İnsanlık, binlerce yıl boyunca mabetlerde kusursuz ritüeller ezberledi. Bir tapınağın inşasındaki santimetrik hesap, bir ayindeki mutlak disiplin, bir ibadetteki rükünler zihnimize sarsılmaz bir aidiyetle kazındı. İnsan, inancındaki Yaratıcı’yı ikna etmek için her şekli en ince ayrıntısına kadar öğrendi.

Ama bir şeyi unuttu: Adaleti bir ritüel kadar zihnine yerleştirmeyi.

Yaratıcıyla buluştuğumuz kapılardan/mekanlardan çıktığımız anda, dışarıda dünyanın o vahşi, ilkel kuralı devraldı bizi: Güçlü olan haklıdır…!

Dinin doğuşundaki o büyük vaat—yani zayıfı korumak, zalime dur demek—kalın duvarlar arasında birer teolojik tartışmaya dönüştü. Tanrı’nın adaleti göklere ertelenirken, yeryüzünün hukuku hırsların mürekkebiyle yeniden yazıldı.

Doğudan batıya tüm dünya insanlığı bu büyük sınavda sınıfta kaldı. Hangi kutsal kitaba el basarsa bassın, tüm dinlerin mensupları bugün kendi inançlarının en gür sesine, yani “hak ve hukuk” çığlığına karşı sağır.

Gazze’den Ukrayna’ya kadar yeryüzü, inandığı değerleri sadece birer kimlik kartı gibi taşıyan ama o değerlerin ruhunu katleden milyarlarca insanla dolu. İnancın şeklini baş tacı yaparken, onun kurucu kolonu olan adaleti bir kenara bıraktı insanlık…

Peki, şimdi bizim gerçekten neye ihtiyacımız var?

Göklerden inecek yeni bir yasaya mı, yoksa yerdeki yasanın karşısında bükülmeyecek dik omurgalara mı?

Sınırları kendi inanç veya ırk grubunu koruyan egoist bir “bizim adaletimiz” anlayışına mı, yoksa ötekinin hakkını kendi hakkı gibi savunan evrensel bir insanlık vicdanına mı?

Kendi kutsalımızın adaletinden bahsederken başkalarına karşı körleşen bu küresel sağırlığı ne zaman tedavi edeceğiz?

Hukuk ve adalet, tüm dinlerin nihai amacı olarak görülmediği sürece insanlığın ayini hep yarım kalacaktır. Ve insanlık, sınırları aşan ortak bir vicdanla yukarıdaki soruların çıplak gerçeğiyle yüzleşmediği sürece; hiçbir mabet onu kutsamayacak, hiçbir medeniyet onu temize çıkaramayacaktır.

Peki, biz burada neredeyiz?

03 Kasım 2026

Ayşe SUCU


Bir Cevap Yazın