Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ve diplomatik kulislerde uzun süredir fısıltıyla konuşulan “Mekke Anlaşması” nihayet TBMM kayıtlarına girdi.
Girdi girmesine ama metnin satır aralarından fışkıran maddeler, Türkiye’nin dış politikası, bölgesel çıkarları ve muhtemel hamleleri açısından tam anlamıyla bir “stratejik körlük” belgesini önümüze koydu.
Bu anlaşmanın neye, kime ve hangi küresel senaryoya hizmet edeceğini görmek için müneccim bardağından su içmemize gerek yok; sadece haritaya şöyle bir bakmamız yeterli.
Donald Trump’ın, “Ben istersem Erdoğan Yemen’e saldırır” şeklinde tercüme edebileceğimiz küstah ve hadsiz çıkışını unutmadık?
Hafızamızı tazeleyelim!
İktidar sözcüleri, Türkiye’nin egemenlik haklarını doğrudan hedef alan bu aşağılayıcı ifadelere karşı o gün de bugün de tek bir tatmin edici, onurlu cümle kuramadı, kuramıyor.
Neden mi?
Çünkü bu anlaşmanın kimin siparişi üzerine hazırlandığının cevabı tam olarak o küstah cümlede gizli.
Trump her ne kadar sahnede “Yemen” diye bağırsa da Pentagon ve Washington’daki stratejik oyun kurucuların asıl derdinin İran’ı kuşatmak, Tahran yönetiminin süngüsünü düşürmek ve Ortadoğu’da İsrail-Sünni Arap eksenli yeni bir cephe inşa etmek olduğunu cümle alem biliyor.
Lafı hiç dolandırmayalım; iktidar, Türkiye’yi kendi ulusal güvenliğini zerre ilgilendirmeyen, sınırlarına binlerce kilometre uzaktaki bir vekâlet savaşının içerisine atmadan önce başkasının kanlı senaryolarına neden taşeronluk yaptığını bu millete açıklamak zorundadır!
Mekke Ortak Savunma Anlaşması etrafında kıyametin kopması gereken asıl yer burasıdır.
Mesele, iki ülke arasında sıradan bir askeri iş birliği ya da eğitim protokolü imzalamanın çok ötesinde.
Bunu zaten hepimizin malûmu.
Asıl mesele; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu anlaşmayla hangi somut tehdit karşısında, kimin jeopolitik çıkarları doğrultusunda ve ucu nereye varacağı belirsiz ne ölçüde bir askeri yükümlülük (asgari faturası can kaybı olan bir yükümlülük) üstlendiğidir!
Sorularımız baki, devam ediyoruz.
Türkiye’nin zaten NATO üyeliğinden doğan devasa yükümlülükleri ortadayken, Ankara’yı Ortadoğu’nun bu en kırılgan sahasında yeni bir askeri paktın içine sokmanın mantıklı, rasyonel gerekçesi nedir?
Anlaşmanın ikinci maddesi tam bir diplomatik mayın tarlası.
Anlaşmada Washington patentli NATO Antlaşması’na benzer bir kurgu yapıldığı açıkça görülüyor. Ancak soğuk savaş dinamikleriyle kurulan NATO ile bugünün Ortadoğu bataklığını aynı cümle içinde kullanmak, en hafif tabiriyle uluslararası ilişkiler cehaletidir.
Anlaşmada, NATO’nun meşhur 5. maddesini andıran bir madde de var. Taraflardan birine yönelik saldırının tüm taraflara yapılmış kabul edilmesini öngörüyor.
Yani Suudi Arabistan’ın Yemen’deki pervasız hamleleri yüzünden ya da İran’la doğrudan bir çatışmaya girmesi durumunda, Ankara otomatik olarak “savaşın tarafı” konumuna gelecek.
Metne, “Her ülke kendi kapasitesi ölçüsünde destek verir” gibi güya sınırlayıcı, yatıştırıcı bir şerh konulmuş.
Savaş tarihini az buçuk kıraat etmiş olanlar çok iyi bilirler ki; kâğıt üzerindeki diplomatik kelime oyunları, cephedeki merminin hızını kesmez.
Savaşın doğası gereği, bugün “diplomatik destek” diye başlayan yükümlülük, yarın lojistik desteğe, öbür gün ise Türk askerinin Yemen çöllerinde ya da Basra Körfezi’nde doğrudan müdahalesine dönüşür.
Hadi İran ve Körfez dengelerini şimdilik bir kenara bırakalım; Riyad’ın Yemen’deki bataklığına odaklanalım.
