR Mİ, YOKSA YENİ BİR CEPHE Mİ AÇACAKTIR?

Mekke Anlaşması’nın gerçek niteliğini bugün kesin biçimde ilan etmek erkendir. Fakat bazı sonuçlar şimdiden ortaya konabilir.

Birincisi, anlaşma üç ülke arasında savunma ve caydırıcılık bağlarını kurumsallaştırmaktadır.[1] İkincisi, Suudi Arabistan’ın ABD ile derin stratejik ve savunma ilişkileri bulunmaktadır.[2][5] Üçüncüsü, Pakistan’ın da ABD ile uzun tarihli askeri ve güvenlik ilişkileri vardır.[3] Dördüncüsü, İran ve Rusya 2025’te kapsamlı stratejik ortaklıklarını kurumsallaştırmışlardır.[6][7] Beşincisi, dolayısıyla Mekke Anlaşması, yalnızca üç ülkenin birbirleriyle ilişkisi olarak değil, giderek sertleşen daha geniş bir bölgesel ve küresel güç rekabeti içerisinde değerlendirilmelidir.

Bu nedenle şu hüküm akademik açıdan savunulabilir: Mekke Anlaşması’nın en büyük riski, bölgesel güvenlik üretmek yerine bölgesel bloklaşmayı kurumsallaştırmasıdır. Eğer anlaşma İran’ı çevrelemeye yönelik fiilî bir güvenlik mimarisine dönüşürse, Tahran’ın Rusya ve diğer ortaklarına daha fazla yaslanması beklenebilir. Eğer İsrail-İran çatışmasının bölgesel yansımaları bu mekanizmaya taşınırsa, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendilerini istemedikleri bir savaşın içinde bulabilir. Eğer Washington’ın bölgesel güvenlik sistemiyle entegrasyon derinleşirse, üç ülkenin stratejik özerkliği tartışmalı hale gelebilir.

Ve eğer anlaşma gerçekten “bölgesel savunma” iddiasındaysa, o zaman şu soru cevapsız bırakılamaz: Bölgenin en önemli askerî güçlerinden biri olan İran’ı dışarıda bırakan bir güvenlik mimarisi nasıl bölgesel güvenlik sağlayacaktır? Bu soruya ikna edici cevap verilmediği sürece “barış ve istikrar” söylemi eksik kalacaktır.

Türkiye bakımından ise daha temel bir mesele bulunmaktadır. Ankara’nın önündeki tercih, ABD ile İran arasında seçim yapmak değildir. Türkiye’nin gerçek seçeneği: Bağımlılık veya stratejik özerklik olmalıdır. Bu anlamda Washington’a bağımlı olmak Türkiye için stratejik bağımsızlık değildir. Gerçek stratejik özerklik, bütün bu merkezlerle ilişki kurabilmek fakat hiçbirinin bölgesel hesabında kullanılan bir araca dönüşmemektir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye açısından ancak şu şartla anlamlı bir stratejik kazanım olabilir: Ankara bu anlaşmayı kendi savunma kapasitesini ve bölgesel diplomatik ağırlığını artırmak için kullanır; fakat anlaşmanın ABD-İsrail merkezli bir İran karşıtı bloklaşmanın parçasına dönüşmesine izin vermez.

Aksi durumda “bölgesel güvenlik” adı altında yapılan şey, aslında bölgenin yeni bir jeopolitik cepheye dönüştürülmesi olacaktır. Ve tarihsel deneyim bize şunu göstermektedir: Büyük güçlerin bölgesel savaşlarına başkalarının stratejik hesapları uğruna giren ülkeler, çoğu zaman güvenlik satın almaz; başkasının güvenlik hesabının bedelini öder.

Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni patronlar değildir. Ortadoğu’nun ihtiyacı stratejik özerkliğe dayalı, bölge ülkelerinin birbirini yok etmeye değil birbirlerinin güvenliğini tanımaya dayanan gerçek bir bölgesel güvenlik düzenidir. Mekke Anlaşması bu yola mı hizmet edecektir, yoksa yeni bir bloklaşmanın temelini mi atacaktır? Bu sorunun cevabı, anlaşmanın hangi ülkelerle düşmanlık kurduğundan çok, hangi güç merkezlerine bağımlılık üreteceğiyle belirlenecektir.

08 Ağustos 2026

Sefa YÜRÜKEL

Kaynakça ve DİPNOTLAR

[1] Associated Press, “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan have signed a key defense agreement”, 7 Ağustos 2026. Anlaşmanın karşılıklı savunma yükümlülüğü ve savunma işbirliğinin derinleştirilmesine ilişkin güncel haber aktarımı için bkz. (AP News)

[2] U.S. Department of Defense, “Carter, Saudi Deputy Crown Prince Reaffirm Security Partnership”, 19 Nisan 2016. Pentagon açıklaması ABD-Suudi güvenlik ortaklığını ve İran’ın bölgesel faaliyetlerinin Washington-Riyad güvenlik gündemindeki yerini açık biçimde ortaya koymaktadır. (U.S. Department of War)

[3] U.S. Department of State, Office of the Historian, “Pakistan – Countries”. ABD-Pakistan ilişkilerinin tarihsel seyri ve Pakistan’ın ABD’den askeri ekipman tedariki hakkında bkz. (Office of the Historian)

[4] Robert Jervis, “Cooperation Under the Security Dilemma”, World Politics, Vol. 30, No. 2, 1978, ss. 167–214.

[5] The White House, “Fact Sheet: President Donald J. Trump Solidifies Economic and Defense Partnership with the Kingdom of Saudi Arabia”, 18 Kasım 2025. Washington-Riyad savunma ve stratejik ortaklığının güncel boyutları için bkz. (The White House)

[6] Russian Federation, “Treaty on the Comprehensive Strategic Partnership between the Russian Federation and the Islamic Republic of Iran”, 17 Ocak 2025. Anlaşma 2 Ekim 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (Pravo Publication)

[7] Reuters, “Key provisions of Russia-Iran strategic cooperation treaty”, 17 Ocak 2025. Rusya-İran anlaşmasının güvenlik, savunma, istihbarat, ortak tatbikatlar ve ekonomik işbirliği boyutlarına ilişkin özet için bkz. (Reuters)

Jervis, Robert. “Cooperation Under the Security Dilemma.” World Politics, Vol. 30, No. 2, 1978, ss. 167–214.

Associated Press. “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan have signed a key defense agreement.” 7 Ağustos 2026. (AP News)

Russian Federation. Treaty on the Comprehensive Strategic Partnership between the Russian Federation and the Islamic Republic of Iran. Moskova, 17 Ocak 2025. (Pravo Publication)

Reuters. “Key provisions of Russia-Iran strategic cooperation treaty.” 17 Ocak 2025. (Reuters)

The White House. “Fact Sheet: President Donald J. Trump Solidifies Economic and Defense Partnership with the Kingdom of Saudi Arabia.” 18 Kasım 2025. (The White House)

U.S. Department of Defense. “Carter, Saudi Deputy Crown Prince Reaffirm Security Partnership.” 19 Nisan 2016. (U.S. Department of War)

U.S. Department of State, Office of the Historian. “Pakistan – Countries.” (Office of the Historian)

KAYNAK: https://www.turkishnews.com/


Yorum bırakın