Hevesinin fena halde kursağında kaldığını söyleyerek başlayalım.
Kimin, diye sormanıza aslında pek gerek yok.
Belli değil mi?
Cevabını televizyon ekranlarında, yandaş gazete manşetlerinde ve trollerin sosyal medya paylaşımlarında rahatlıkla bulabilirsiniz.
Yine de biz Ankara perspektifinden adını net koyalım; tabii ki iktidarın ve bu memleketin üstüne tam 23 yıldır adeta bir kâbus gibi çökmüş olan siyasal İslamcı zihniyetin…
“Türk Milli Takımı” demekten imtina edip, yerine “Bizim Çocuklar” retoriğini koyarak kendi ideolojik tabanına küçük akıllarınca örtülü mesajlar vermeye çalışanlar, eğer okyanus ötesinden, Amerika’dan bir iki gol sesi gelseydi bunu içeride nasıl bir siyasi destana dönüştürürlerdi?
Turnuva öncesinde TOGG’larla, İHA’larla, SİHA’larla yaptıkları gövde gösterilerini ve devlet imkanlarıyla yürütülen o devasa propagandayı düşününce ne yapacaklarını tahmin etmek hiç zor olmamalı.
Çünkü biz bu filmi daha önce defalarca gördük.
Ne yazık ki memlekette dış siyasetten spora kadar her küçük başarı, hemen büyük bir cihan zaferiymiş gibi iktidarın hanesine yazılır.
Buna karşılık yaşanan her büyük başarısızlık, dramatik hezimet ise kadere, alın yazısına filan havale edilir. Hızlıca “Allah nasip etmedi” veya “Dış güçlerin operasyonu” cümlelerinin arkasına sığınırlar ki siyasi sorumluluktan ve eleştiriden tamamen azade olsunlar.
Gelin şimdi yakın gözlüğümüzü takalım ve o parıltılı ekranların arkasındaki gerçeğe odaklanalım.
Türk Milli Takımı’nın yaşadığı hezimet, asla sadece sportif bir çöküş değildir; bunun altını kalın kalemle birkaç kez çizelim. Bu tablo; iktidardaki siyasi aklın kurumlara sirayet ettirdiği liyakatsizliğin, ahbap-çavuş ilişkilerinin, sığlığın ve vasatlığın sonucu olan o büyük toplumsal yozlaşmanın, çürümenin doğrudan yeşil sahaya yansımış halidir.
Çünkü bu takım, memleketin tam anlamıyla bir mikrokosmosudur, yani küçük bir evrenidir.
Nasıl bir mikrokosmos?
Eğitimsiz ama hadsiz, cahil ama özgüvenli, plansız, hazırlıksız ama dünyaya kafa tutacak kadar iddialı, yapısal olarak darmadağın ama dışarıya karşı alabildiğine gösterişli, disiplinden yoksun ama hamaset ve slogan yüküyle malul.
En önemlisi somut hiçbir sonuç ve başarı üretmeden önce kendi hayal dünyasında tarihi zafer hikâyeleri yazmaya fazlasıyla mütemayil.
Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Saçlara ve bıyıklara verilen şekillerden, kameralar önünde edilen dualardan, sosyal medyada çizilen imajlardan bu çöküş zaten “geliyorum” diyordu.
Meseleye biraz aklın, bilimin ve hariciye disiplininin gerçekliğinden bakanlar; sahadaki taktiksel oyundan ziyade saha dışındaki o boş şekle, şemale verilen önemi gördüklerinde, bu işin nasıl feci bir nihayete ereceğini çok kolay tahmin edebildi.
Ancak iktidar, futbolu da tıpkı diğer alanlar gibi bir propaganda aparatına çevirdiği için, ayağı yere basan tüm rasyonel eleştiriler göz ardı edildi, hatta bunları dile getirenler hainlikle suçlandı.
Hasılıkelam, Türkiye’de futbol artık sadece bir spor değil.
O, kitleleri uyutma, dikkat dağıtma mekanizması, kurgusal bir duygu yönetim aracıdır. Daha açık ve net yazalım: Toplumsal gaz alma sistemidir. AKP, geçen 23 yılda bunu çok ama çok etkili kullanmayı öğrendi.
İktidarın geçen süreçte hatmettiği tek bir kural var: Gerçekliği yönetemiyorsan, algıyı yönet. Ekonomiyi düzeltemiyorsan, nasıl olsa TÜİK elinde; istediğin pembe hikâyeyi anlat. Diplomaside masada kaybediyorsan, besleme haber kanallarını ve fonlanmış kalemleri devreye sok, o hezimetten bile bir cihan zaferi çıkar.
Futbolda eleniyorsan da “Ama çocuklarımız yüreğiyle mücadele etti” masalını piyasaya sür.
Siyasette ve devlet yönetiminde de tam olarak yıllardır bu tiyatro oynanıyor.
Bu ülkede “Başarısızlığın en büyük başarısı nedir?” diye sorsalar, cevabı net: Başarısızlığı, kitlelere muazzam bir başarıymış gibi pazarlayabilmek.