Suudi Arabistan’ın Yemen’deki siyasi, mezhepsel ve stratejik hesapları ile Türkiye’nin bölge vizyonu nerede, ne zaman örtüşmüştür?
Suud hanedanının kendi tahtını koruma refleksiyle giriştiği maceraların faturasını neden Mehmetçik ödeyecektir?
En önemlisi; Suudi Arabistan’ın doğrudan “terör örgütü” ilan ettiği ve Yemen’de savaştığı Husiler, bu anlaşmadan sonra Türkiye tarafından da resmi olarak aynı kategoriye mi alınacaktır?
Yarın tarafların tehdit tanımları, bölgedeki aktörlerle olan ilişkileri farklılaştığında Ankara nasıl bir manevra yapacaktır?
Metindeki o muğlak, esnek ve yuvarlak genel ifadeler bu hayati soruların hiçbirine yanıt vermiyor.
Daha elim ve daha vahiminin, anlaşmanın 16’ncı maddesinde gizlenen “pranga” hükmü olduğuna vurgu yapalım.
Anlaşmanın süresiz olması ve paktı terk etme talebinin ancak on yıl sonra gündeme getirilebilmesi, dış politikada tam bir intihardır. Dengelerin günlerle değil, saatlerle değiştiği, ittifakların sabun köpüğü gibi eridiği Ortadoğu coğrafyasında, Türkiye’nin hareket alanını on yıl boyunca kilitlemek hangi devlet aklının ürünüdür?
Üstelik ayrılmak isteyen ülkenin, önceden kararlaştırılmış faaliyet ve projelerden çekilemeyeceği yönündeki hüküm, meselenin bugünkü iktidarın siyasi ömrünü de aşacağını, gelecek hükümetlerin ve devletin iradesini şimdiden ipotek altına aldığını açıkça ortaya koyuyor.
Ancak tüm bu jeopolitik risklerin ötesinde, orta yerde iç hukukumuz ve demokrasimiz açısından skandal niteliğinde bir soru var.
Millî iradenin tecelligâhı olan TBMM henüz bu anlaşmayı onaylamamışken, Anayasal ve yasal süreç tamamlanmadan, anlaşma sanki yürürlüğe girmiş gibi komiteler kuruldu, toplantılar yapıldı ve kararlar alındı.
Bu, açıkça anayasal düzeni ve Meclis’in yasama-denetleme yetkisini fiilen yok saymaktır.
Gelelim işin siyasi ve diplomatik tutarsızlık boyutuna.
Ankara, Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamayı, Yemen’deki istikrarsızlığı önlemeyi kendine bu kadar dert edinmiş ve bunu “hayati” görmüşse; neden kendi millî davamız, can parçamız olan KKTC’nin tanınması şartını bu Riyad-İslamabad eksenine dayatmadı?
Neden bu askeri paktın karşılığında KKTC’nin diplomatik meşruiyeti için aynı kararlılıkla masaya yumruk vurmadı?
Eğri oturup doğru konuşalım, bugün Ortadoğu’nun acil ihtiyacı yeni askerî bloklaşmalar, Sünni-Şii eksenli kamplaşmalar ya da Amerikan güdümlü paktlar değildir. Bölgenin ihtiyacı güven artırıcı adımlar, diplomatik kanalların açık tutulması ve ekonomik iş birliğidir.
Bu kadar açık, bu kadar net!
Kurulan her yeni askerî ittifak, karşı ittifakları tetikler ve bölgedeki barış umutlarını bir kez daha dinamitler.
Türkiye’nin gerçek millî çıkarı, başkalarının okyanus ötesinden açtığı vekâlet cephelerinde saf tutmamaktır, Körfez şeyhlerinin güvenliğine kalkan olmamaktır;
Türkiye’nin çıkarı kendi güvenliğini kendi millî öncelikleri doğrultusunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle sağlamaktır.
Bunun altını kırmızı kalemle çizmiş olalım.
İktidar, Mekke Anlaşması’yla Türkiye’ye tam olarak ne kazandırdığını (eğer varsa) şeffafça açıklamak zorundadır.
Çünkü bu teslimiyetçi askeri angajmanlarla kaybedilecek olan yalnızca diplomatik hareket alanımız değildir; gerektiğinde savaşa girme ya da girmeme kararını, sadece ve sadece kendi millî çıkarları doğrultusunda verebilme yeteneği, yani devletin egemenlik hakkını kullanma özgürlüğüdür, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
22 Ekim 2026
Bahadır Selim DİLEK
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
