Avrupa’da bir siyasi devir kapanıyor.

Hep birlikte, yaşlı kıtada çeperleri zorlayan, 21. yüzyıl ile birlikte giderek kurumsallaşan otoriter pratikleri sarsan siyasi bir değişim evresine tanıklık ediyoruz.

Bu çözülme; geleneksel elitlerin kendi içindeki mutabakatlarından ziyade, yapısal tıkanmışlığa tepki gösteren taban hareketlerinin bir sonucu.

Şöyle söyleyelim; söz konusu sürecin Türkiye’de muhalefetin bildik ‘çek bir yiğidim aslanım’ romantizminden, ‘şimdi cep telefonlarımızın ışığını yakalım’ pasifliğinden, ‘sonra yeniden toplanırız, hadi dağılalım’ ya da ‘polisimizle karşı karşıya gelmeyelim’ şeklindeki statükocu fren mekanizmalarından daha ötede bir anlamı var.

Bu dalganın; üstenci kontrolü reddeden, kelimenin tam anlamıyla tabandan başlayıp gelen, sonuç odaklı ve kuralları değiştirmeyi hedefleyen radikal bir hareket olduğunun altını kalın kalemle çizelim!

Hafızalarımızı tazelersek; Polonya’da demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını aşındıran popülist-muhafazakâr iktidarın tasfiyesiyle başlayan süreç, Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık “illiberal demokrasi” laboratuvarının Nisan 2026 seçimlerinde uğradığı ağır hezimetle yapısal bir kırılmaya dönüştü. Son olarak da Sırbistan’da Vucic’in 14 yıllık hegemonik iktidar modeli, öğrenci kökenli bir kitle hareketinin örgütlediği seçim zaferiyle sarsıldı.

Bu kritik gelişme, bölgesel otokrasi kuşağının jeopolitik koordinatlarını altüst edecek nitelikte.

Siyasi literatürde Vucic, Orbán ve Erdoğan üzerinden kurulan “mahşerin üç atlısı” metaforu, Doğu Avrupa ve Balkanlar aksındaki rejim tipolojilerinin benzeşmesine dayanıyordu. Bugün itibarıyla Macaristan ve Sırbistan cephelerinde bu illiberal blok zemin kaybetti; geriye yalnızca Türkiye kaldı.

Elbette her ülkenin iç sosyolojisi, anayasal mimarisi ve ittifak mekanizmaları neoklasik patrimonyalizmin farklı varyasyonlarını üretiyor. Ancak makro-politik açıdan evrensel bir kuralın işlemekte olduğunu da unutmayalım! Kurumsal özerkliği lağvederek devleti araçsallaştıran, yargıyı iktidar tahkimatının aygıtı kılan ve kamu bütçesini siyasi patronaj ağlarının finansmanına bağlayan rejimler, ne yaparlarsa yapsınlar toplumsal rıza üretimini sonsuza kadar sürdüremiyor. Yani devleti kendi siyasi iktidarının bir uzantısına dönüştüren, yargıyı ve medyayı ceza sopası olarak kullanan, kamu kaynaklarını siyasi sadakatin aracı haline getiren yönetim anlayışı bir noktada tıkanıyor.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve Sırbistan’daki iktidar değişimine biraz daha ayrıntılı bakalım.

25 Ekim’de yapılan erken genel seçimde, öğrencilerin desteklediği liste oyların yaklaşık yüzde 52,7’sini alarak parlamentoda 139 sandalye kazandı. Vucic’in devletin tüm imkânlarını pervasızca arkasına alan iktidar bloğu ise yüzde 39,2’de kaldı. Böylece Sırbistan İlerici Partisi’nin 2012’den beri süren hegemonik iktidar dönemi ağır bir yenilgiyle kapandı.

Bu hareketin çıkış noktası, Kasım 2024’te Novi Sad tren istasyonundaki beton saçağın çökmesi ve 16 insanın hayatını kaybetmesiydi. İktidar bu facianın üstünü her zamanki gibi bürokratik bahanelerle örtmeye çalıştı. Ancak öğrenciler, facianın sorumlularının hesap vermesini istedi. Yolsuzluğa, cezasızlığa, denetimsizliğe ve devlet kurumlarının siyasi çıkarlar doğrultusunda çürütülmesine karşı başlayan bu öfke, iki yıl içinde milimetrik bir stratejiyle ülke çapında kitlesel bir siyasi harekete dönüştü.

Peki, bu gençler seçimi hangi programla kazandı? İşte asıl mesele burada!

Klasik muhalefetin soyut vaatlerinden, içi boş retoriklerinden ve kişisel ikbal kavgalarından uzak durdular. Üç net slogan altında toplanan 11 maddelik somut bir programla halkın karşısına çıktılar.

“Ya Sırbistan ya mafya” sloganıyla; yargının siyasi baskıdan kurtarılmasını, yolsuzlukları soruşturacak özel bir savcılık polisinin kurulmasını, haksız kazanılmış servetlerin geri alınmasını, şeffaf kamu ihalelerini ve iktidarın borazanı haline gelmiş medyanın özgürleştirilmesini hedeflediler.