İktidarın en güçlü kası, belki de tek gerçek uzmanlık alanı bu. Bakın futbola; her turnuva öncesi aynı nakaratlar: “Bu kez hazırız”, “Bu jenerasyon çok farklı”, “Tarih yazacağız.” Sonra ne oluyor? Sahada gerçekliğin tokadını yiyip erken rezervasyonla eve dönüyoruz. Ama kimse merak etmesin; aynı tas aynı hamam devam eder gider. Nasıl olsa yurdum insanı, bir miktar hamaset ve dini-milli sosla kolayca ikna edilebilir. Bakmayın siz sosyal medyada insanların anlık olarak yağmasına, gürlemesine; üç gün sonra her şey unutulur ve o illüzyon merkezleri yeni bir masal üretir.
Türkiye’de iç ve dış siyaset de tamamen bu ambalajlama tekniği üzerine kurulu. Ekonomi çöker, Türk lirası pul olur ama adına “Türkiye Ekonomi Modeli” denilerek bir deha ürünü gibi sunulur. Enflasyon patlar, halk ekmek kuyruklarına mahkûm edilir; ama bu yıkım “büyümenin ve şahlanışın tatlı sancısı” diye anlatılır. Dış siyasette tıkandıkça geri adım atılır, egemenlik haklarından taviz verilir; bunun adı da“stratejik normalleşme” filan olur.
İktidarın kodları hep aynıdır:
Önce ideolojik körlükle bir kriz üret, komşularla kavga et; mesela Mısır’la ilişkileri kopar, yıllarca meydanlarda Sisi’ye “katil, darbeci” de. Sonra tükürdüğünü yalayıp masaya otur; bunu iç kamuoyuna “Ankara’nın bölgesel liderliği ve diplomatik başarısı” diye anlat. Birleşik Arap Emirlikleri’ni 15 Temmuz’un finansörü ilan et, hedef tahtasına koy. Sonra üç kuruş sıcak para ve yatırım için ayaklarına git; bunu “diplomatik deha” diye sun. İsrail’e kameralar önünde ağzına geleni söyle, meydanlarda hamaset yap; arka kapıdan ticaret rekorları kır, gemiler limanlardan kalkmaya devam etsin, sonra da bunu “milli duruş” diye pazarla.
Model hep aynı: Önce kriz üret, sonra çark et ve bu U dönüşünü zafer diye sat. Sonuç ortada; bu algı mühendisliğini yapan siyasi akıl, toplumu bu hikâyelerle oyalayarak tam 23 yıldır iktidarda kalmayı başarıyor.
Peki ya kurumsal muhalefet? Onlar bu patolojiden bağımsız mı? Kesinlikle hayır. Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca sandıktaki kronik yenilgileri bile birer başarı hikayesi gibi sunabilme konusunda iktidarla adeta yarıştı. Kendisine haklı olarak “13 seçim kaybettin, artık bırak” dediler. O ne yaptı? Büyük bir pişkinlikle ve siyasi bilge edasıyla ekranlara çıkıp o meşhur düzeltmeyi yaptı:
“Hayır, 13 değil, 11 seçim kaybettim.”
Şaka gibi ama bu trajik gerçeği bu memleket bizzat yaşadı. Rasyonel işleyen, demokratik teamüllere ve hesap verebilirlik kültürüne sahip normal bir ülkede bu cümle, o siyasetçinin kariyerinin mezar taşı olurdu. Bizim memlekette kurumsal muhalefetin koltuğunu korumak için ürettiği bir savunma ve meşruiyet cümlesi haline geldi.
Çünkü bu ülkede yenilgi bile, özünden koparılarak anlamsız bir matematik tartışmasına indirgenebiliyor.
Kendimizi her defasında işin özünü, liyakati, stratejiyi konuşurken değil; rakamların ve algıların illüzyonunu tartışırken buluyoruz. Tıpkı futbolda olduğu gibi; takımın neden döküldüğü, altyapının neden çürüdüğü, taktiğin neden olmadığı değil; kaç gol yediğimiz ya da kaç pozisyona girdiğimiz gibi tali meseleler konuşuluyor.
Çünkü bu düzende performans öldü, vitrin kazandı. Liyakat kaybetti, kayıtsız şartsız sadakat kazandı. Gerçek kaybetti, profesyonelce kurgulanmış algı operasyonları kazandı.
Ezcümle; bir toplum başarısızlığı bu derece kanıksayıp normalleştirdiğinde, gerçek başarıya olan inancını ve açlığını da tamamen kaybeder. İşte o zaman kaybetmek bir tesadüf, bir şanssızlık olmaktan çıkar; kurumsal bir kimlik, yerleşik bir kültür haline gelir ve hayatın her alanını esir alır.
Belki de Türk futbolunun Türk siyasetinin sorunlarının asıl kaynağını başka yerlerde arıyoruz!
Belki de ortak ve asıl sorun; dürüstçe, cesaretle aynaya bakmayı reddetmektir. Biz yıllardır her fiyaskonun ardından kurumsal bir ezberle “Önümüze bakacağız” diyoruz.
Hayır, efendiler! Belki de artık sahte hedeflere ve önümüzdeki maçlara değil, çırılçıplak gerçeklerle yüzleşmek için aynaya bakmanın zamanı çoktan gelmiştir, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
23 Haziran 2026
Bahadır Selim DİLEK
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
