Toplumda adalet ne ise, bireydeki ahlâk da odur. Devletin dini adalettir diyoruz. Adaleti olmayan bir devleti düşünmenin mümkün olmadığı bir inanç anlayışından geliyoruz. Proudhon, Bakunin gibi dünya fikir ve düşünce tarihinin gördüğü bir-iki ekstrem örnek dışında toplumlar daima iyi-kötü ,eğri-doğru, otoriter, demokrat, oligarşi, feodal, otokrat, monark, cumhuriyet adına ne derseniz deyin bir devlet yapılanması ihtiyacında olmuşlardır. Daima yönetenler ve yönetilenler olmuştur. İster yönetenlerin, isterse yönetilenlerin ihtiyacı olan temel unsur daima adalettir. Yönetilen adil bir yönetim ister, bekler. Yöneten de adil olursa devlet abad olur. Genel ve ideal durum bu olmasına rağmen tarih bunun aksi örneklerle doludur, hatta bu örnekler adaletle yönetilen devlet ve adaletli toplum örneklerinden daha fazladır.
Adaletin hüküm sürdüğü bir toplumun inşa edilebilmesi, adaletle yönetilen bir ülkenin birinci şartı, vazgeçilmezi, fert ve toplum bazında ahlâk hakimiyetidir. Adalet, adaletle yönetilen devlet ve adaletli bir toplumun temel şartı ahlaktır. Ahlak ve maneviyatta yükselme başarısı göstermiş fertler ve bunların oluşturduğu toplum adalete kavuşabilir, hak kazanabilir. Boşuna cehaletle yöneteceklerin zalim olacağı düşünülmemiştir. “Ilim bilsem adaletle hükmederdim, cahilim ancak zulümle hükmedebilmekteyim” sözünün temelinde bu gerçek vardır. Alimden zalim çıkması, cahilden adil çıkması nadiren olur. Büyük çoğunluğu ahlaklı olmada birleşen bir toplum, adalet duygu ve anlayışında da birleşmeye daha rahat ulaşabilmektedir.
Ahlak ve maneviyatta alçalışa geçmiş, yüksek ahlaki değerlerin yerini ahlâk kelimesinin ifade ettiği mananın tam zıddı olan olumsuzlukların (rüşvet, yolsuzluk, kayırma/doyurma, vurgun, hırsızlık, uyuşturucu ,kumar, tecavüz, istismar, yalan akla gelen her türlü ahlaksızlıkla ifade olunan mefhum) kol gezer hale geldiği bir toplumda adalet zaten yok demektir, yok olmuştur. Ahlâklı bir toplumun adaletli olabileceği; adaletli olmanın ilk şartının da fert /toplum ahlâkından geçtiği şüphesizdir. Ülkemize göz atacak olursak bozuşmanın, bozulma ve çürümenin nereden kaynaklandığı çok iyi anlaşılacaktır. Müslümanlık, Türklük, alevilik, masonluk, sosyalistlik (solun her çeşidi) aklınıza hangi ideoloji, hangi inanç grubu geliyorsa gelsin hepsinin temelinde ahlâkçı olmanın yattığını görürüz. Müslüman ahlakı, Türk ahlakı, sosyalist ahlakı, alevi ahlakı, mason ahlaki vb. kendisinin şu veya bu olduğu iddiasındaki her düşünce, her inanç, her ideoloji ahlâklı olma/ ya da ahlaki davranma iddiasındadır da öyle midir? Problem tam buradadır.
İslam ahlakı, edebi diye birsey var, bu ülkede maalesef ahlaksız müslümandan geçilmiyor. Türk olmak demek ahlâklı olmayı gerektirir. Gökalp “ahlak yolu pek dardır, tetik bas önü yardır” diyordu, nerelere geldik? .Atsız Hoca “Türk ahlakı” diyor, anlatıyordu.9 Işık “ahlâkçılık” esaslıydı. Hem islamcı, hem Türkçü camianın bir ahlâk erozyonu yaşamadıkları söylenemez. İdeoloji planında komünizm de ahlaklı olmayı gerektirir. Ya da ahlâklı bireyler olmak için sağcı, solcu, islamcı, Türkçü, sosyalist, mason vs, vb olmaya gerek yoktur ki, insan olmak/ olabilmek ahlaklı olmayı gerektirir. Tabii ki, ahlak deyince ne anladığımız da önemli.
Şahsiyet, şeref, haysiyet işin bir başka boyutu.
Keşke siyaset yapanlarimiz bu işi yaparken söylediklerinin ardında durabilme iradesi gösteremeyecekleri lafları etmemiş olsalar. “Bunlarla oturan şerefsizdir”, “yaptırtmazsam namerdim”, “hesabı sormazsam şerefsizim”, “…kovalamayan namerttir” (“alçaksın”, “namertsin”, “şerefsizsin”, “iblis” gibi kelimelerle saldırılar da tarihe ve kayitlara geçti) bu ve bunun gibi sözler de ahlâki iniş çizgimizin göstergeleri oldu, maalesef…
17 Ağustos 2026
Şevket Bülend YAHNİCİ
