“Rutin dışı süreçler rutin dışı yöntemle çözülür mü? Ya hukuk devleti neye yarar?”

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökçe Zabunoğlu, bugün sosyal medya X hesabından “Rutin dışı süreçler rutin dışı yöntemle çözülür mü? Ya hukuk devleti neye yarar?” başlığıyla çok önemli, anlamlı, hukuk devletini ve normlarını öne çıkaran bir makale paylaşmıştır.

Prof. Dr. Gökçe Zabunoğlu, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Başkanvekili Mehmet Uçum’un 17 Eylül 2026 günü yaptığı açıklamalardaki bazı hususları hukuki perspektiften değerlendirmiştir.

Zabunoğlu, “Bu tip açıklamalar siyaseten tartışılabilir. Ancak kişiden bağımsız olmak üzere hukuki alanda sorular soracağım.” diyerek, ilk sorusunu sormuş:

“Bir hükümlüye, mevcut kanunlarda açıkça öngörülmeyen bir kamu görevi veya kamusal statü verilebilir mi? Böyle bir görevlendirmenin ve ceza infaz kurumu bünyesinde bir hükümlü için özel çalışma alanı oluşturulmasının kanuni dayanağı nedir?”

Prof. Dr. Zabunoğlu, “Bu soruların cevabı ‘rutin dışında’ değil hukuk devleti ilkesinde, kanunların koyduğu hükümler ve temel kurallarda aranmalıdır.” diyerek aşağıdaki makalesini sosyal medya X platformundan Türk kamuoyu ile paylaşmıştır.

Saygılarımızla

18 Eylül 2026

ÜLKÜ PINARI

İşte Prof. Dr. Gökçe Zabunoğlu’nun makalesi:

RUTİN DIŞI SÜREÇLER RUTİN DIŞI YÖNTEMLE ÇÖZÜLÜR MÜ? YA HUKUK DEVLETİ NEYE YARAR?

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Başkanvekili Mehmet Uçum, 17 Eylül 2026 gün yaptığı açıklamalarda bazı hususları ifade etmiştir. Bunlardan biri 7595 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun dört alt komisyon oluşturduğu ve bunlardan Silahsızlanma ve Stratejim Koordinasyon Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan isimli terör hükümlüsü kişiye de görev verileceğidir. Bir diğeri ise İmralı’da yapılan binanın ceza infaz kurumuna ek bir ünite olarak inşa edildiğidir. Bu binanın bir imtiyaz değil sürecin gerektirdiği çalışma ortamının sağlanması amacıyla yapıldığıdır.

Bu tip açıklamalar siyaseten tartışılabilir. Ancak kişiden bağımsız olmak üzere hukuki alanda sorular soracağım.

Bir hükümlüye, mevcut kanunlarda açıkça öngörülmeyen bir kamu görevi veya kamusal statü verilebilir mi? Böyle bir görevlendirmenin ve ceza infaz kurumu bünyesinde bir hükümlü için özel çalışma alanı oluşturulmasının kanuni dayanağı nedir?

Bu soruların cevabı “rutin dışında” değil hukuk devleti ilkesinde, kanunların koyduğu hükümler ve temel kurallarda aranmalıdır.

1982 Anayasasının 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Anayasanın 6. maddesinde ise hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı yoruma ve tartışmaya yer bırakmaz biçimde düzenlenmiştir.

Bunların tamamlayıcısı olarak 7. Madde yasama yetkisinin TBMM’ye ait olduğunu ve bu yetkinin devredilemeyeceğini, 8. Madde ise yürütme yetkisinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılacağını ifade eder. 11. Madde Anayasa hükümlerinin yasama yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayıcı olduğunu, yasaların da Anayasaya aykırı olamayacağını düzenler.

O halde idarenin bir kişiye kamu görevine, kamusal bir statü veya bir kamu yetkisi atayabilmesi için bunun yasadan ve anayasadan kaynaklı bir dayanağı olmak zorundadır. Bir kanunun, sürecin yürütülmesi için kişilerin görevlendirilebilmesine imkan tanıması ile belli bir hükümlüye mevcut infaz statüsünün ötesinde filli olarak kamusal bir görev ve statü kazandırılması aynı şey değildir. Yeni bir kamusal makam, bir hukuk devletinde yorum yoluyla ya da “rutin dışı süreç” gibi bir iddiaya dayanılarak oluşturulamaz.

