Ah insanoğlu…
Yattığın yatağın metresi belli, yüz evin olsa da gece gözünü yumup sığınacağın oda bir tane. Masaları donatsan, önüne dünyaları dizseler yediğin yemeğin ölçüsü de belli; hatta yaş aldıkça o tabağı ne kadar küçültürsen hayata o kadar büyük bağlandığını da tıp bugün bas bas bağırıyor.

Altındaki araba en lüksü, en ihtişamlısı da olsa nihayetinde bir noktadan diğerine taşıyan bir parça metalden ibaret. Tekerleği dönüyor, yolu bitiriyor ama içindeki o amansız yarışı, o bitmeyen hırsı bitiremiyor.
O halde nedir bu kör doyumsuzluk?

Öyle devasa rakamların, hiç ölmeyecekmiş gibi biriktirilen mülklerin, doymak bilmeyen hırsların gölgesinde ne aranıyor? Bir nefeslik ömre, bin ömürlük telaş sığdırma gayreti neden?

Hadi Allah korkusu olmayanları bir kenara bırakalım… Dili döndükçe hakka hukuka sığınan, dilinden inancı düşürmeyen ama eli değdikçe hırsızlıkla, haksızlıkla, yolsuzlukla anılanlara ne demeli? Sözlerle eylemler arasındaki bu uçurum, bu çirkin çelişki hangi inancın, hangi dinin kitabına uyar?!

İnandığını söyleyip kul hakkını heybeye doldurarak hangi cennetin rüyası görülür?

İnsan, biriktirdikçe büyüdüğünü sanırken aslında taşıdığı yükün ve vebalin altında eziliyor. Oysa hayat, o çok peşinden koşulan sıfırlı rakamlarda değil; durup alınabilen o sakin nefeste, o tek odada, kendinle baş başa kalındığında kalbe doğan huzurda gizli.

Sonu bir kara toprak olan bu hikayede, yanına alınamayacak, üstelik hesabı verilemeyecek dünyalıklar için bu kadar hırpalanmaya değer mi?

Allah’ın hududunu çiğnemeye, koyduğu sınırları paspas etmeye hiç mi utanılmaz? Kul hakkını kasaya, haramı fona, vebali hesaba çevirirken arkada bırakılan o feryatlardan hiç mi korkulmaz?

O kaçınılmaz rûz-i mahşer kurulduğunda, mizan önüne konulduğunda bu kirli servetlerin, bu gasp edilmiş hakların hesabı nasıl verilir?

Dünyayı yutsa ne yazar insan; sığacağı yer nihayetinde bir metrekarelik bir topraktan fazlası değilken… sahi nedir bu doyumsuzluk yahu!

04 Ekim 2026

Ayşe SUCU


Bir Cevap Yazın