Sosyal Antropolog ve Yazar Sefa Yürükel’in, bugün https://turkishnews.com/ internet sitesinde ‘Eksen Kayması: Türkiye’deki İktidarın “Bölgesel İhaneti” ve Kuşatma Stratejisi’ başlıklı bir analizi yayımlanmıştır.
Yazarın doğrudan bütün olan biteni Türkiye’deki İktidarın “Bölgesel ihaneti” olarak ifade etmesi ve analizinde sıklıkla ihanetten bahsetmesi yaptığı bilimsel araştırmaya ve analize gölge düşürmüştür.
Bu söylem, bilim insanlarına, araştırmacılara yakışmamaktadır. Belki bir kasıt amaçlanmamış bile olsa, bu söylemden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin manevi şahsiyetini tahkir anlamı da çıkarılabilir.
Türkiye’deki iktidar, ileride Yüce Divan’a çıkarsa ve orada bir hüküm verilirse; Büyük Türk Milleti adına verilen hüküm esastır.
Yazarın bu analizi kamuoyunda tartışılabilir ve Türkiye’deki iktidar tarafı bu analize karşı kamuoyunu ayrıntılı olarak bilgilendirebilir.
Sefa Yürükel, analizinde sıklıkla Türkiye’ye baskıların “dost ve müttefik” görünümlü düşmanlar tarafından yapıldığı gerçeğinin altını çizmeye çalışmıştır.
İşte bu nedenle bu analizi yayımladık. Kamuoyuna saygıyla bildiririz…
14 Ağustos 2026
ÜLKÜ PINARI
İşte Sefa Yürükel’in analizi:
EKSEN KAYMASI: TÜRKİYE’DEKİ İKTİDARIN “BÖLGESEL İHANETİ” VE KUŞATMA STRATEJİSİ
Jeopolitik Kırılmanın Anatomisi
NATO Zirvesi sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bölgesel konumlanmasında tarihsel bir kırılmayı işaret etmektedir. Washington’un sistematik biçimde inşa ettiği kuşatma mimarisi, Ankara’daki mevcut iktidarın bilinçli ya da güdümlü tercihleriyle birleştiğinde, Türkiye yalnızca dış baskı altına girmekle kalmamış, aynı zamanda iktidar eliyle kendi bölgesel çıkarlarına ve tarihsel müttefiklerine karşı konumlanan bir aktöre dönüştürülmüştür. Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Suriye’den Basra Körfezi’ne uzanan bu eksen kayması, tesadüfi gelişmelerin toplamı değil, bütüncül bir stratejik yeniden hizalanmanın parçasıdır. Türkiye’deki iktidarın bu süreçteki rolü, yalnızca edilgen bir teslimiyet değil, aynı zamanda Washington’un bölgesel mimarisine aktif eklemlenme iradesini yansıtmaktadır.
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nden 23 Temmuz’da geçen Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası, tek başına ele alındığında sıradan bir enerji düzenlemesi gibi görünebilir. Ancak bu yasa, Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru’nun Avrupa’ya açılan stratejik kapısı olarak Doğu Akdeniz’i tanımlarken, Türkiye’yi bilinçli biçimde dışlayan bir mimarinin kurumsallaşmasını sağlamaktadır. Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail’in içinde yer aldığı Akdeniz denizaltı elektrik bağlantı projesi, Türk deniz yetki alanlarını doğrudan ihlal eden bir güzergah üzerinden planlanırken, ABD Kongresi’nin bu projeyi daha geniş bir Amerikan jeopolitik mimarisine yerleştirmesi, Ankara’nın egemenlik haklarının Washington tarafından sistematik biçimde yok sayıldığını göstermektedir. İktidarın bu sürece karşı etkili bir direnç göstermemesi, teslimiyetçi konumun en açık kanıtıdır.
