Ayşe Sucu, bugün sosyal medya X hesabından “Fatma Betül Sayan Kaya iddiaları örneğinden hareketle bir teoloji tartışması” başlıklı bir makale paylaşmış.
“Dindarın ezeli çelişkisi; ritüel yeterli mi?!” sorusuyla başlamış…
29 Eylül 2026
ÜLKÜ PINARI
İşte Ayşe Sucu’nun Yazısı:
FATMA BETÜL SAYAN KAYA İDDİALARI ÖRNEĞİNDEN HAREKETLE BİR TEOLOJİ TARTIŞMASI
Dindarın ezeli çelişkisi; ritüel yeterli mi?!
Dini pratiklerin, ritüellerin ve iman iddialarının yoğun olarak tartışıldığı, vitrinlerin arkasındaki hikayelerin kamusal alana döküldüğü dönemlerde, insanlık tarihinin en eski ve en derin teolojik sancılarından biri yeniden nükseder:
Ritüelleri ve ibadetleri ifa etmek, insanı kendiliğinden “iyi” ve “ahlaklı” kılar mı?
Tarih boyunca din, birey ve toplum ilişkisini inceleyen her teolog ve sosyologun yolu bu kavşaktan geçmiştir. İbadetlerin estetik bütünlüğü ile ahlakın pratik zemini arasındaki ilişkiyi kuramamış bir dindarlık, insanlığın yakasını bırakmayan ezeli bir krizdir.
Nitekim bu kriz yeni de değildir. İman ehlinin yapıp etmeleri, iddiaları ile eylemleri arasındaki o tehlikeli tutarsızlık, daha nübüvvetin canlı şahitlerinin yaşadığı Peygamber döneminde bile bizzat vahyin ve nebevi uyarıların konusu olmuştur.
Kur’an’ın “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki…” (Maun, 4-5) hitabı, ritüelin ahlaki ve toplumsal bir bilinçle taçlanmadığında nasıl içi boş bir kabuğa dönüşebileceğinin en sarsıcı ilk dönem feryadıdır.
Bu noktada teolojik analize başlarken, insan tasavvurumuzu doğru bir zemine oturtmak zorundayız: İnsan, hata ile malul bir varlıktır. Din ne kadar kusursuz olursa olsun, onu pratik eden özne kusurludur, zaaflarla yüklüdür ve düşmeye eğilimlidir. Dolayısıyla dindar bir kadının ya da erkeğin adının iddialara karışması, insanın doğasındaki o kadim çelişkiye işaret eder.
Ancak asıl büyük yanılgı, dinin işlevine yüklenen aşırı mistik ve mekanik rolde yatar. Yaygın kitle dindarlığı, dinin “ahlaksız bir insanı sihirli bir değnekle ahlaklı kılacağını” varsayar.
Oysa din, ahlaktan yoksun, temel insani erdemleri (dürüstlük, adalet, kul hakkı gözetme, empati) tamamen yitirmiş bir bünyede ahlak üretemez.
Din, ahlaksız insanı otomatik olarak ahlaklı kılmaz; aksine din, zaten ahlaklı olan, içinde iyiye ve doğruya dair bir nüve taşıyan insana aşkın bir “artı değer” yükler.
Ahlak, dinin üzerine inşa edildiği topraktır. Toprak çoraksı, hileliyse, oraya ekilen en kutsal tohum (ritüel) bile meyve vermez, cılız kalır.
Ritüeller (namaz, oruç, hac veya diğer dini semboller), ahlaki erdemleri beslemek, korumak ve derinleştirmek için var edilmiş disiplinlerdir; ahlakın yerine ikame edilecek birer “günah aklama senedi” değildir.
Eğer bir dindarlık biçimi, bireyi sadece şekilsel bir arınmaya götürüp, ötekinin hakkını gasp etmekten, yalandan ve zulümden alıkoyamıyorsa, orada teolojik bir sapma var demektir.
Sonuç olarak, güncel tartışmaların ve iddiaların gölgesinde yapılması gereken en sağlıklı ayrım şudur: Dini sembolleri ve başörtüsü gibi kimlik unsurlarını taşıyan insanların hataları üzerinden dini mahkum etmek ne kadar yanlışsa; ritüelleri ahlaki çürümüşlüğün bir kalkanı olarak kullanmak da o kadar büyük bir teolojik hıyanettir.
Din, ahlaklı insanın vicdanına cila, niyetine istikamet, hayatına anlam katan o muazzam artı değerdir. Bu değeri şekle feda etmemek, dindarın en büyük insanlık sınavıdır…
Ne yazık ki, dindarlar tarih boyunca bu sınavı vermekte hep en çok zorlananlar olmuş ve şeklin cazibesine kapılarak ahlakın o yalın hakikatini ıskalamışlardır. Tam da bu yüzden İlahi Kelam, asırlar öncesinden bugünün ritüel dindarlığına seslenir gibi o sarsıcı gerçeği yüzümüze tokat gibi vurur:
“Ey iman edenler! İman ediniz…” (Nisa, 136).
Vesselam…
29 Eylül 2026
Ayşe SUCU
