Son zamanlarda bazı iyi gelişmeler oluyor. Azerbaycan’ın iç işlerine karışılması kamuoyunda tepki doğuruyor. Kamuoyunun tepkisi yöneticileri de etkiliyor. Türk Dünyası ile ilişkilerin zarar görmemesi için insanlarımızda büyük bir hassasiyet gözleniyor.

Bölücü yapımlar ve paylaşımlar insanlarımızdan, özellikle gençlerimizden tepki görüyor, bölücü putlar birer birer devriliyor.

Bütün bu gelişmeleri Türklük hassasiyetinin artması olarak değerlendirebiliriz. Ülke bütünlüğünün korunması, Türkiye’nin ulus devlet olarak kalması konusunda ortaya çıkan tepkiler olarak ele alabiliriz. Hatta son kertede, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Türk devleti olarak ve bölünmeden yaşamaya devam edeceğinin, aksi yöndeki girişimlere izin verilmeyeceğinin garantisi olarak da görebiliriz.

Ancak bütün bunlar devletimizi, millî birlik ve bütünlüğümüzü korumaya yönelik gelişmelerdir. Eksik olan, ilerleme, yükselme adımlarıdır.

Ekonomide (tarımda, hayvancılıkta, ticarette, sanayide…) yükselme; işçi, memur, esnaf, emekli… Her kesimden insanlarımızın belirli bir refaha ulaşması. Bilimde ve eğitimde ilerleme. Bütün bu konularda eksiklik ve yetersizlik var.

Bir de kültür ve sanat hayatında eksiklerimiz var. Bu yazıda birkaç kelimeyle bundan söz etmek istiyorum.

Kültür hayatında ve sanatta büyük hamleler yapamıyoruz. Elimizde Dede Korkut destani hikâyeleri gibi bir edebiyat şaheseri var fakat bunu müzikli sahne oyunlarıyla, ihtişamlı filmlerle, görsel şölenlerle toplumumuza ve dünyaya sunamıyoruz.

Elimizde Ergenekon gibi, modern sanat teknikleriyle görsel harikalar yaratmaya müsait bir destan var ve biz bundan yararlanamıyoruz. Yararlanmak bir yana böyle bir değerden çoğumuzun haberi bile yok.

Müziğiyle, danslarıyla, yemekleri ve şölenleriyle, kıyafetleriyle, tabiat güzellikleriyle muhteşem bir Türk Dünyası gerçekliğimiz var fakat bunu görsel ve müzikli sanat gösterilerine çeviremiyoruz. Uygur Türklerinin Dolan Meşrep gibi bir sahne oyunları var. Özbeklerin surnaylı kernaylı dans gösterileri var. Kırgızların Manas’ı, Kazakların Alpamıs’ı, Tatar ve Başkurtların bozkırın sesini yansıtan kurayları var. Azerbaycan’ın Üzeyir Hacıbeyli’si, Köroğlu, Leyli Mecnun, Arşın Mal Alan operaları var. Bütün bunlardan küçücük bir esinti, bir ilham nedense bizim sanatçılarımıza uğramıyor.

Uzak tarihe gitmeye gerek yok. Yakın tarihimizde yaşadığımız nice facialar var. Beş yüz yıllık vatanımız Rumeli’yi yitirmişiz. Edirne’ye, İstanbul’a, Bursa’ya doğru yönelen göç kafilelerinde insanlarımız kırılıp dökülmüş. Balkan Savaşlarında, Sarıkamış’ta kırılmışız, donmuşuz. Kırım’dan, Karaçay Malkar’dan, Ahıska’dan hayvan vagonlarına tıkılıp sürülmüşüz. Aydınlarımız Sibirya’nın dondurucu soğuklarında buz kesmiş. Kerkük’te idam sehpalarında can vermişiz. Bunlar gibi daha nice facialar yaşamışız. Müzikleriyle, filmleriyle bunları canlandırıp dünyaya sunamamışız.

Üstelik… Cengiz Dağcı gibi bir dahi romancımız Kırım faciasını eserlerinde en etkili şekilde yansıtmış. Ama biz bir “Anne Frank’ın Hatıra Defteri” veya “Ah Ben Bir Zengin Olsam” ayarında sanat eseri ortaya koyamamışız.

Atatürk dönemindeki yarım kalmış rönesans tekrar canlandığı zaman bunları da başaracağımızı umuyorum.

01 Kasım 2026

Ahmet Bican ERCİLASUN

KAYNAK: https://yenicaggazetesi.com/


Bir Cevap Yazın