Fransız altyapı yatırım devi Meridiam’ın 5 Ağustos’ta GSI projesine yüzde altmış altı çoğunluk hissesiyle girmesi, bu tabloyu daha da ağırlaştıran bir gelişmedir. Batılı sermayenin Türkiye’nin kıta sahanlığına ilişkin itirazlarına rağmen projeye angaje edilmesi, gelecekte yaşanacak herhangi bir krizde Ankara’nın karşısına yalnızca Atina veya Lefkoşa’nın değil, Paris’in, Washington’un ve Brüksel’in bütün ağırlığının çıkarılacağı anlamına gelmektedir.
Washington’un Çifte Oyunu ve İktidarın Stratejik Körlüğü
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 6 Ağustos’ta Kongre’ye yaptığı resmî bildirim, Türkiye envanterindeki ATACMS füzeleri dahil eski ABD menşeli silahların Ukrayna’ya kalıcı transferine ilişkin süreci ortaya çıkarmıştır. Bu gelişme, Karadeniz’deki hassas dengeyi doğrudan ilgilendiren bir hamle olmasına rağmen Türk Dışişleri Bakanlığı’nın sessizliği, iktidarın Washington karşısındaki teslimiyetçi konumunu açıkça ortaya koymaktadır. Rusya ile yürütülen dengeli ilişkilerin altını oyan, Karadeniz’deki statükoyu bozan ve Türkiye’yi doğrudan bir taraf haline getiren bu süreç, Ankara’daki iktidarın rızası olmadan ilerleyemezdi. Türkiye’deki iktidar, kendi ulusal güvenlik çıkarlarını doğrudan ilgilendiren bu süreçte sessiz kalmayı tercih ederek, Washington’un bölgesel oyununa bilinçli biçimde dahil olmuştur.
Trump yönetiminin Türk liderliğine yönelik mübalağalı iltifatları ile Amerikan güvenlik bürokrasisinin Türkiye karşıtı adımları arasındaki uçurum, iktidarın stratejik körlüğünü besleyen en önemli faktörlerden biridir. Pentagon, CENTCOM, Kongre ve Amerikan istihbarat yapılanması, Türkiye’yi çıkarlarına hizmet ettiği sürece kullanışlı bir araç olarak görmektedir. Devlet başkanları seviyesindeki yakınlık sürerken, aynı Washington’un Doğu Akdeniz’de Yunanistan–GKRY–İsrail eksenini güçlendirmesi, bu çifte oyunun en somut göstergesidir. İktidarın bu çifte oyunu görememesi ya da görmek istememesi, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarına verilen zararın derinleşmesine yol açmaktadır.
ABD’nin 2019’da kurulan ve Türkiye’yi bilinçli biçimde dışlayan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndaki gözlemci statüsü, Yunanistan–GKRY–İsrail 3+1 Akdeniz Deniz Güvenlik mekanizmasındaki varlığı ve 8 Haziran 2026’da ilan edilen Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimi, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrinine karşı inşa edilen kurumsal zincirin halkalarını oluşturmaktadır. Bu zincire eklenen Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası, IMEC ve GSI–DFC bağlantısı, kuşatmanın artık tamamlandığını göstermektedir. Ankara’daki iktidar, bu kurumsal zincirin inşasına karşı etkili bir karşı strateji geliştirmek yerine, Washington’un bölgesel mimarisine eklemlenmeyi tercih etmiştir.
Suudi Arabistan–Pakistan–Türkiye Ekseninin Gerçek Mahiyeti
7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ittifak anlaşması, iktidar medyası tarafından İsrail’e karşı bir Sünni cephe olarak sunulmasına rağmen, Washington’daki etkili Kongre üyeleri tarafından İran’ın yalnızlaştırılması bağlamında değerlendirilmektedir. Mısır ve İran’ın bu yapının dışında bırakılması, anlaşmanın gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır: Bu, İsrail’e karşı bir direniş cephesi değil, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki çıkarlarına hizmet eden, İran’ı çevrelemeyi amaçlayan ve İsrail’in bölgesel güvenliğini tahkim eden bir düzenlemedir. Türkiye’deki iktidarın bu anlaşmayı imzalayarak Washington’un bölgesel mimarisine aktif biçimde dahil olması, “bölgesel ihanetin” en somut göstergelerinden biridir.
