Bugün sokakta, ticarette, siyasette ya da aile hayatında gördüğümüz manzara hepimize aynı soruyu sorduruyor: Nasıl oluyor da “dindar” toplumlarda bu kadar çok ahlaki kriz yaşanabiliyor? İbadet mekânları dolup taşarken; adaletsizlik, hile, liyakatsizlik ve kul hakkı nasıl bu kadar rahat alıcı bulabiliyor? Aslında bu dramatik dönüşüm, tüm kurumsal dinlerin ortak serüvenidir ki bu şüphesiz ayrı bir yazı konusu. Ben bu yazıda, odağı biraz daha daraltarak kendi dindarlığımızın aynasında, Müslümanlık üzerinden bu evrensel yozlaşmanın kritiğini yapmaya çalışacağım.
Bu çelişki yeni değil. Aslında İslam düşünce tarihinin en parlak zihinlerinden biri olan İmam Mâtürîdî, asırlar öncesinden bugün düştüğümüz tuzağın kodlarını deşifre eder. Mâtürîdî teolojisi, dindarlık iddiamızı kökten sarsacak o muazzam ayrımı yapar: Din ve Şeriat ayrımı.
Din, değişmeyen evrensel ahlaktır. Adalettir, dürüstlüktür, emanete sadakattir, kimseye zulmetmemektir. Mâtürîdî’ye göre bir insan, hayatında hiç peygamber görmese, hiç vahiy duymasa bile sadece aklını kullanarak çalmanın kötü, dürüstlüğün iyi, adaletin şart olduğunu bulmak zorundadır. Ahlak sabittir. İlkeleri bellidir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar, hatta hiçbir dine inanmayan toplumlarda bile örneğin dürüstlük övülen bir haslettir, hırsızlık ise hep yerilendir.
Şeriat ise Mâtürîdî’ye göre pratik hükümler ve değişen şekillerdir. İbadetlerin formları, ritüeller, rekat sayıları, hukuk kurallarıdır. Bunlar zamana, coğrafyaya ve toplumlara göre değişebilir. Hz. Musa’nın şeriatindeki ritüel ile bizimki farklı olabilir; ama ikisinin de hedeflediği ahlak ilkesi, yani adalet aynıdır.
İşte Müslümanların tarih boyunca yaşadığı ve hepimizin bugünde sorguladığı büyük kırılma tam da burada gerçekleşir: Bizler biçimi ve ritüelleri (şeriatı), özün (dinin ve evrensel ahlakın) önüne geçirdik. Zarfa o kadar aşık olduk ki, mazrufu kaybettik.
Mâtürîdî düşüncesinde iman, kalbî ve aklî bir tasdiktir. Evet, ahlak ve ameller teorik olarak imanın bir parçası değildir; ahlaksızlık yapan dinden çıkmaz. Ama iman bir temel ise, ahlak o temeli ayakta tutan, onu fırtınalardan koruyan binadır. Eğer “şeriatımız” (namazımız, niyazımız, giyim kuşamımız, şeklimiz), “dinimizi” (adaletimizi, doğruluğumuzu, dürüstlüğümüzü, merhametimizi) inşa etmiyorsa, inancı tersinden anlıyoruz demektir. Ahlaki zeminden mahrum bir iman iddiası, içi boşalmış bir kule gibidir; ilk menfaat sınavında devrilir.
Ahlakı ıskaladığımız için iman, hayatı dönüştüren aşkın bir güç olmaktan çıktı; öyle ki, bir “teolojik dogma” ya da “öte dünya sigortası” haline geldi. Modern dindar, Allah’a inanmayı O’nun koyduğu kozmik adalet ilkelerine teslim olmak olarak görmüyor. Onun yerine, Tanrı’nın adına bir “kimlik kuşanmayı” tercih ediyor. Bir grubun, bir mahallenin, bir meşrebin aidiyetine sığınıyor.
İşte bu yüzden; evde eşine ve çocuğuna zulmederken vicdanı sızlamıyor. Bu yüzden; ticarette hile yaparken, vergi kaçırırken, milletin hakkını gasp ederken içi rahat ediyor. Bu yüzden; rant uğruna tabiatı katlederken, ağaçları keserken geceleri rahat uyuyor. Çünkü o, biçimsel görevlerini yerine getirdiği an Allah ile olan “pazarlığını” tamamladığına inanıyor.
Bu durum, imanın içinin tamamen boşaltılmasıdır. Allah’ı şekille ve ritüelle kandırmaya çalışmak gibi ilkel bir pagan zihniyetinin, tarih boyunca tüm monoteist dinlerin kalbine sızma serüvenidir.
Oysa ilahi irade şekle, kılıfa, sakala ya da kumaşa bakmaz. O, kalbe bakar; ve o kalpten sokağa, çarşıya, makama, hayata ve tüm varlığa taşan evrensel ahlaka bakar.
Demem o ki, şeklin konforlu dindarlığından, ahlakın çileli sorumluluğuna geçmediğimiz sürece, elimizde kalan tek şey dindarlık illüzyonu olacaktır.
Vesselam.
02 Ekim 2026
Ayşe SUCU
