Bir NATO toplantısı oldu amma ne oldu! Ankara’da adeta hayat durdu. Sanki dünyada ilk defa böyle bir toplantı oluyormuş gibi kılı kırk yararcasına tedbirler alındı. Haliyle insanlar bir haftadan fazla sıkıntı çektiler. Olup bitene şaşırıp, gitmek istediği yere ulaşamayan çaresiz bir vatandaşın “Görmemişin toplantısı olmuş” diye başlayan cümlesi misali sinirler gerildi de gerildi. Devlet daireleri tatil edilmiş, belirlenen güzergahlarda hayat durmuş gibi idi. Yalnız, ASELSAN, ROKETSAN gibi stratejik kurumlarımızda personele izin verilmemiş, yerlerinde hazır bulunmaları istenmiş. Gelin görün ki ulaşımları için bir ayrıcalık tanınmadığı için evlerinden işlerine, işlerinden evlerine gidip gelmeleri mesele olmuş, üç – beş kilometrelik mesafeyi kat edebilmeleri için 25 – 30, hatta daha fazla yolu dolaşmak, çoğu yollar da kapalı olduğu için trafikte saatlerce çile çekmek zorunda kalmışlar. Çok yazılıp çizildiği, espri, mizah ve hatta alay konusu olduğu için boya badana, paravan perde işlerine girmek istemiyorum. Bazı yollara da o sayede hiç değilse güzel asfaltlar döküldü, çevre düzenlemesi yapıldı. Ancak, gündeme getirilen ve “Demek ki biz öyle güzel logarlara, ızgaralara layık değilmişiz” diye konu edilen yol üstü tahliye aparatları o konuda yıllar önce yaptığım mücadeleleri hatırlattığı için anlatmak istiyorum. Örnek çok da birinden söz etmem yeterli olur. Yıllarca TRT Ankara Radyosu’nda görev yaptığım için hemen her gün Atatürk Bulvarı’ndan geçiyor, Sıhhiye, Opera, Gençlik Parkı ve Ulus güzergahını kullanıyordum. Opera Kavşağı’nda bulunan Ekrem Barlas Köprüsü ve hemen altında bulunan Türk Hava Kurumu yanındaki ızgaralar asfalt seviyesi ile uyumlu olmadığı için yağmur suları kimi yerde dere misali akıyor, kimi yerde de göllenme yapıyor, üstümüz başımız perişan oluyordu. “Ankara’nın parselcisi” olarak ün yapan Gökçek zamanında defalarca Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili birimlerine müracaat etmeme rağmen ya cevap vermemiş ya da üstünkörü geçiştirmişlerdi. Son olarak da “Teknik olarak mümkün değildir” cevabını alınca, “Ben mühendis değilim ama bu iş teknik olarak şöyle yapılır” notunu düşerek köprünün üstü ve altı için iki kroki çizip doğrudan Gökçek’e göndermiştim. Nasıl ifade etmişsem, hemen ASKİ Genel Müdürlüğü’nün Teftiş Kurulu’na havale etmiş. Teftiş Kurulu Başkanı arayınca gidip onlara da anlatınca tam da krokide işaret ettiğim gibi yapılmıştı. Yani “Teknik olarak” mümkünmüş. Tıpkı bütün yollardaki ızgara ve logarların da yapılabileceği, hatta Avrupa’da görmediğimiz o hız kesici kasislerin kaldırılıp kurallara göre hareket edilmesinin mümkün olabileceği gibi! Geçelim… Geçelim ve milletimizin abartılı ya da yazımızın başında işaret ettiğimiz “Görmemişlik” davranışlarından da örnek verelim. Ben, “Dağdaki derviş” misali pek şehre inmediğim için çok aşırılarına şahit olmuyorum ama aslında kendisi modern anlayışa sahip bir hanım arkadaşımızın (T.C. Sevgi Tüfekçi) paylaşımından örnek vermek istiyorum:
“Az önce Kızılay’dan geldim. Türbanlıların artık ağzı da yüzü de gözleri bile kapalı. O kadar niyeyse öyle! Onlar Nirvanaya ulaşmışlar!
Açık kızlarımıza ise… Sormak istedim soramadım; “Affedersiniz acaba bu çıplaklığın bir sınırı, dur noktası var mı” diye…
İş iç çamaşırına geldi dayandı. Çıta nereye kadar…?
Zaten gencecik nur gibisiniz. O kadar soyunmakla güzel de özgür de olmuyorsunuz.
“Bakın… Lütfen beni görün” zavallılığı bence…
Şu anda monarşi ile devam eden Avrupa kraliçelerine bak, prenseslerine bak, evlenirken giydikleri gelinliklerine bak… Zarafet akarken, et pazarı yok.
Evet sistem belki zorluyor ama her zorlamaya bir direnç gelişir. Özünü kaybetme!
Ne oldu bize?
Ne örtülümüzün ayarı var ne açığımızın…
Hemcins olarak senin özgürlüğün benim mahcubiyetim olmamalı.”
O sıralarda benim yolum da bir hastaneye düşmüştü. Baktım, kalabalık içinde bir erkek, üzerine yöneltilen bakışlara aldırmadan bildiğiniz iç çamaşırı olarak giydiğimiz askılı atletle oradan oraya gidip geliyordu. Hani kadınlar atık “Yelkenler fora” demişlerdi de erkeklerde hiç alışık olmadığımız için bana çok tuhaf gelmişti. Doğrusu acayip bir zamana denk geldik.
Ve ertesi gün, Sevgi Hanım’ın “Beterin de beteri varmış” kabilinden yaptığı bir başka paylaşım:
“Dün Kızılay gözlemlerimi iletirken haddimi mi aştım nedir, bugün estağfurullah tövbe çektirecek başka bir şey görmem gençleri bile arattı. Evde sabah kalktığında evladının önüne çıkılmayacak bir kıyafetle sabah saatlerinde pazara gelmiş 50-55 yaş aralığında kadını da gördü bu gözler!
Kıyafet dedimse yanlış anlamayın ortalıkta kıyafet falan yoktu. Bağışlasınlar; gençlere diyecek sözüm kalmadı. Pazarcılar güne renkli başladı. Bu freni boşalmış gidişatı merak ediyorum.
Tanrım yardımcımız olsun.” Bize de “Âmin” demek düşüyor. Düşüyor da dağda ve şehirde yaşayan iki derviş kıssasının tam da yeridir şimdi: İki dervişten biri dağda çobanlık, öbürü de şehirde kadınlar hamamında ateşçi olarak görev yapıyorlarmış. Kadınlar hamamındaki ocağın ateşini harlamakla görevli derviş bir gün boş zamanında ocaktan aldığı kor halindeki közleri avuçlayıp mendiline sararak dağdaki arkadaşını ziyarete gitmiş. O korlarla da ateş yakıp dağın serinliğinde bir güzel ısınmışlar. Gel zaman git zaman, dağdaki derviş de şehirdeki arkadaşını ziyaret etmek için çıkınına buz gibi karları doldurup dağdan inerek hamamın yolunu tutmuş. Tutmuş da gözü sağa sola kayınca çıkınındaki karlar şıpır şıpır erimeye başlamış. Arkadaşı hemen lafı gediğine koymuş: “Ya, işte böyle! Dağda dervişlik yapmak kolaydır da gel bir de şehirde yap bakalım!..” Yönetenler abartır, yönetilenler abartır ve her iki taraf da kendilerine çeki düzen verip boşalan frenleri onarmazsa iş nereye varıp dayanır bilinmez. İşimiz gerçekten zor.
18 Temmuz 2026
Osman OKTAY
