Bir devleti güçlü yapan, tarihî meseleleri siyasî ihtiyaçlara göre değil; tarih, hukuk ve insanlık vicdanı çerçevesinde değerlendirebilmesidir.
14 Mayıs 1948’de kurulan İsrail devleti hükümetinin, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıma yönündeki kararı, tarihî bir hüküm değil, siyasî bir tercihtir. Çünkü tarih Bakanlar Kurullarında yazılmaz; parlamentolarda oylanmaz, diplomatik hesapların malzemesi hâline getirilemez.
Dikkat çekici olan yalnızca alınan karar değildir. Asıl dikkat çekici olan, bu kararın zamanlamasıdır.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askerî operasyonlar nedeniyle uluslararası hukuk, insan hakları ve savaş suçları tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, yüz on yılı aşkın süre önce yaşanan olaylar hakkında Türkiye’yi hedef alarak böyle bir siyasî karar alması, ister istemez şu soruyu gündeme getirmektedir: Gerçekten tarih mi konuşulmaktadır; yoksa güncel siyasetin ihtiyaçları mı?
Eğer amaç tarihî hakikate ulaşmak olsaydı, bunun yolu parlamentoların siyasî kararları değil; arşivler, bilimsel araştırmalar ve uluslararası hukukun usulleridir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” sözü yalnız tarihçilere değil, tarih adına hüküm veren siyasetçilere de bir uyarıdır. Tarihi siyasetle şekillendirmeye çalışanlar, en çok tarihe zarar verirler. Hiçbir devlet, kendi güncel politikalarının meşruiyetini sağlamak için başka milletlere tarihî suç isnat etme hakkına sahip değildir. Tarih, siyasetin sığınağı değil; hakikatin alanıdır.
Bugün “soykırım” kavramı hukukî bir suçtur. Bir suçun varlığı ise ancak yetkili mahkemelerin vereceği kararlarla hukukî nitelik kazanabilir. Parlamentolar tarihî olayları tartışabilir; siyasî deklarasyon yayımlayabilir, ancak mahkeme yerine geçerek suç isnadında bulunamaz.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Perinçek/İsviçre kararında da bu ayrım açık biçimde ortaya konulmuştur. Bu durum, tarih boyunca yaşanan bütün kitlesel insanlık suçlarının aynı hukukî zeminde değerlendirildiği anlamına gelmez. Örneğin Holokost, parlamentoların oyuyla tarihî gerçek hâline gelmemiştir. Milyonlarca belge, tanıklık, arşiv kaydı ve savaş sonrası yürütülen uluslararası yargılamalarla tarihî ve hukukî zemini ortaya konulmuş bir vakıadır. Parlamentolar bu gerçeği oluşturmamış; zaten tarih ve hukuk tarafından ortaya konulan bir hakikati siyasî olarak tanımışlardır. Tarihî ve hukukî zemini bulunmayan iddialarda ise parlamentoların aldığı kararlar, tarihî hüküm değil; siyasî beyandır.
Ayrıca unutulmaması gereken başka bir gerçek daha vardır. 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan ilk ülke 1965 yılında Uruguay olmuştur. Bu tercih, olayların yaşandığı döneme ilişkin yeni hukukî delillerin ortaya çıkmasından değil, dönemin uluslararası siyasî şartlarından kaynaklanmıştır.
Aradan geçen onlarca yıl boyunca farklı ülkelerde alınan benzer kararların ortak özelliği de hukukî yargı kararlarına değil, siyasî iradeye dayanmasıdır. Tarih belgeyle konuşur. Hukuk delille karar verir. Parlamentolar ise bunların yerine geçemez.
Türkiye’nin yapması gereken şey öfkeyle karşılık vermek değildir. Yapılması gereken; bütün arşivlerini açık tutmaya, bilimsel araştırmaları desteklemeye, uluslararası hukuk zemininde mücadele etmeye ve siyasetin tarih üzerindeki tahakkümünü reddetmeye devam etmektir. Çünkü tarih çoğunluğun oyuyla değişmez. Bir parlamentoda kaldırılan eller, arşivlerdeki belgeleri değiştiremez. Siyasî kararlar dönemini yaşar. Belge ise yüzyılları.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, tarihin siyasallaştırılması değil; siyasetin tarihten elini çekmesidir.
30 Haziran 2026
Dr. Volkan YAŞAR