Bu tartışmalarda önemli husus, TCK 53 düzenlemesidir. Maddenin birinci fıkrası, kasten suç işlemiş birisinin mahkumiyet hükmünün bir sonucu olarak bir takım haklardan yoksun bırakılacağını düzenler. Bunlardan biri, sürekli, süreli veya geçici olarak bir kamu görevinin üstlenilmesidir. Bu düzenlemenin üç özelliği bu tartışmada belirleyici bir rol oynamaktadır. İlk olarak hak yoksunluğu, mahkumiyetin yasal sonucu olarak kendiliğinden doğan bir güvenlik tedbiridir. İkinci olarak yoksunluğun kapsamı olabildiğince geniş tutulmuştur. Öğretide ceza hukuku uygulamasında kamu görevlisinin kamusal faaliyetin yürütülmesine katılan kişi olarak tanımlandığı da dikkate alınarak kamu görevinin de kamu görevlisinin yürüttüğü faaliyet olarak anlaşılması gerektiği belirtilmektedir. Dolayısıyla bu tip bir görece atama ya da seçim yoluyla gelmenin de bir farklılığı söz konusu olmaz. Üçüncü olarak bu yoksunluk kural olarak infazın tamamlanmasına kadar sürer.

Uçum’un terör hükümlüsü kişinin Komisyonda görev alacağını belirtmesi bir çelişkiyi de ortaya koymaktadır. Aynı kanun, bir kişiyi sağladığı imkânlardan yararlanamayacak biçimde kapsam dışında bırakmakta buna karşılık aynı kanunun bir başka maddesi, o kişiye kamusal bir görev verilmesinin dayanağı olarak gösterilmektedir. Bir kanunun, kapsamı dışında bıraktığı kişi bakımından yetki kaynağı olarak işletilmesi, hukuk tekniği bakımından savunulması güç bir konumdur.

Anayasa’nın 128. maddesi, Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları ve görevlerinin kanunla düzenleneceğini hükme bağlamaktadır.

Bu hüküm, kamusal görevin ifası bakımından bir kanunilik güvencesi getirmektedir. Kamu görevinin kimler tarafından ve hangi niteliklere sahip kişilerce yürütüleceği, idari takdirle değil kanunla belirlenir. Hak yoksunluğu altındaki bir kişinin kamusal bir görevi üstlenmesi, bu güvenceyle bağdaşmaz.

7595 sayılı Kanunun 7. maddesi, takip ve koordinasyon mekanizmasını düzenlemekte belirli üst düzey kamu görevlilerinden oluşan bir Kurul oluşturmakta, bu Kurula ihtiyaç hâlinde alt komisyonlar kurma ve gerekli görülen kişileri toplantılara davet etme imkânı tanımaktadır.

Burada hukuken kritik bir ayrım vardır. Kurulun görevlendirme yetkisi, kanunun amaç ve kapsamıyla sınırlıdır. Bu hüküm, herhangi bir kişiye sınırsız bir kamu görevi veya yeni bir hukuki statü tanındığı anlamına gelmez. Zira kanunun hiçbir maddesinde belirli bir kişinin adı, hükümlü sıfatının değiştirilmesi, kendisine kamu görevlisi statüsü verilmesi, devlet adına karar alma yetkisi tanınması, resmî bir makam tahsisi, ceza infaz kurumu dışında bağımsız bir çalışma alanı oluşturulması veya özel sekretarya ya da kamu personeli tahsisi öngörülmemiştir.

Kanun genel bir görevlendirme yetkisi vermiştir. Genel yetki, özel statünün kaynağı değildir. Devletin, bir örgütün tasfiyesi amacıyla hükümlüyle görüşmesi kendi başına hukuka aykırı değildir. Nitekim ceza muhakemesi hukuku da hükümlülerden bilgi alınmasına yabancı değildir. Fakat bir kişinin komisyonun üyesi veya görevlisi hâline getirilmesi ve bunun süreklilik arz eden kurumsal bir görev biçiminde yürütülmesi farklı bir hukuki sonuç doğurur. Bu durumda mesele, bir hükümlüyle görüşme yapılmasın öte kişinin kamusal koordinasyon veya karar alma mekanizmasına dâhil edilmesinin hukukiliği sorunu olur.

Uçum’un açıklamasında kullanılan “görev verilecek” ve “görevlendirme” ifadeleri, bilgisine başvurulan bir muhataptan değil, bir yapı içinde konumlandırılan bir kişiden söz edildiğini göstermektedir. Eğer gerçekten karar alma veya koordinasyon yetkisi söz konusu değilse, bu kavramların neden tercih edildiği açıklanmalıdır.