Trump’ın 25 Mayıs 2026’da Türkiye dahil altı bölge ülkesinin İsrail’le normalleşmesini ve İbrahim Anlaşmalarına katılmalarını istemesi, bu ittifakın zamanlamasını anlamlandıran en kritik veridir. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı bu anlaşma, İran–Çin–Rusya eksenine karşı Washington’un bölgesel mimarisine eklemlenmeyi ifade etmektedir. İktidarın bu anlaşmayı bir “İslam birliği” söylemiyle sunması, iç kamuoyunu yanıltmaya yönelik bir manipülasyondan ibarettir. Türkiye’deki iktidar, bu söylemsel manipülasyonla kendi tabanını ve kamuoyunu aldatarak, Washington’un bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir ittifakı milli bir zafer olarak pazarlamaya çalışmaktadır.
İran’ın dışlanması, Çin’in Kuşak Yol projesine alternatif olarak geliştirilen IMEC koridorunun Türkiye üzerinden değil, İsrail–Yunanistan–GKRY hattı üzerinden Avrupa’ya bağlanması ve Rusya’nın Karadeniz’deki konumunun ATACMS transferiyle zayıflatılması, Türkiye’nin hangi tarafa doğru sürüklendiğini açıkça göstermektedir. Bu, tarihsel olarak Batı ittifakı içinde yer alan ancak bağımsız hareket kabiliyetini koruyan bir ülkenin, iktidar eliyle tam anlamıyla ABD’nin bölgesel jandarmalığına soyundurulduğu bir süreçtir. Türkiye’deki iktidar, ülkenin bağımsız dış politika geleneğini terk ederek, Washington’un bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir araç haline gelmiştir.
İç Cephenin Çökertilmesi: Çerçeve Yasa ve Etnik Mühendislik
10 Ağustos’ta, Sevr’in yüz altıncı yıldönümünde Meclis’ten geçen çerçeve yasa, Türkiye’nin üniter devlet yapısını ve milli bütünlüğünü doğrudan hedef alan bir düzenlemedir. ABD ve AB yanlısı çevreler ile sözde “Büyük Kürdistan” hedefini destekleyen aktörlerin bu yasayı memnuniyetle karşılaması, düzenlemenin gerçek amacını ortaya koymaktadır. Kamuoyunun önemli bir bölümünde PKK’ya yönelik bir af yasasının başlangıcı olarak algılanan bu düzenleme, bazı FETÖ çevrelerinden benzer hukuki taleplerin yükselmesine de zemin hazırlamıştır. İktidarın bu yasayı Meclis’ten geçirirken gösterdiği acelecilik ve toplumsal mutabakatı aramaktaki isteksizliği, düzenlemenin içeriden değil dışarıdan dayatıldığı izlenimini güçlendirmektedir.
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türkiye’deki “Kürt meselesi” ile Suriye’deki SDG/YPG meselesini daha geniş bir bölgesel siyasi düzenlemenin parçaları olarak ele alması, Washington’un uzun vadeli stratejik hedefini açıkça ortaya koymaktadır. Barrack’ın Suriye’de “Kürtlerin” merkezi devlet yapısına entegrasyonunu vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasi katılım üzerinden tarif etmesi, Türkiye’de yürütülen silah bırakma ve hukuki entegrasyon süreciyle paralel bir çerçeve oluşturmaktadır. Bu paralellik tesadüf değildir; ABD’nin Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’yi de benzer bir bölgesel dönüşüm sürecine sokma hedefinin yansımasıdır. Türkiye’deki iktidarın bu paralelliği görememesi ya da görmek istememesi, ülkenin iç bütünlüğüne yönelik en ciddi tehditlerden birini oluşturmaktadır.
