Boğaz sırtlarından İstanbul’un latif manzarasını temaşa ederken, 1918 Kasım ayında henüz 37 yaşındaki Mirliva Mustafa Kemal’in o boğaz girişinde yatan işgal donanmasına bakıp “Geldikleri gibi giderler” dediğini ve onun dediği gibi olduğunu bir zahmet araştırıp, öğreniversin artık Sayın Büyükelçi Tom Barrack.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack artık gayet iyi bilindiği üzere aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi. Adı konmadan görev alanı uygulamada Lübnan’ı ve bazı temaslarını yürütmesi için Ürdün’ü de kapsıyor.

Sonradan buna diğer komşumuzla ilgili Özel Temsilci Mark Savaya yeni hükümet kurulması sürecinde İran karşısında etkisiz kalınıp görevinden alınınca Irak da eklendi.
Böylece Büyükelçi Barrack’ın portfolyosunun nostaljik (!) bir çağrışımla artık Levant’ın yanı sıra Mezopotamya’yı da içerdiği belirtilebilir. Herhalde bu tanımlama uygun da düşer, zira iş Ortadoğu’ya geldiğinde ulusal sınırların pek ciddiye alınmaması gerektiği yollu düşüncelerini sık sık kendi paylaşıyor.

Barrack ülkemizin vatandaşı olsa onu ilk 10’a rahat sokacak birkaç milyarlık servetiyle diplomatlık iddiası olmadığını da yeri geldiğinde söylüyor. Zaten, maaş da almadığı gibi görev alanındaki temaslarında kendi özel jetini kullanıyor.

“Tek adamlardan başkasını tanımam” misali yalnızca Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı’nı resmi muhatap alıyor; mevkidaşı diğer büyükelçilerle temasa da tenezzül buyurmuyor.

Ankara’ya da pek uğramayıp İstanbul’da Boğaz sırtlarındaki ABD Başkonsolosu konutunda oturmayı yeğliyor. O denli ki geçenlerde Antalya Diplomasi Forumu’ndaki (ADF) “gelin kalktı, evi yıktı” tarzındaki topu topu yarım saati bulmayan söyleşisine ilişkin çok eleştirel Wall Street Journal başyazısında da ondan “İstanbul’daki Büyükelçimiz” diye söz ediliyordu.

Büyükelçinin dedesi 20. yüzyılın başlarında rakının da anavatanı olan bugünkü Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Zahle’den ABD’ye göç etmiş. Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra torun Barrack da gençliğinde iş dünyasına ilk adımlarını Körfez’de ve Suudi Arabistan’da atarak hem Arapçayla hem bölgeyle bağlarını tazelemiş. Doğal olarak hem de bugünlere dek süren bir ilişkiler ağı kurmayı becermiş.

Büyükelçi Barrack kendinden “bahçıvan” diye söz etmekten, iş tanımını böyle yapmaktan hoşlanıyor. Bir bahçeyle ilgilendiğini, onu bulduğundan daha iyi durumda bırakabilirse yaptığı işten yeterli tatmin duyacağını aktarıyor. Tabii, bu anlatımda gözde canlanan, insansız yahut terk edilmiş, terk edildiği için bakımsız kalmış yani sahipsiz bir bahçe.

Bu defaki ADF’da da Barrack’ın iyicil monarşileri ve güçlü tek adam rejimlerini öven, demokrasilerin ise hani bölge insanına deyim yerindeyse “bir numara bol geldiği” ya da zaten yapay, zorla tepeden giydirilme yapılar olduğu yönündeki ifadeleri haliyle tepki çekti. Nitekim, en güçlü yanıt CHP olarak başta Genel Başkanımız bizlerden geldi.

Ayrıca, yukarıda değindiğim (Cumhuriyetçi eğilimli) WSJ gazetesi başmakalesinde de Vaşington penceresinden Büyükelçinin Türkiye’nin İsrail’e tehdit oluşturmadığı, F-35 sorununun yakında çözüleceği, Türkiye’ye “bulaşılmaması” gerektiği ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını gerçekçi görmediği yolundaki ifadeleri tümüyle İsrail’in çıkarları penceresinden sert biçimde eleştiriliyordu.

