PKK’nın 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği 12. Kongre’nin sonuç bildirisinde yer alan tarihsel değerlendirmeler, güncel siyasetin ötesinde, doğrudan tarih biliminin konusu olan birtakım ciddi iddialar içermektedir. Bunların başında, PKK’nın “kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’ndan alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı” ortaya çıktığı iddiası gelmektedir. Aynı metinde örgütün, “katı Kürt inkârının, buna dayalı soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda” şekillendiği de ileri sürülmektedir.
Bir tarihçi açısından bu ifadeler üzerinde durulması zorunludur. Çünkü burada yalnızca belirli dönemlerde uygulanmış politikalar eleştirilmemekte; Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuk bakımından kuruluşunu ve egemenliğini tescil eden Lozan Antlaşması ile Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki anayasal düzen doğrudan tarihsel bir sorunun kaynağı olarak gösterilmektedir. Dahası, “soykırım” gibi tarihsel ve hukuki bakımdan son derece ağır bir kavram Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere yönelik politikalarını tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır.
1924 yılı yalnızca Kürt meselesi üzerinden okunamaz. Savaşlardan çıkan yeni devlet; egemenlik, vatandaşlık, eğitim, hukuk ve din-devlet ilişkilerini yeniden düzenlemektedir. 3 Mart 1924 yasalarıyla hilafetin, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi Cumhuriyet’in laikleşme ve kurumsallaşmasının temel aşamalarındandır. Bu dönüşümün esası hanedan karşıtlığından çok millî egemenlik anlayışıdır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, TBMM’nin 24 Aralık 1921 tarihli gizli celsesinde Meclisi tanıyan Abdülmecid Efendi’nin tutumunu olumlu değerlendirirken temel ilkeyi açıkça ortaya koymuştur: “Meclisin haiz olduğu kuvve-i âliyeden ve irade-i âliyeden başka bir kuvvet mevcut değildir.” Dolayısıyla Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan dönüşümde belirleyici olan, hanedan mensubu olmak değil, millî iradenin üstünlüğünün kabul edilmesidir.
Bu gelişmeler 1921-1924 yılları birbirinden koparılarak anlaşılamaz. Millî egemenliğin kabulü, saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve hilafetin kaldırılması birbirini izleyen tarihsel dönüşümün parçalarıdır.
Aynı titizlik 1925 yılı için de gereklidir. Şeyh Sait Ayaklanması, Ankara’da başlangıçta gerici ve şeriatçı bir hareket olarak değerlendirilmiş; ancak gelişmeler, şeriat talebinin yanında Kürt milliyetçiliğine dayanan ve ayrı bir Kürt siyasal yapılanmasını hedefleyen unsurların da varlığını ortaya koymuştur. Yargılama sırasında liderler ayrı bir Kürt devleti değil, şeriat istediklerini savunsalar da bir bölümünün daha önceki Kürt milliyetçisi örgütlenmelerle ilişkileri ve bazı isimlerin İngilizlerle temasları bilinmektedir. Nitekim Sevr Antlaşması’nın İngiliz mandası altında Musul’u da içine alan bir Kürdistan devleti kurulmasıyla ilgili hükmü ve Doğu Anadolu’da bu yöndeki faaliyetlere ilişkin endişeler İstiklâl Harbi yıllarında da mevcuttu. Dersim bu nedenle önemle izlenen bölgeler arasındaydı.
Şark İstiklâl Mahkemesinin kararları da ayaklanmanın toplumsal yapısını göstermektedir. Hareketi yönlendirenler arasında şeyhlerin ağırlığı, tekke ve zaviyelerin nüfuz alanı olarak kullanılması ve şeyhlerin bir bölümünün aynı zamanda toprak ağası olması; dinî otorite, aşiret ilişkileri ve toprak düzeninin iç içe geçtiğini göstermektedir. Bu nedenle ayaklanmayı yalnızca Kürt milliyetçiliği veya irtica üzerinden açıklamak eksiktir. Önder kadroyla geniş katılımcı kitlenin amaçları da özdeş sayılamaz; şeyh, ağa ve aşiret reislerinin nüfuzu ile dinî ve ekonomik bağımlılıklar dikkate alınmalıdır. Bu yapı, bugün bölgede toprak reformu meselesinin önemini de ortaya koymaktadır.