ABD’nin İsrail güvenliği için sözde “Büyük Kürdistan” projesinden asla vazgeçmeyeceği gerçeği, bu sürecin nihai hedefini anlamak açısından kritik önemdedir. Türkiye’nin güneydoğusundan Suriye’nin kuzeyine, Irak’ın kuzeyinden İran’ın batısına uzanan bir “Kürt koridoru”, İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinin temel taşlarından biri olarak görülmektedir. Çerçeve yasa, bu projenin Türkiye ayağını hukuki zeminde meşrulaştırma girişimidir. İktidarın bu yasayı desteklemesi, Türkiye’nin üniter devlet yapısına yönelik en ciddi tehdidi kendi elleriyle beslediği anlamına gelmektedir.
Kuşatmanın Ekonomik ve Finansal Boyutları
Türkiye’nin içinde bulunduğu finans krizi, dışarıdan uygulanan jeopolitik baskının etkisini katlanarak artırmaktadır. Washington’un inşa ettiği kuşatma mimarisi, yalnızca askeri ve siyasi boyutlarla sınırlı değildir; ekonomik ve finansal araçlar da bu mimarinin ayrılmaz parçalarıdır. Doğu Akdeniz’deki enerji projelerine Batılı sermayenin angaje edilmesi, Türkiye’nin ekonomik çıkarlarını doğrudan hedef alan bir hamledir. GSI projesine Fransız Meridiam’ın yüzde altmış altı hisseyle girmesi, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu’nun devreye sokulması ve Kongre’nin projeyi önceliklendirme baskısı, finansal kuşatmanın somut göstergeleridir. İktidarın bu finansal kuşatmaya karşı etkili bir ekonomik savunma stratejisi geliştirememesi, ülkenin ekonomik bağımsızlığını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin karşısına gelecekte çıkacak krizlerde ABD Kongresi, Fransız sermayesi, AB enerji güvenliği, Amerikan stratejik çıkarları, IMEC ve Batılı enerji şirketleri birlikte çıkarılacaktır. Ankara’nın Mavi Vatan hassasiyetleri, bu bütüncül blok karşısında tek başına savunulamaz hale getirilmek istenmektedir. Yunanistan’ın stratejisi, Türkiye ile ihtilaflı alanlardaki enerji ve altyapı projelerine mümkün olduğunca fazla güçlü devlet, şirket ve sermayeyi bağlamak üzerine kuruludur. Bu strateji, Washington’un desteğiyle her geçen gün daha da kurumsallaşmaktadır. Türkiye’deki iktidarın bu sürece karşı geliştirdiği tek strateji, durumu iç kamuoyuna farklı anlatmak ve Washington ile kişisel ilişkiler üzerinden sorunu çözmeye çalışmaktır ki bu yaklaşımın iflas ettiği her geçen gün daha açık görülmektedir.
İktidarın “Bölgesel İhanetinin” Tarihsel Bağlamı
Türkiye’nin ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir konuma sürüklenmesi, yalnızca mevcut iktidarın tercihleriyle açıklanamaz. Bu süreç, Türkiye’nin NATO’ya girişinden bu yana süregelen Batı’ya eklemlenme politikasının son aşamasıdır. Ancak mevcut iktidar döneminde bu eklemlenme, bağımsız hareket kabiliyetinin tamamen terk edilmesine ve bölgesel müttefiklerin açıkça karşıya alınmasına dönüşmüştür. Türkiye’deki iktidarın bu süreçteki rolü, yalnızca edilgen bir teslimiyet değil, aynı zamanda Washington’un bölgesel mimarisine aktif biçimde eklemlenme iradesini yansıtmaktadır.
