AYNI SAVAŞ, BENZER ARAÇLAR, FARKLI DEVLET POLİTİKALARI
Bir önceki yazıda, büyük krizlerin farklı ideolojik tercihlere nasıl zemin hazırladığını değerlendirmiştik. I. Dünya Savaşı’nın çözülemeyen meseleleri ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranının ağırlaştırdığı şartlar, II. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkışında belirleyici rol oynadı. Bu yazıda ise II. Dünya Savaşı sırasında devletlerin ekonomi, toplum ve güvenlik alanlarında izledikleri politikaları inceleyeceğiz.
Yetmiş milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği II. Dünya Savaşı yalnız cephelerde yaşanan askerî bir mücadele değildi. Devletler ekonomi, üretim, ulaşım, iaşe, fiyatlar ve güvenlik alanlarında olağanüstü tedbirler almak zorunda kaldılar. Böylece savaş, ordular kadar hükümetleri, kurumları ve liderlerin karar alma kabiliyetini de sınadı.
Savaş yıllarında liderlerin karşısındaki temel soru yalnız “savaş nasıl kazanılacaktır?” sorusu değildi. Aynı zamanda devlet nasıl ayakta tutulacak, halk nasıl beslenecek, ordu nasıl donatılacak ve ekonomi nasıl yönetilecektir soruları da belirleyici hâle gelmişti.
Savaşan devletlerde bu durum çok daha sert biçimde görülmüştür. Almanya’da savaş ekonomisi silahlanma ve üretim seferberliği üzerine kuruldu. 1936’dan itibaren General Hermann Göring’in yürüttüğü Dört Yıllık Plan ile ekonomi tamamen savaş üretimine yönlendirildi. Karne sistemi, fiyat denetimi ve üretimin devlet kontrolü savaş ekonomisini yayılmacı hedeflerin hizmetine soktu.
İngiltere’de ise Winston Churchill’in liderliğinde hükümete olağanüstü yetkiler veren düzenlemeler yapıldı. 1939 ve 1940 tarihli Emergency Powers (Defence) Acts ile hükümete savaş ekonomisini yönetme konusunda geniş yetkiler tanındı. Karne sistemi, fiyat denetimi ve devlet müdahalesiyle savaş ekonomisi İngiltere’nin direniş gücünü destekleyen iç cephe düzenine dönüştü.
Amerika Birleşik Devletleri’nde savaş ekonomisi daha farklı bir karakter taşıyordu. Franklin D. Roosevelt yönetimi, ülkenin büyük sanayi kapasitesini savaş üretimine yönlendirdi. Benzin, şeker ve et gibi ürünler karneye bağlandı. Office of Price Administration (OPA) adlı kurum fiyatları ve karne sistemini yürüttü. Şirket kazançları ağır vergilere tabi tutuldu. Böylece Amerika, demokratik siyasal düzenini korurken savaş ekonomisinin gerektirdiği devlet müdahalesini önemli ölçüde artırdı.
Sovyetler Birliği’nde ise savaş, merkezî planlama ve devlet kontrolünün en sert biçimde uygulandığı dönemlerden biri oldu. Stalin yönetimi üretimi, ulaştırmayı ve insan gücünü tamamen savaşın hizmetine soktu. Bu sistemin temel kurumu olan Gosplan (Devlet Planlama Komitesi), ekonomik faaliyetleri merkezî olarak yönlendirdi. Bu planlama modeli, savaş sonrasında Orta Asya’da tek ürün tarımı, Aral Gölü felaketine uzanan çevresel sorunlar, dengesiz sanayileşme ve kültürel baskılar gibi uzun vadeli sonuçlar da doğurdu.
Benzer uygulamalar Fransa, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde de görüldü. Bu benzerlik, devletlerin aynı politikaları izlediği anlamına gelmez. Ortak olan araçlardı; farklı olan ise bu araçların hangi amaçla, hangi ölçüde ve hangi siyasî hedef doğrultusunda kullanıldığıydı. Fransa’da 1938 tarihli Harp Zamanında Milletin Teşkilatlandırılması Kanunu ile savaş ekonomisinin hukukî çerçevesi oluşturuldu. İtalya’da Korporasyonlar Bakanlığı üretim ve dağıtımı doğrudan denetledi. Vesika usulü, fiyat denetimi, olağanüstü vergiler ve stokçuluğa karşı ağır yaptırımlar (hatta özel mahkemeler) savaş ekonomisinin ortak araçları hâline geldi.
Türkiye savaşa girmedi; fakat savaş ekonomisinin dışında kalamadı. Coğrafî konumu, Boğazlar üzerindeki hâkimiyeti, Balkanlar, Orta Doğu ve Sovyetler Birliği’ne yakınlığı sebebiyle savaşın dışında kalan sıradan bir ülke değildi. Savaşan devletlerin tamamı Türkiye’nin tutumunu dikkatle takip ediyor ve özellikle Boğazlar ile hava ve deniz üslerinden yararlanmayı hedefliyordu. İsmet İnönü’nün önündeki temel mesele, yeni kurulmuş Cumhuriyet’i ikinci büyük dünya savaşının yıkımından uzak tutabilmekti. Türkiye, İngiltere ile ittifak ilişkisini sürdürürken Almanya ile doğrudan çatışmadan kaçınmaya çalıştı. Sovyetler Birliği karşısında ise dikkatli bir denge siyaseti izledi. Bu politika kolay bir tarafsızlık değildi. Çünkü Türkiye, savaş boyunca diplomatik baskılarla karşı karşıya kaldı.
