Elbette, teşbihte hata olmaz.

Kimse durduk yere alınganlık yapmasın.

Geçen hafta mahkemenin mutlak butlan kararına dair, “Mesele, CHP’nin çok ötesindedir” dedikten sonra karşımıza çıkanın iktidarın ömrünü uzatma çabasından daha büyük bir arayış olduğunu vurgulamış; asıl meselenin Türkiye’nin Amerika’nın çıkarlarına kayıtsız koşulsuz hizmet edebilmesi için insafsızca yapılan mıntıka temizliği olduğunu söylemiştik.

Ancak resmin bütününü iyi okumak gerekiyor.

İktidarın Kürt açılımı, Gazze’nin yerle yeksan edilmesi, İran’a yönelik saldırılar, İbrahim Anlaşmaları, Amerika’nın Hazar’dan Akdeniz’e uzanan stratejisi, Nahçıvan üzerinden Azerbaycan’a Trump koridoru filan…

Bunları aynı resim içinde ele aldığımızda, meseleyi daha iyi anlayıp anlamlandırabiliyoruz.

Bir tarafta İran’ın Şii Hilali yerine İsrail’in güvenliğini sağlayacak bir yapı diğer tarafta Akdeniz’in doğu kıyı şeridinde Çin’i devre dışı bırakacak şekilde enerji ve ticaret yolları için güvenli limanlar oluşturulması…

Hepsi, Amerika’nın küresel ve bölgesel çıkarlarını maksimize edecek şekilde planlanıyor.

İşte tam bu nedenle, Washington’daki stratejik oyun kurucu akıl, Türkiye’de muhtemel bir iktidar değişikliğine sıcak değil.

Yurdum insanının mevcut iktidardan sıdkının sıyrıldığını, CHP’nin de bütün tökezlemelerine, yalpalamalarına, savrulmalarına rağmen son dönemde mevcut iktidara karşı kuvvetli bir alternatif olarak ortaya çıktığını görmüş olmalılar.

NATO zirvesini bekleme ihtiyacı bile hissetmediler. Gecikmeden düğmeye bastılar.

Peki, siyasal İslamcıları bir kenara bırakıp CHP ile yola devam etseler olmaz mıydı?

İçinde gayet Atlantikçi olduğu bilinen en az bir düzine isim varken…. Amerika onlarla da rahat rahat çalışabilirdi.

Böyle bir riske girmek istemedikleri belli.

Hem CHP tabanının stratejik meselelerde partiyi yönlendirebilecek güce sahip olması hem de Özgür Özel’in Tayyip Erdoğan kadar tabanını kontrol edememesi gözlerini korkutmuş olmalı.

Hasılı kelam, dereyi geçerken at değiştirmek istemediklerini söyleyebiliriz.

Şimdi, yakın gözlüğümüzü takalım ama perspektifimizi biraz geniş tutalım.

Özgür Özel’in mahkeme kararı ile koltuğundan kaldırılmasını konuşuyoruz ama meselenin asıl uç verdiği noktanın Bahçeli’nin – yine mahkeme kararıyla – koltuğunda tutulmuş olmasını nedense atlıyoruz.

Bunlar, bir bütünün parçaları.

Tıpkı lego gibi.

Meseleyi biraz daha ete kemiğe büründürmek için mesela neden tam da Ortadoğu’nun yeniden şekillendirildiği, İran’ın sıkıştırıldığı, Suriye’nin fiilen parçalandığı, Gazze savaşının bölgesel bir yeniden dizayn operasyonuna dönüştüğü bir dönemde Türkiye’de işlerin karıştığını sorarak başlayabiliriz.

Hatırlayalım…

MHP’de değişim isteyenler yıllarca mücadele etti. Parti içi muhalefet yükseldi. Kongreler toplandı. Mahkemeler devreye girdi.

Ama Devlet Bahçeli koltuğunda kaldı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki mesele yalnızca MHP’nin iç dengeleri değildi. Bahçeli’nin sistem içindeki fonksiyonu korunmuştu.

O günden bugüne kendisine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getirdi ve getirmeye devam ediyor.

Şimdi, mutlak butlan kararı sonrasında CHP’de yaşananlara aynı gözle bakmak gerekiyor. Kılıçdaroğlu da ana muhalefet açısından Bahçeli’ye benzer bir fonksiyona sahip.