Ayaklanmanın ardından Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edilmiş, İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş; Şeyh Sait ve bazı liderler idama, diğer sanıkların bir bölümü çeşitli cezalara mahkûm edilmiştir. Şark İstiklâl Mahkemesi görev bölgesindeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubeleri ile tekke ve zaviyeleri de kapatmıştır. Tam da bu nedenle, 1925’te meydana gelen bir ayaklanma ve sonrasında alınan tedbirlerden hareket ederek, geriye doğru bir tarih okumasıyla Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasası’nın başlangıçtan itibaren Kürtleri “inkâr ve imha” amacı taşıdığı sonucuna ulaşmak metodolojik bakımdan sorunludur. Sonraki uygulamalardan önceki bir hukuk metninin amacı çıkarılamaz; böyle bir iddia ileri sürülecekse bunun doğrudan o metinlerin hükümleri ve hazırlanış sürecine ilişkin belgelerle ortaya konulması gerekir.
“Soykırım” iddiasına da aynı yöntemle yaklaşılmalıdır. İnkâr, asimilasyon, baskı ve isyanların bastırılması ile soykırım aynı kavramlar değildir. Belirli ölçütleri bulunan ağır bir tarihsel ve hukuki nitelendirme olan “soykırım” iddiasının hangi olay ve belgelere dayandığı ortaya konulmalıdır.
Aynı ilke Cumhuriyet tarihinin diğer tartışmalı meseleleri için de geçerlidir. Son dönemde Vahdettin’in 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılışının ders kitaplarında aktarılışı buna örnektir. Vahdettin’in İngilizlerin himayesinde bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrıldığı tarihsel olgu, kullanılan kelime değiştirilerek ortadan kaldırılamaz.
Bütün bunların ardından mesele daha açık görülmektedir. 12. Kongre bildirisinde hedef alınan yalnızca Cumhuriyet döneminin belirli uygulamaları değildir; Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş düzeni de sorgulanmaktadır. Lozan’ın hangi maddesi Kürtlerin “inkâr ve imhasını” öngörmektedir? 1924 Anayasası’nın hangi hükmü böyle bir siyasetin kaynağıdır? “Soykırım” nitelemesinin tarihsel dayanağı nedir?
Bu sorular karşılıksız bırakıldığı sürece, Lozan ve 1924’e yöneltilen suçlamaları tarihsel gerçeklik olarak kabul etmek mümkün değildir. Üstelik Lozan’ın Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği ve ülke bütünlüğü bakımından taşıdığı anlam düşünüldüğünde, ona yöneltilen bu yaklaşımın yalnızca geçmişe ilişkin bir tarih tartışması olmadığı da açıktır.
Lozan Kürtlerin “inkârının” başlangıcı ise, Lozan’ın yerine hangi tarihsel ve siyasal düzen önerilmektedir? 1924 Anayasası bu politikanın kaynağı ise, Cumhuriyet’in ortak vatandaşlık ve üniter devlet anlayışının yerine ne konulmaktadır? Bu sorular, 12. Kongre bildirisinin yalnızca geçmişe ilişkin bir tarih anlatısı ortaya koymadığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş düzenini de doğrudan tartışmaya açtığını göstermektedir.
08 Ağustos 2026
Dr. Volkan YAŞAR
Kaynaklar:
“Veliaht Abdülmecit Efendi’nin Meclis Riyasetine gönderdiği mektup ve Müdafaa-i Milliye Vekilinden iztizah”, TBMM Gizli Celse Zabıtları, 24 Kânunuevvel 1337 (24 Aralık 1921 Cumartesi), Devre: 1, İçtima: 2, Cilt: 2, 133’üncü İnikat, 3. Celse.
Arslan Bulut, “Meclis Lozan’ı Yok mu Sayacak”, Ülkü Pınarı, 6 Ağustos 2026.
Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri (1923-1927), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1982.
