Cumhuriyet, tek kelimeyle ifade edilecekse o kelime bireydir. Çünkü Cumhuriyet’in en büyük kazanımı, insanı kendisi hakkında karar verilen bir varlık olmaktan çıkarıp kendi geleceği üzerinde söz sahibi olan bir yurttaşa dönüştürmesidir. Bu dönüşüm, yönetim biçiminin yanı sıra insanın devlet ve toplum karşısındaki konumunun da yeniden tanımlanmasıdır.

Peki, birey olmak ne demektir? Kendi aklını kullanabilmek, düşüncelerini özgürce ifade edebilmek, haklarının farkında olmak ve başkalarının haklarına saygı gösterebilmektir. Daha önemlisi, insanın kendisini yönetenlerin iradesine kayıtsız şartsız tabi olmak yerine, yönetimin meşruiyet kaynağını oluşturan milletin eşit ve sorumlu bir üyesi olduğunun bilincine varmaktır.

Cumhuriyet düşüncesinin tarihî gelişiminde temel mesele, yönetme yetkisinin kime ait olduğu ve nasıl sınırlandırılacağıdır. Antik Çağ’dan modern döneme uzanan tartışmalarda adalet, yasaların üstünlüğü ve yönetime katılım üzerinde durulmuştur. Machiavelli’nin cumhuriyetçi yönetim üzerine değerlendirmeleri, Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı yaklaşımı ve Rousseau’nun halk egemenliği düşüncesi bu arayışın önemli aşamalarını oluşturmuştur. Özellikle Rousseau’nun düşüncesinde birey, siyasal iradenin oluşumunda pay sahibidir.

Ne var ki bir devletin adında cumhuriyet kelimesinin bulunması, halk egemenliğinin gerçekten uygulandığını göstermez. Cumhuriyet adı altında askerî diktatörlükler, ayrıcalıklı zümrelerin yönetimleri ve teokratik düzenler de ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet’in niteliği, adından çok dayandığı ilkelerde aranmalıdır. Yöneticilerin hukukla bağlı olması, yasaların herkese eşit uygulanması, iktidarın denetlenebilmesi ve bireyin temel haklarının korunması bu bakımdan belirleyicidir.

Cumhuriyet’in yaşaması için yasaların varlığı kadar onların adaletle uygulanması ve yurttaşların bilinçli olması da gerekir. Cumhuriyetçi düşüncede önemli bir yer tutan erdem, kamu yararının kişisel çıkarların üzerinde tutulmasını gerektirir. Lüksün, gösterişin ve makamların ayrıcalık aracına dönüştürülmesinin eleştirilmesi de buradan kaynaklanır. Çünkü Cumhuriyet’te yöneticilik, kişiye üstünlük sağlayan bir mülkiyet hakkı değil, millete karşı sorumluluk taşıyan bir görevdir.

Türk milletinin Cumhuriyet’e ulaşması da köklü bir tarihî ve fikrî dönüşümün sonucudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde yürütülen Millî Mücadele’de, devletin başında kimin bulunacağından önce yönetme hakkının kime ait olduğu meselesi belirleyici olmuştur. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla temelleri atılan millî egemenlik anlayışı, 29 Ekim 1923’te devletin yönetim biçiminde açık ifadesini bulmuştur.

Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı olaylar, söz konusu dönüşümün kendiliğinden gerçekleşmediğini göstermektedir. Saltanatın devamını isteyenlerle millî egemenliği bütün sonuçlarıyla hayata geçirmeyi amaçlayanlar arasında ciddi bir düşünce mücadelesi yaşanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra da eski düzenin kurumları ve ayrıcalıkları etrafındaki tartışmalar sürmüştür. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve hilafetin kaldırılması, bu bakımdan birbirini tamamlayan tarihî gelişmelerdir. Ortak esas, devlet yönetiminde millet iradesinin üzerinde başka bir siyasal otoritenin kabul edilmemesidir.

Ancak Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle Cumhuriyet’in gerektirdiği birey bilincinin yerleşmesi aynı şey değildir. Birincisi tarihî ve hukukî bir dönüşüm, ikincisi ise eğitim, kültür ve toplumsal gelişmeyle süreklilik kazanan bir süreçtir.

Bu nedenle Atatürk’ün Cumhuriyet anlayışı yalnızca siyasal kurumlarla açıklanamaz. Eğitimden hukuka, toplumsal hayattan bilimsel düşünceye uzanan yenileşme hareketleri, insanın kendi aklıyla hareket edebilmesinin ve eşit yurttaşlık bilincinin gelişmesinin önünü açmıştır. Cumhuriyet’in ihtiyaç duyduğu birey, kendisine ne düşünmesi gerektiğinin söylenmesini bekleyen değil; araştıran, sorgulayan, öğrenen ve sorumluluk üstlenen insandır.

Birey olmak, toplumsal sorumluluktan uzaklaşmak değildir. Aksine, mensubu bulunduğu milletin geleceğinde söz sahibi olmanın sorumluluğunu da üstlenmektir.

Cumhuriyet’in 103. yıl dönümünde, onun hangi şartlarda kurulduğunu bilmek kadar hangi sorunlara cevap verdiğini ve bugün hayatımızda ne ölçüde karşılık bulduğunu da sorgulamalıyız: Haklarımızı ne kadar biliyoruz? Düşüncelerimizi kendi aklımızla mı oluşturuyoruz? Hukukun üstünlüğünü herkes için savunabiliyor muyuz? Yöneticilerden hesap sorarken yurttaşlık sorumluluklarımızı yerine getiriyor muyuz?

Bu sorular, Cumhuriyet’in devlet kurumlarında, bireylerin düşünce ve davranışlarında ne ölçüde yaşadığını anlamamız bakımından önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını saygı ve minnetle anarken unutmamalıyız ki Cumhuriyet’i korumak, yalnızca onun varlığını savunmak değil, dayandığı ilkeleri yaşatmak ve geliştirmektir.

Cumhuriyet’in gerçek gücü, kendisi adına başkalarının düşünmesini beklemeyen; aklını kullanan, haklarını bilen, hukuka saygı gösteren ve milletinin geleceğine karşı sorumluluk duyan bireylerin varlığındadır. Cumhuriyet bir kelimeyle bireydir. Birey olmak ise yalnızca kazanılmış bir hak değil, her kuşağın yeniden üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.

Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.

29 Ekim 2026

Dr. Volkan YAŞAR

Kaynakça

Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, 3. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, 1985.

Mehmet Akif Tural, Tarihin Gerçeğine Saygı, Cilt I, Kafajans Yayınları, Ankara, 2023.

Mehmet Akif Tural, Tarihin Gerçeğine Saygı, Cilt II, Kafajans Yayınları, Ankara, 2024.

Mehmet Ali Kılıçbay, Cumhuriyet Ya Da Birey Olmak, İmge Kitabevi, Ankara, 1985.

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1919-1927), Yay. Haz. Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2018.

Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Genişletilmiş 2. Basım, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2005.


Bir Cevap Yazın