Oysa, diplomatlıkla ilgisi olmadığını söylemekten hiç kaçınmayan Barrack’ın bir “lüksü” de bu tür kamuya açık beyanlarında “kişisel düşüncelerim” kalıbını kullanabilmesinde. Diplomatlığın altın kurallarından biri (sanılanın aksine) yalan söylememek ise, bir diğeri de kişisel fantezilerin temsil edilen ülkenin resmi politikalarıymış gibi aktarılmamasıdır.

Barrack böyle bir kaygı gütmüyor. Çünkü Witkoff gibi o da Başkan Trump’ın hem eski ortaklarından hem en yakın dostlarından. Buraya kendi isteği ve ısrarıyla atanmış. Hatta öyle ki, Yunanlı dostlarımız bizi kıskanıyor: Zira, Ankara’ya Barrack gibi bir “ağır topu” yollayan Trump, Atina’ya büyük oğlu Donald Jr.’un eski nişanlısı TV sunucusu Kimberly Guilfoyle’yi gönderdi.

Esasen, aynı ADF söyleşisinde Barrack’ın pek dikkat çekmediğini gözlemlediğim bir başka ve bence daha fazla üzerinde durulmayı hak eden ifadesi daha var. Orada (bahçıvan metaforu yerine bu defa) “ben bir çiftçiyim ve tarlanın sahibi de patronum” diyor.

“Patronum” derken kastettiği haliyle ABD Başkanı Trump. “Tarla” dediğinden anlamamız gereken de bölgemiz. Özcesi, bu bakış açısına göre buraların toprak ağası Trump, onun “yarıcısı” Barrack. Herhalde bizler de marabalar oluyoruz bu durumda.

Ne ilginç değil mi, kendini “Ekonomi Bakanı” olarak tanıtan ama esasen “Para Politikaları Sekreteri” olarak tanımlanması daha gerçekçi olacak Mehmet Şimşek de 2024 Nisan ayında Vaşington’da Brookings Institute düşünce kuruluşundaki konuşmasında bizlerden, yani yurttaşlarından, “yerliler” (“locals”) diye söz etmişti anımsarsanız.

Kafa, aynı kafa. Erdoğan ve Trump başkanlıklarının hatlarının çakıştığı yer tam burası. Kendine yabancılığın, bilinçsizliğin, tarihten habersiz olmanın veya geniş tarih sepetinden işine geleni seçip, işine gelmeyeni bırakmanın dışavurumları bunlar.

Bu yıl ADF 17-19 Nisan’da yapıldı. Hemen arkasından 23 Nisan geldi: Ulusal Egemenlik Bayramımız. 16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’a asker çıkartmaları üzerine “bu iş böyle gitmez” denilerek, Meclisin Anadolu’nun kalbinde, sonradan Cumhuriyetimizin başkenti olacak Ankara’da toplanması… Mecliste temsil edilen Milletin iradesi üzerinde başka bir hakimiyet kurulamayacağının bir bayrak dikercesine ifadesi…

Nezdinde ABD’yi temsil ettiği Cumhuriyetimizin tarihinin ABC’sinden bu denli habersiz olabilir Sayın Büyükelçi? Öyle gözüküyor. O da iktidardakiler gibi tarihin uzun filmini istediği yerde durdurup, başka yerinden başlatıp, işine gelmeyen kısmını paranteze alıp, kesip biçip aklınca yeniden kurgulayarak izlemek ve öyle anlatmak istiyor.

Ona naçizane bazı önerilerim var:
Silivri’de devam eden mahkemeyi de, alsın yanına tercümanını, dilediği bir gün teşrif buyurup, takip etsin Sayın Büyükelçi. Bu meyanda, kent dışına yorulmasın, buyursun bir çarşamba akşamı da, dilerse en güzel yerden, otobüsün hemen dibinden bir haftalık İstanbul mitingimizi izlesin.

Boğaz sırtlarından İstanbul’un latif manzarasını temaşa ederken, 1918 Kasım ayında henüz 37 yaşındaki Mirliva Mustafa Kemal’in o boğaz girişinde yatan işgal donanmasına bakıp “Geldikleri gibi giderler” dediğini ve onun dediği gibi olduğunu da bir zahmet araştırıp, öğreniversin artık Sayın Büyükelçi.

26 Nisan 2026

Namık TAN

KAYNAK: https://t24.com.tr/


Yorum bırakın