İran’ın yalnızlaştırılması, Çin’in Kuşak Yol projesinin dışlanması ve Rusya’nın Karadeniz’deki konumunun zayıflatılması, Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir bölgesel mimarinin inşasına katkıda bulunduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye’nin tarihsel olarak bu üç güçle yürüttüğü dengeli ilişkiler, hem ekonomik hem de stratejik açıdan hayati önemdeydi. Şimdi bu dengeler bozulmuş, Türkiye iktidar eliyle tek taraflı olarak Washington’un bölgesel jandarmalığına soyundurulmuştur. İktidarın bu eksen kaymasını “milli bağımsızlık” söylemiyle maskelemesi, Türkiye’nin “bölgesel ihanetinin” üzerini örtmeye yönelik bir manipülasyondan ibarettir.
Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, başlangıçta ulusal güvenlik kaygılarıyla gerekçelendirilmesine rağmen, zamanla ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir işgal gücüne dönüşmüştür. SDG/YPG’ye karşı mücadele söylemi, Washington’un “Kürt” kartını kullanarak Türkiye’yi bölgesel düzende kendi yanında tutma stratejisinin bir parçası haline gelmiştir. ABD, Türkiye’yi hem “Kürt meselesi” üzerinden baskı altında tutmakta hem de aynı meseleyi kullanarak Ankara’yı kendi bölgesel mimarisine bağımlı kılmaktadır. İktidarın bu bağımlılığı kırmak yerine derinleştirmesi, “bölgesel ihanetin” en somut göstergesidir.
Sonuç: Tarihsel Hesaplaşmanın Eşiğinde
NATO Zirvesi sonrasında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel konumlanmasında geri dönüşü zor bir kırılmayı işaret etmektedir. Washington’un inşa ettiği kuşatma mimarisi, Türkiye’nin Karadeniz, Ege, Akdeniz, Levant ve Basra Körfezi üzerinden çok boyutlu bir jeopolitik cendere altına alınmasını sağlamıştır. İç cephenin dağınıklığı ve devam eden finans krizi, bu cenderenin kapsamını ve şiddetini artırmaktadır. Türkiye’deki iktidarın bu süreci yönetmekteki başarısızlığı ve Washington’un bölgesel mimarisine eklemlenme iradesi, ülkenin karşı karşıya olduğu tehdidin boyutlarını daha da büyütmektedir.
ABD’ye verilen her taviz, yeni jeopolitik tavizlere kapı açmaktadır. ATACMS transferinden çerçeve yasaya, GSI projesine gösterilen sessizlikten Mekke ittifakının gerçek mahiyetinin gizlenmesine kadar yaşanan her gelişme, iktidarın Washington karşısındaki teslimiyetçi konumunu daha da pekiştirmektedir. Trump’ın Türk liderliğine yönelik iltifatları, Amerikan güvenlik bürokrasisinin Türkiye karşıtı adımlarını gizlemeye yönelik bir perdeden ibarettir. İktidarın bu perdeyi gerçek sanması, “stratejik körlüğün” en tehlikeli boyutudur.
Türkiye’deki iktidarın “bölgesel ihaneti”, yalnızca dış politikada değil, iç politikada da kendini göstermektedir. Üniter devlet yapısını hedef alan çerçeve yasa, sözde “Büyük Kürdistan” projesinin Türkiye ayağını meşrulaştırma girişimidir. Washington’un Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’yi de benzer bir bölgesel dönüşüm sürecine sokma hedefi, bu yasanın arkasındaki asıl motivasyondur. İktidarın bu süreci desteklemesi, Türkiye’nin milli bütünlüğüne yönelik en ciddi tehdidi kendi elleriyle beslediği anlamına gelmektedir.
Türkiye, tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinden geçmektedir. ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet eden, İran, Çin ve Rusya eksenine karşı konumlanan ve kendi iç bütünlüğünü zayıflatan bu politika, ülkeyi telafisi imkansız sonuçlara sürükleyebilir. Tek güç kaynağı, tarihin geçmiş zor dönemlerden çıkışı sağlayan toplumsal hafıza ve direnç potansiyelidir. Ancak bu potansiyelin harekete geçirilmesi, Türkiye’deki iktidarın bölgesel ihanet politikasından vazgeçmesine ve ülkenin bağımsız, dengeli ve milli çıkarlarına dayalı bir dış politikaya geri dönmesine bağlıdır. Aksi takdirde Türkiye, kendi iktidarının eliyle tarihinin en büyük jeopolitik tuzağına sürüklenmektedir.