İnönü, 1 Kasım 1940 tarihli Meclis açış konuşmasında Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini ve topraklarını hiçbir tarafa kullandırmayacağını açıkladı. Almanya’nın asker geçirme teklifini reddetti; 18 Haziran 1941 tarihli Türk-Alman Saldırmazlık Paktı ise bu denge siyasetinin önemli araçlarından biri oldu. Dört gün sonra Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması (Barbarossa Harekâtı), Türkiye üzerindeki baskının yönünü değiştirdi ve Ankara’ya diplomatik manevra alanı sağladı.
İçeride ise mesele daha ağırdı. Bir milyonu aşan askerî seferberlik tarımı, üretimi ve iç piyasayı doğrudan etkiledi. Orduyu beslemek, şehirlerin iaşesini sağlamak, fiyat artışlarını ve karaborsayı önlemek devletin başlıca meselesi hâline geldi. Bu amaçla 18 Ocak 1940’ta çıkarılan Millî Korunma Kanunu, hükümete üretim, fiyatlar, çalışma hayatı ve dağıtım üzerinde olağanüstü yetkiler tanıyan bir kriz yönetimi aracıydı. Ancak ulaşım, haberleşme, depolama ve yetişmiş idareci eksikliği nedeniyle beklenen sonuç tam olarak alınamadı. Bu çerçevede İaşe Müsteşarlığı, Ticaret Ofisi ve Petrol Ofisi kuruldu.
Savaş şartları günlük hayatı da değiştirdi. Ekmek karneye bağlandı, üretim ve dağıtım devlet denetimine alındı. 1942’den itibaren savaş ekonomisinin yükü daha da ağırlaştı; temel gıda maddelerinde fiyatlar hızla yükselirken karaborsa ve stokçuluk yaygınlaştı.
Refik Saydam’ın vefatından sonra Şükrü Saraçoğlu başbakan oldu. Bu ortamda Varlık Vergisi gündeme geldi. 11 Kasım 1942’de çıkarılan bu verginin amacı, savaş yıllarında olağanüstü kazanç elde eden kesimlerden kaynak sağlamak ve enflasyonist baskıyı azaltmaktı. Bir yönüyle Varlık Vergisi, Millî Mücadele yıllarındaki Tekâlif-i Milliye emirlerinin olağanüstü şartlarda millete yüklediği fedakârlık mantığını savaş ekonomisi içinde yeniden hatırlatan bir uygulamaydı. Vergi kısa sürede önemli bir gelir sağlamış; ancak takdire dayanması, itiraz mekanizmasının bulunmaması ve borcunu ödeyemeyen bazı mükelleflerin Aşkale başta olmak üzere çalışma yükümlülüğüne tabi tutulması sebebiyle uygulaması yoğun tartışmalara konu olmuştur. Bu nedenle Varlık Vergisi’ni yalnızca bir haksızlık örneği olarak değil, savaş şartlarında devletin kaynak arayışını, uygulamadaki aksaklıkları ve dönemin toplumsal gerilimlerini birlikte yansıtan bir düzenleme olarak değerlendirmek gerekir.
Savaş ekonomisinin bir diğer önemli düzenlemesi Toprak Mahsulleri Vergisi’dir. 1943’te kabul edilen bu vergiyle tarımsal üretimden pay alınması amaçlanmıştır. Devlet, ordunun ve şehirlerin iaşesini sağlamak için kırsal kesimdeki üretimi de denetim altına almaya yönelmiştir. Ancak bu verginin uygulanması da büyük sorunlar doğurdu. Ürünün tespiti, toplanması, korunması ve taşınması için yeterli imkânlar çok sınırlıydı.
Böylece Türkiye’de savaş ekonomisi yalnız ekonomik değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal sonuçlar da doğurmuştur. Köylü, tüccar, memur, asker ailesi, dar gelirli şehirli ve büyük toprak sahipleri bu süreçten farklı biçimlerde etkilenmiştir. Savaş yıllarında alınan tedbirler, savaş sonrasında siyasal hayatın değişmesinde de etkili olacak bir toplumsal birikim oluşturmuştur.
Ancak bütün bu ağır şartlara rağmen Türkiye’nin en önemli başarısı, savaşa fiilen girmemiş olmasıdır. 1943 yılı bu bakımdan çok kritik bir dönemdir. Casablanca, Adana, Washington, Quebec, Moskova, Kahire ve Tahran görüşmeleri sırasında Türkiye’nin savaşa sokulması meselesi sık sık gündeme gelmiştir. Türkiye ise askerî hazırlıklarının yetersizliğini ileri sürerek zaman kazanmış, mümkün olduğunca fazla askerî malzeme sağlamaya çalışmış ve savaş dışında kalma politikasını sürdürmüştür.
Sonuç olarak II. Dünya Savaşı, yalnız cephede kazanan ve kaybeden devletleri ortaya çıkarmamıştır. Aynı zamanda devletlerin kriz karşısında ne kadar müdahaleci ne kadar örgütlü ve ne kadar dayanıklı olabildiklerini de göstermiştir. Şartlar bütün devletleri zorlamıştır. Fakat verilen cevaplar aynı olmamıştır. Bu cevapların niteliğini belirleyen şey, devletlerin kurumları kadar o kurumları yöneten şahsiyetlerin tercihleri olmuştur.
Bir sonraki yazıda, savaş bittikten sonra ortaya çıkan yeni dünya düzenini, ittifak sistemlerini ve savaşın ardından kurulan uluslararası yapıyı ele alacağız.
Devam edecek…
01 Temmuz 2026
Dr. Volkan YAŞAR