“Bilgi güçtür” başlığı altında; kamuda liyakati esas almayı, siyasi kadrolaşmaya son vermeyi, eğitimi siyasetten arındırmayı ve ülkeyi ucuz işgücü cenneti gören ekonomik modelden uzaklaşmayı savundular.

“Sırbistan bizimle büyüyor” sloganıyla da güvencesiz iş sözleşmelerine son vermeyi, ithalat lobilerini kırmayı, genç aileler ile sağlık çalışanları için ulaşılabilir konutlar üretmeyi ve en önemlisi kırsaldaki her köye doktor ulaştırmayı taahhüt ettiler.

Bu programın temel felsefesi, iktidardaki figürleri değiştirmekle yetinmemekti. Asıl amaç; siyasi gücün tekelleşmesine, devlet kurumlarının ve yurttaşların yaşamının iktidarın kontrolüne girmesine imkân veren kuralları ve sistemi kökten değiştirmekti.

İşte fark tam olarak bu!

Öğrenciler yalnızca bir şahsiyete karşı çıkmadılar; o şahsiyetin iktidarını mümkün kılan düzene, kurumsal çürümeye itiraz ettiler. Yalnızca soyut bir özgürlük istemediler; özgürlüğün güvencesi olacak bağımsız kurumları savundular.

Eğri oturup doğru konuşalım. Polonya’da 2023 seçimlerinde Hukuk ve Adalet Partisi’nin iktidarı kaybetmesi, Macaristan’da Orbán’ın 2026’da sandıktan yenilgiyle çıkması da benzer bir toplumsal itirazın ürünüydü.

Ancak Polonya deneyimi bize bir başka gerçeği daha göstermişti; sadece iktidar değişimi, kurumsal ve yapısal sorunları kendiliğinden çözmeye yetmiyor.

Sırp gençlerin şimdi önlerinde daha zor bir sınav var: Muhalefette savundukları o ilkeli programı iktidarda hayata geçirmek.

Avrupa’daki otoriterleşme ve çözülme deneyimlerini dikkatle incelediğimizde, Türkiye için kıssadan hisse son derece açık ve net.

Sandık elbette vazgeçilmez bir demokratik eşiktir. Fakat gerçek bir demokratik değişim, yalnızca bir şahsın yerine başka bir şahsın gelmesiyle tamamlanmaz. Yargının mutlak bağımsızlığı, medyanın özgürlüğü, kamu ihalelerinin şeffaflığı, kamuda mutlak liyakat ve hesap verebilirlik mekanizmaları anayasal güvence altına alınmadıkça, isimler değişse bile aynı otoriter düzen yeni aktörlerle kendisini yeniden üretir.

Türkiye’deki ana akım muhalefet bloklarının en büyük dezavantajını tam da burada tanımlayabiliriz!

Sırp veya Macar akranlarının aksine, kurumsal çürümeyi besleyen düzene metodolojik ve kökten bir itiraz geliştirememeleri/geliştirmemeleri; sadece erken seçim takvimlerine, meclis aritmetiğindeki mikro transferlere ve delege pazarlıklarına odaklanmalarıdır.

Oysa yaşlı kıtanın gösterdiği tarihî gerçek hepimizin gözünün önünde duruyor!

Ekonomik sıkıntılar, fahiş pahalılık, yolsuzluk iddiaları ve adaletsizlik duygusu toplumun kılcal damarlarına kadar biriktiğinde, iktidarın kontrol ettiği o devasa devlet ve medya gücünün dışında yeni, durdurulamaz bir toplumsal güç doğuyor.

Sırp gençler bunun en taze ve en somut örneğini tüm dünyaya gösterdi.

“Mahşerin üç atlısı” serüveninin son halkasında, statükonun kurduğu o devasa medya illüzyonlarının ve devlet koridorlarının dışında, rasyonel bir kurumsal programla donanmış ve kendisine bırakılan geleceksizliği reddeden dinamik toplumsal kesimlerin sahneye çıkışı, Türkiye’nin de kaçamayacağı tarihsel bir determinizmdir.

Avrupa’daki bu sarsıcı dönüşüm, bizlere toplumların dayatılan karanlığa bir şekilde teslim olmayacağı ve en nihayetinde kendi kaderini tayin edeceği hakikatini anlatıyor.

İşte bu yüzden, isimlerin ve geçici iktidarların ötesinde; bağımsız kurumlara, hukukun üstünlüğüne ve kimsesizlerin kimsesi olan bir devlete sarılmanın hayati önemini bugün çok daha iyi anlıyoruz.

Tam 103 yıl önce bu topraklarda şahısların egemenliğine son vererek egemenliği kayıtsız şartsız millete teslim eden, “Bütün ümidim gençliktedir” diyerek ülkenin istikbalini genç dimağlara emanet eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu, bugün Avrupa’nın ortasında gençlerin yazdığı tarihle bir kez daha doğrulanmış durumda!

Bizlere bırakılan bu büyük mirasa, kurumlarımıza ve geleceğimize sahip çıkma iradesiyle, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı kutluyor; Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının aziz hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

29 Ekim 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Bir Cevap Yazın