Şehit annesini hâkim karşısına çıkarmak hangi vicdana sığar!

Bu ülkenin evlatları terörle mücadelede hayatlarını kaybetti; anneleri o evlatların tabutlarına sarıldı, ağladı, ağıt yaktı, yas tuttu; göz yaşları sel oldu. Devlet de “size sahip çıkacağız, hiç merak etmeyin” diye söz verdi. Yıllarca şehitlerin hatırası üzerinden millî birlik ve beraberlik nutukları atıldı.

Sonra gün geldi, bu ülkenin Milli Savunma Bakanı, o annelerden birini, evladının ölümünden sorumlu olan örgütün mensuplarının affedilmesine itiraz ettiği için mahkemeye verdi.

Ne eksik ne fazla, yaşanan tam olarak budur.

Şehit Anneleri Derneği Başkanı Pakize Akbaba, evladının kanını döken terör örgütü üyelerinin affedilmesine imkân veren siyasi sürece “hayır” dediği için Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in şikâyeti üzerine yargılanacak.

İlk duruşması, 12 Ocak 2027’de İstanbul Anadolu 80. Asliye Ceza Mahkemesi’nde…

Hafızalarımızı tazeleyelim.

Geçen yıl Azerbaycan’da düşen askeri kargo uçağında şehit olan askerlerimiz için Ankara’da düzenlenen cenaze töreninde Pakize Akbaba, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’e seslenmiş, açılım sürecine tepki göstermişti.

“Biz TBMM’de terör istemiyoruz” diyerek teröristlere Meclis kapısının açılmasına olanitirazını ortaya koymuştu.

Kameralara anbean yansıyan o görüntülerde Yaşar Güler, acılı anneye parmağını sallayarak “Haddini bil, sen sadece şehit annesisin o kadar” diyerek çıkışmıştı.

Devletin zirvesinden gelen bu “haddini bildirme” hamlesi kısa sürede bir ceza soruşturmasına dönüştü.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım.

Lafı hiç uzatmadan söylemek gerekir ki, bu dava, her şeyden önce iktidarın son derece derin bir ahlaki kırılma içinde olduğunu göstermiştir.

Yıllarca kürsülerde hamasetle oy devşiren, toplumsal meşruiyetini bu hassasiyetler üzerine kuran bu zihniyetin, iş kendi konjonktürel ajandasına geldiğinde bir şehit annesini susturmaya çalışmasını nereye koyacağız?

Bu, hiçbir vicdana sığmaz, sığmaması gerekir!

Burada, devletin ve milletin bekası için en değerli varlığını kara toprağa vermiş bir anne, iktidarın pragmatik ve değişken siyasi hesaplarına kurban edilmektedir.

Bu kadar açık ve net!

Bir kez daha altını kalın kalemle çizerek yazalım.

Devlet aygıtını yönetenlerin, bir şehit annesinin milli ve vicdani kaygısını bir suç unsuru gibi görerek mahkeme salonuna taşıması ciddi bir ahlaki meseledir.

Geri kalanı da lafügüzaftır.

Elbette hukuk devletinde hiç kimse sınırsız dokunulmazlığa sahip değildir. Olamaz da. Ancak iktidarın terörle mücadelede en büyük bedeli ödemiş bir annenin, siyasi sürece yönelik eleştirisini cezalandırılmak istemesi en ya da geç yurdum insanının vicdanında mahkûm olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

En haklı sitemleri bile kendisi için tehdit olarak gören iktidar, şehit ailelerine yönelik “baş tacı” sözünün altını iyiden iyiye boşalttığının ne kadar farkında bilmiyoruz ama bu insanları karşısına alarak yaptıkları siyasetin bir noktaya varmayacağını tahmin edebilmek için kristal küreye ihtiyaç yok.

Ne yazık ki, Türkiye’de yıllardır “silahlar sussun, analar ağlamasın” retoriği, siyasi manevraların perdesi olarak kullanılıyor. Elbette terör son bulmalı, ancak şimdiki gibi birilerinin siyasi ömrünü uzatmakiçin bu ülkeyi bölüp parçalamaya yemin etmiş terör sevicilerle yapılan siyasi pazarlıklarla değil.

Geçmişin acıları, dökülen kan, şehit ailelerinin hassasiyetleri, Ankara’da kapalı kapılar ardında hazırlanan senaryoların önünde birer “stratejik pürüz” veya temizlenmesi gereken bürokratik engeller olarak görülemez.

Bu insanların ne hissettiği ne düşündüğü ve hangi güvenceleri istediği dikkate alınmadan ve hatta tam aksine sesleri bu ve benzeri davalarla kesilerek kalıcı hiçbir toplumsal uzlaşı inşa edilemez.

Millî hassasiyetler, iktidarın siyasi çizgisiyle örtüştüğü zaman mı makbul sayılacak?

Şehit aileleri yalnızca iktidarın politikalarını desteklediklerinde mi baş tacı edilecek?

Devlet yönetimi, günübirlik siyasi hesapların çok üzerinde bir sorumluluk gerektirir.

Hele ki terörle mücadele söz konusuysa…

Bir şehit annesinin teröristlerin hamiliğine veya affedilmesine itiraz etmesi, barışa karşı olduğu anlamına zinhar gelmez.

O anne; evladının kanının neden döküldüğünü, verilen askeri mücadelenin akıbetini ve yıllardır çektiği ıstırabın diplomasi masalarında kimlere peşkeş çekildiğini sorgulamaktadır.

Bu da en doğal hakkıdır.

Siyasetin ve askeri bürokrasinin ahlaken ve hiç kaçmadan cevaplaması gereken esas soru tam olarak budur.

Bakan Yaşar Güler, oturduğu koltuk gereği sadece ordunun idaresinden değil, bu mücadelenin moral değerlerini korumaktan da sorumludur.

Bir devlet adamının eleştirilmekten rahatsız olması anlaşılabilir; fakat acılı bir anneyi mahkemeye sevk etmenin, ona parmak sallamanın kamuoyu vicdanında yaratacağı derin ahlaki kırılmayı öngörememek büyük bir basiretsizliktir.

Devletin kudreti ve saygınlığı, kendisini eleştiren acılı bir anneyi sanık sandalyesine oturtmakla değil; o annenin sitemini devlet vakarıyla dinleyip baş tacı edebilmesiyle ortaya çıkar.

Mahkemeden çıkacak hiçbir karar bu davanın vicdani meşruiyetini ve iktidarın uğradığı ahlaki erozyonu örtmeye yetmeyecektir.

Bir ülke, şehitlerinin hatırasına sadakatini sadece protokol törenlerinde süslü nutuklar sergileyerek gösteremez. Bunun asıl ölçüsü, geride kalan ailelerin feryadına nasıl kulak verildiğidir. Şehit annesini susturmak bu toplumun milli vicdanını da sessizliğe gömmek olur; diyerek yazımıza noktayı koyalım.

05 Kasım 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Bir Cevap Yazın