Terörle mücadelede asıl mesele silahların susması değildir. Silahların hangi şartlarda sustuğu ve bunun devlet ile toplum üzerinde hangi sonuçları doğurduğu da en az bunun kadar önemlidir. Çünkü devlet açısından güvenliğin sağlanması kadar egemenliğin, hukuk düzeninin ve siyasal meşruiyetin korunması da temel bir zorunluluktur.
Terör, siyasal amaçlara hukuk ve demokratik yollarla değil; şiddet, korku ve zor kullanarak ulaşmayı amaçlayan bir yöntemdir. Bu nedenle demokratik hukuk devletinin terör örgütüyle kurduğu ilişkinin niteliği son derece önemlidir. Devletin silahların teslim edilmesi, örgütün feshi veya mensuplarının teslim olması amacıyla teknik temas kurması ile terör örgütünün siyasal taleplerinin müzakere edilmesi aynı şey değildir. Birincisi terör örgütünün tasfiyesine yönelik bir devlet faaliyeti olabilir; ikincisi ise örgüte fiilî bir siyasal muhataplık kazandırma tehlikesini beraberinde getirir.
Burada “tanıma” kavramını da dikkatli kullanmak gerekir. Bir devletin terör örgütüyle temas kurması, tek başına örgütün hukuken tanındığı anlamına gelmez. Ancak hukuki tanıma ile siyasal meşrulaştırma birbirinden farklıdır. Silahlı bir örgüt, kullandığı şiddetin sonucunda devletin hukuk düzeni veya siyasal yapısı üzerinde sonuç doğurabilecek talepleri müzakere edebilen bir aktöre dönüşüyorsa, hukuken tanınmasa bile fiilen bir muhataplık kazanmış olur.
Sorunun özü burada yatmaktadır.
Demokratik bir devlette vatandaşlar siyasal taleplerini seçim, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve hukuk düzeninin sağladığı diğer araçlarla ileri sürerler. Demokratik yollarla sonuçlandırılması gereken bir değişiklik, silahlı mücadele yürütmüş bir örgütün tasfiyesiyle bağlantılı biçimde gerçekleştiriliyorsa ortaya yalnızca güncel bir güvenlik meselesi değil, ciddi bir meşruiyet sorunu çıkar. Çünkü böyle bir durumda şiddetin siyasal sonuç üretme kapasitesine sahip olduğu düşüncesi doğacaktır.
Bu nedenle “örgüt silah bırakıyor ve kendisini feshediyor” cümlesi tek başına yeterli değildir. Bunun karşılığında ne olduğuna da bakılmalıdır. Eğer silah bırakma süreciyle bağlantılı olarak belirli ceza ve infaz kolaylıkları sağlanıyor, örgüt mensuplarının hukuki durumları yeniden düzenleniyor ve bunun devamında daha kapsamlı siyasal veya hukuki değişikliklerin önü açılıyorsa ortada sadece karşılıksız bir teslimiyetten değil, çeşitli hukuki ve siyasal sonuçlar doğuran bir süreçten söz etmek gerekir.
Devlet, silah bırakmayı teşvik edebilir; teslim olanlarla ağır suçlara karışanları birbirinden ayırabilir; topluma yeniden kazandırma mekanizmaları oluşturabilir. Bunlar terörle mücadele hukukunun ve güvenlik siyasetinin tartışılabilir araçlarıdır. Ancak burada aşılmaması gereken sınır, devletin temel düzeninin ve yargı sisteminin silahlı mücadele sonucunda pazarlık konusu hâline gelmemesidir.
Asıl tehlike ise örgütün silahlı varlığının sona ermesinden sonra ortaya çıkabilir. Çünkü silahlı yapının tasfiyesi, o yapının yıllardır ileri sürdüğü siyasal taleplerin de ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Tam tersine bu talepler silahlı alandan siyasal alana taşınabilir. Böyle bir durumda toplumun farklı kesimleri aynı süreci tamamen farklı biçimlerde okuyabilir.
Bir kesim “terör sona erdi ve mesele kapandı” diye düşünürken başka bir kesim “silahlı dönem sona erdi, şimdi siyasal kazanımlar dönemi başladı” düşüncesine kapılırsa ciddi bir beklenti makası ortaya çıkar. Devletin üniter yapısı, vatandaşlık anlayışı, yerel yönetimlerin yetkileri veya anayasal düzen gibi temel meselelerin bu aşamada tartışmaya açılması ise söz konusu ayrışmayı çok daha ileri bir noktaya taşıyabilir.
Bunun karşısında güçlü bir toplumsal tepkinin ortaya çıkması ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Terör yoluyla devletin belirli tavizlere zorlandığı kanaatinin yaygınlaşması; şehit yakınlarından güvenlik çevrelerine, milliyetçi toplumsal kesimlerden geniş vatandaş kitlelerine kadar farklı çevrelerde tepki doğurabilir. Buna karşılık diğer tarafta yükselen siyasal beklentiler karşılanmadığında farklı bir tepki dalgası meydana gelebilir. Böylece başlangıçta terörü sona erdirmek amacıyla yürütülen bir süreç, doğru yönetilemediği takdirde yeni ve daha derin bir toplumsal kutuplaşmanın zeminini oluşturabilir.
Tarih bize ayrıca şunu göstermektedir: Büyük toplumsal karışıklıklar esasen tek bir olay nedeniyle ortaya çıkmaz. Önce siyasal ve toplumsal gerilim birikir. Ardından taraflar birbirlerinin niyetlerinden kuşkulanmaya başlar. Devlet kurumlarına duyulan güven azalır, kimlikler üzerinden karşılıklı saflaşmalar güçlenir. Böyle bir ortamda normal şartlarda sınırlı kalabilecek bir saldırı, provokasyon veya toplumsal olay çok daha geniş kitleleri harekete geçirebilir.
Bu nedenle terörün sona erdirilmesine yönelik her süreç yalnızca bugünün güvenlik bilançosuyla değerlendirilmemelidir. Devlet, attığı adımın beş veya on yıl sonra nasıl bir emsal oluşturacağını da hesaplamak zorundadır. Eğer gelecekte başka bir silahlı yapı, “yeterince uzun süre şiddet uygularsam sonunda devlet benimle müzakere eder ve bazı taleplerimi kabul eder” sonucuna ulaşabiliyorsa, bugün sağlanan güvenlik kazancı yarının güvenlik sorununu üretmiş olabilir.
Silahların susması elbette değerlidir. İnsanların ölmemesi, terörün sona ermesi ve toplumun güven içinde yaşaması devletin temel amaçlarındandır. Fakat kalıcı barış yalnızca silahların ortadan kaldırılmasıyla kurulamaz. Şiddetin siyasal sonuç üretme gücünün de ortadan kaldırılması gerekir.
Bu sebeple temel ilke açık olmalıdır: Devlet terör örgütünün teslimiyetini, silahsızlanmasını ve tasfiyesini sağlayacak teknik ve hukuki yöntemleri kullanabilir. Fakat devletin egemenliği, anayasal düzeni ve toplumun ortak geleceği silahın gölgesinde müzakere konusu yapılamaz. Aksi hâlde örgüt ortadan kalksa bile çok daha tehlikeli bir düşünce yaşamaya devam eder: Silah kullanmanın sonunda siyasal karşılık üretebildiği düşüncesi.
Bir terör örgütünü gerçekten yenmek, sadece onun elindeki silahı almak değildir. Terörü siyasal sonuç elde etmenin bir yöntemi olmaktan çıkarmaktır.
09 Ağustos 2026
Dr. Volkan YAŞAR