Bir yapının ceza infaz kurumu yerleşkesi içinde bulunması, tek başına hukuki sorunu çözmez. Zira hükümlünün hangi koşullarda barındırılacağı, hangi faaliyetleri yürütebileceği ve kimlerle görüşebileceği 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile belirlenmektedir.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazına ilişkin 25. madde, bu bakımdan özel nitelikte bir düzenlemedir. Maddenin d bendi bu cezadan hükümlü olanın yaşadığı yerin olanak verdiği ve idare kurulunun uygun göreceği bir sanat veya meslek etkinliğini yürütebileceğini, g bendi hiçbir suretle ceza infaz kurumu dışında çalıştırılamayacağını ve kendisine izin verilemeyeceğini, h bendi ise kurum iç yönetmeliğinde belirtilenlerin dışında herhangi bir spor ve iyileştirme faaliyetine katılamayacağını düzenlemiştir.

Yani Kanun koyucu, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsünün yürütebileceği faaliyeti tanımlamış ve bunu “bir sanat veya meslek etkinliği” ile sınırlamıştır. Üstelik bu etkinlik de idare kurulunun uygun görmesine bağlıdır. Buna karşılık kurum iç düzenlemesinde yer almayan faaliyetlere katılım açıkça yasaklanmıştır.

“Sanat veya meslek etkinliği” ile “kamusal bir koordinasyon görevi” birbirinden tamamen farklı hukuki kategorilerdir. Bir hükümlünün kanunen tanınmış çalışma imkânı, siyasi veya kamusal nitelikte bir faaliyetin yürütülmesi için sınırsız bir alan tahsisine dönüştürülemez.

Bahse konu ve adı tartışmalı yapının (villa, ev, konut, alan, çalışma ofisi vs. vs.) hukuki niteliği belirleyici konumdadır. Burası, dışarıdaki kişilerle düzenli siyasi görüşmelerin yapıldığı, özel bir sekretaryanın çalıştığı, kamu görevlilerinin sürekli görev yaptığı, devlet politikalarının görüşüldüğü ve örgüt mensuplarıyla doğrudan koordinasyonun sağlandığı bir merkez hâline geliyorsa, bunun sıradan bir çalışma alanı olarak nitelendirilmesi yeterli olmayacaktır.

Bir yere çalışma alanı adı verilmesi, o yerin hukuki niteliğini tek başına belirlemez. Hukuki nitelendirmede esas olan, kullanılan ad değil, fiilen gerçekleşen faaliyetin içeriğidir. Bu ilkeyi daha önce “af değildir” savı bakımından da vurgulamıştım. Anayasa Mahkemesi bir düzenlemenin niteliğini adına göre değil doğurduğu sonuca göre belirlemektedir. Aynı ölçüt burada da geçerlidir.

Dolayısıyla, söz konusu alanın gerçekten bir çalışma alanı olduğu ileri sürülüyorsa, bunun hangi kanun maddesine, hangi yönetmeliğe, hangi idari karara ve varsa hangi infaz hâkimliği kararına dayandığının ortaya konulması gerekir.

Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin kanun önünde eşit olduğunu ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını düzenlemektedir.

Burada da kişisel değerlendirmeye girmenin anlamı yoktur. Sorumuz şundan ibarettir. Aynı infaz rejimine tabi diğer ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinden farklı olarak bir hükümlüye özel bir fizikî mekân, özel çalışma imkânı, özel sekretarya veya sürekli görüşme mekanizması sağlanıyorsa, bu farklılaştırmanın açık ve objektif kanuni dayanağı nedir?

Eğer bu farklılaştırma yalnızca “sürecin gereği”, “rutin dışı süreçler rutin dışı yöntemlerle çözülür” biçimindeki bir gerekçeye dayanıyorsa, bu ciddi bir tartışma yaratır.

Bu tespit, 7595 sayılı Kanun’un tümü bakımından yaptığımız tespitle örtüşmektedir. Belirli bir örgüte ve giderek belirli bir kişiye özgü bir hukuki rejim kurulması, normatif genellik ilkesinden sapmadır.

Uçum’un son açıklamasında terör meselesinde muhatabın Öcalan olduğu vurgulanarak örgütü kuran ve silahı kullandıran kişinin feshedecek kişi olduğu belirtilmektedir. Bu kişiye alt komisyonda görev verileceği duyurulmakta ve İmralı’da bu rolü daha iyi yerine getirebilmesi amacıyla bir yer oluşturulduğu ifade edilmektedir.