Asıl soru, Türkiye nasıl bir bölgesel mimariye hazırlanıyor ve Türkiye’ye nasıl bir rol biçiliyor?

Trump’ın “Türkiye de Abraham Anlaşmalarına katılmalı” çıkışının sıradan bir diplomatik temenni olmadığını çok iyi biliyoruz. Bu, Washington’da uzun süredir konuşulan yeni Ortadoğu düzeninin işaret fişeği.

Çünkü ABD’nin hedefi artık İran’ın oluşturduğu Şii Hilali’ni dengelemekten öteye geçmiş durumda. Amaç, Hazar Havzası’ndan Doğu Akdeniz’e uzanan hatta İsrail’in güvenliğini kalıcı hale getirecek yeni bir siyasi ve ekonomik kuşak oluşturmak.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas’ın dahil olduğu Abraham Anlaşmaları bu projenin ilk ayağıydı.

Şimdi sıra daha büyük aktörlerde. Bunların başında da Türkiye geliyor.

Türkiye bu sürece dahil olursa ne olur?

Öncelikle iktidar dış politikada son yirmi yılın bütün söylemlerinden tornistan etmek zorunda kalır. İsrail karşıtlığı üzerinden kurulan siyasi dil yerini “bölgesel istikrar”, “ekonomik işbirliği”, “enerji güvenliği” ve “stratejik ortaklık” kavramlarına bırakır.

Zinhar olmaz, filan demeyin.

Geçen 23 yılda o kadar da değil diye düşündüğümüz neyi yapmaktan imtina ettiler ki bunu yapamasınlar. Nasıl olsa besleme basın ellerinde, milyonlarca maaşlı trol sosyal medyada adeta terör estiriyor; yurdum insanının ikna olması için asgari ücrete ve emekli maaşlarına yapılacak kallavi bir zam kafi!

“Devlet aklı” bunu gerektiriyor, dedikleri zaman zaten akan sular duruyor.

Şimdiden yaptıkları ettikleri ne varsa, “devlet aklı” diye yurdum insanına ittirmeye başladılar bile. Buradan Tayyip Erdoğan’a güya bir başarı hikayesi çıkaracaklar, kimse muhalefet etmeye kalkmasın.

Nasıl olsa ulusalcı, cumhuriyetçi, milliyetçi tayfa, “devlet aklı” lafını duyduğunda araba farı görmüş tavşan gibi kala kalıyor ya fırsat bu fırsat…

Halbuki ortada ne “devlet aklı” var ne de “devlet hafızası” ile harmanlanmış bir dış politika; siyasal İslamcı zihniyetin Makyavel’e rahmet okutacak pragmatizmi ve Trump’ın hezeyanları ile berdevam…

Sonra ne olur?

Doğu Akdeniz’deki enerji denklemleri yeniden şekillenir, Körfez sermayesi Türkiye’de ne var ne yok her şeyin üstüne çöker, Batı ile ilişkilerde yeni bir sayfa açıldığı iddia edilir…

Peki Tayyip Erdoğan bunu kendi tabanına nasıl anlatır?

Aslında özel bir çaba sarf etmesine gerek yok. Tabanı zaten ne verirse yiyeceğinden, bunun için de yeni bir hikâye yazılır, olur biter…

Muhtemelen, “Türkiye eski Türkiye değil”, “Bunlar taviz olarak görülmemeli, Türkiye’nin bölgesel liderliğinin sonucu”, “İsrail ile değil, bölgesel istikrarla ilgileniyoruz” filan diye ittirebildikleri kadar ittirirler…

Ezcümle ortada çok büyük bir denklem var.

İran’ın zayıflatıldığı, Suriye’nin yeniden tasarlandığı, İsrail’in güvenliğinin bölgesel projelerin merkezine yerleştirildiği, Türkiye’nin ise yeni rolüne hazırlanmasının beklendiği bir denklem.

Onların zaviyesinden bakarsak, böyle bir denklem içinde ortaya çıkacak dönüşüm sadece dış politikanın değil, iç politikanın da yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor.

Mahkemenin mutlak butlan kararıyla yapılan tam olarak budur, diyelim ve yazımıza noktayı koyalım.

09 Haziran 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Yorum bırakın