14 Ağustos 2026
Sefa YÜRÜKEL
Kaynakça
Barrack, Tom. “U.S. Policy Toward Syria and Regional Kurdish Integration.” U.S. Embassy Ankara Official Statements, 2026.
Bilirakis, Gus, and Brad Schneider. “Letter to Secretary Rubio and DFC Chairman Black on GSI Project Prioritization.” U.S. House of Representatives, 11 August 2026.
Bureau of Political-Military Affairs. “Notification to Congress on Transfer of U.S.-Origin Defense Articles from Türkiye to Ukraine.” U.S. Department of State, 6 August 2026.
Dursun, Ahmet. “Doğu Akdeniz’de Enerji Rekabeti ve Türkiye’nin Mavi Vatan Doktrini.” Stratejik Araştırmalar Dergisi, c. 18, sy. 3, 2025, ss. 45-78.
East Mediterranean Gas Forum. “Membership Structure and Observer Status.” EMGF Official Documents, 2024.
Efegil, Ertan. “ABD’nin Sözde ‘Büyük Kürdistan’ Projesi ve Türkiye’ye Etkileri.” Uluslararası İlişkiler Çalışmaları, c. 12, sy. 2, 2025, ss. 112-145.
House Foreign Affairs Committee. “Eastern Mediterranean Gateway Act.” U.S. House of Representatives, 23 July 2026.
Karagiannis, Emmanuel. “The Geopolitics of Eastern Mediterranean Energy: Implications for Regional Security.” Mediterranean Quarterly, vol. 35, no. 2, 2024, pp. 78-102.
Kirişçi, Kemal. “Turkey and the United States: Alliance Politics in a Changing Regional Order.” Brookings Institution Press, 2025.
Meridiam Infrastructure. “Acquisition of Majority Stake in Greece-Cyprus-Israel Interconnector Project.” Company Announcement, 5 August 2026.
Oktav, Özden Zeynep. “Türkiye’nin Orta Doğu Politikasında Eksen Kayması Tartışmaları.” Ortadoğu Etütleri, c. 15, sy. 4, 2025, ss. 89-124.
Pirinççi, Ferhat. “İbrahim Anlaşmaları ve Türkiye’nin Bölgesel Konumu.” SETA Analiz, sy. 342, 2025.
Schneider, Brad. “Statement on U.S. Support for Eastern Mediterranean Energy Cooperation.” Congressional Record, vol. 172, no. 89, 2026.
Sinkaya, Bayram. “Türkiye-İran İlişkileri: Rekabet ve İşbirliği Arasında.” Ortadoğu Yıllığı, 2025, ss. 201-235.
Tanchum, Michaël. “India-Middle East-Europe Economic Corridor: Strategic Implications for the Eastern Mediterranean.” Middle East Institute Policy Paper, 2024.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. “Çerçeve Yasa Görüşme Tutanakları.” TBMM Resmi Kayıtları, 10 Ağustos 2026.
U.S. Department of State. “Joint Declaration on Eastern Mediterranean Energy Center Initiative.” Official Statement, 8 June 2026.
Wilson, Joe. “Remarks on Saudi-Turkish-Pakistani Trilateral Agreement.” Congressional Record, vol. 172, no. 85, 2026.
Yeşiltaş, Murat. “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlıkları ve Türkiye’nin Stratejisi.” SETA Yayınları, 2025.
Yorulmaz, Recep. “ABD’nin Kuşak Yol Karşıtı Projeleri ve IMEC’in Bölgesel Etkileri.” Avrasya İncelemeleri Dergisi, c. 14, sy. 1, 2026, ss. 67-98.
KAYNAK: https://turkishnews.com/