Bu ifadeler, 7595 sayılı kanunun uygulanmasını belirsiz sayıda muhatabı kapsayan genel bir rejim olarak değil, tek bir kişi etrafında kurgulanmış bir süreç olarak tarif etmektedir. Sürecin muhatabı isimle anılmakta, sürecin başarısı o kişinin iradesine bağlanmakta, kendisine özgü bir fizikî düzenleme yapıldığı belirtilmekte ve bir görev tahsisi öngörülmektedir.

Dolayısıyla ortaya, bu kanun yürürlüğe girerken yapılan savunu ile uygulama arasında beliğin bir farklılık çıkmaktadır. Kanunun anayasaya uygunluğu genel ve soyut niteliğine dayandırılırken, kanunun uygulanması tek bir kişide somutlaşan bir ilişki olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir yorumun ikna ediciliği, dayandığı olgusal öncüllerin doğruluğuna bağlıdır. Eşitlik savunması, normun genel ve soyut niteliği öncülüne dayandırılmıştır. Aynı kişinin sonraki açıklamaları, uygulamanın tek bir kişi etrafında kurgulandığını ortaya koyduğunda, bu öncül de ona dayanan savunma da aynı ölçüde çökmektedir.

Uçum’un önceki açıklamalarına karşı yazdıklarımızda tekrarladığımız ölçüt, hukuki nitelendirmede esas olan, kullanılan ad değil, ortaya çıkan sonuçtur. Bu ölçüt burada da geçerlidir.

Tartışmanın siyasi polemik düzeyinden çıkarılabilmesi için, aşağıdaki soruların cevaplanması gerekmektedir:

Terör hükümlüsü kişiye verileceği belirtilen görevin açık kanuni dayanağı hangi hükümdür?

7595 sayılı Kanun’un 7. maddesi, hükümlü sıfatı devam eden bir kişinin alt komisyon üyesi veya görevlisi yapılmasına izin vermekte midir?

Bu kişinin alt komisyon içindeki hukuki sıfatı nedir?

Bu kişinin karar alma veya koordinasyon yetkisi yoksa, neden görev ve görevlendirme kavramları kullanılmaktadır?

TCK’nın 53. maddesindeki kamu görevi üstlenme yoksunluğu, bu görevlendirmeyle nasıl bağdaştırılmaktadır?

Kanun kapsamı dışında bırakılmış bir hükümlü bakımından bu yoksunluk hangi hukuki işlemle aşılmıştır?

İmralı’daki yapı hangi hukuki işlemle oluşturulmuştur ve ceza infaz kurumundaki hukuki statüsü nedir?

Bu alan için sekretarya, personel, iletişim araçları veya dışarıdan erişim imkânları vb. sağlanmış mıdır? Eğer sağlanmışsa kanuni dayanağı nedir?

Bu kullanım, 5275 sayılı Kanun’un 25. maddesinin (d), (g) ve (h) bentleriyle nasıl bağdaştırılmaktadır?

İnfaz hâkimliği veya başka bir yargısal makam tarafından verilmiş bir karar var mıdır?

Bu soruların cevabı verilmeden, cezaevinden çıkmadı, dolayısıyla sorun yoktur, denilmesi tartışmayı çözmez. Zira mesele yalnızca fizikî bir çıkış meselesi değildir. Mesele, ceza infaz kurumunda bulunan bir hükümlünün hukuki statüsünün fiilen değiştirilip değiştirilmediğidir.

Hukuk devletinde doğru yöntem bellidir. Önce hukuki yetki belirlenir, sonra siyasi amaç o yetki çerçevesinde gerçekleştirilir. Bunun tersi, yani önce siyasi hedefin belirlenip mevcut hukuk kurallarının bu hedefe göre esnetilmesi, hukukun araçsallaştırılmasıdır. Bu araçsallaştırma yaklaşımı, Uçum’un bu yazının konusu olmayan seçimlerin yenilenmesi ile ilgili ifadelerinde de mevcuttur. Bu yaklaşım, duruma göre “rutin dışı” gibi gerekçelerle düzenlemenin amacının dışında kullanılmasına, açılması gereken kapıya göre bir maymuncuk haline getirilmesine ve en nihayetinde belirsizleşmesine, hukuki öngörülebilirliğin ortadan kalkmasına kuralın anlamsızlaşmasına sebebiyet verir.

Bu mevzunun merkezinde Anayasa’nın üstünlüğü, kanunilik ilkesi, ceza infaz hukukunun bütünlüğü, eşitlik ilkesi ve kamu gücünün hukukla sınırlanması bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik hukuk devleti niteliği bakımından esas olan da bu merkezin korunması ve kollanmasıdır.


Bir Cevap Yazın