Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Atina’da düzenlenen 3. Uluslararası Deniz Güvenliği Konferansı’nda bir konuşma yaptı. Konuşma detaylarına ve değerlendirmesine girmeden önce etkinlikten bahsedelim. Eugenides Vakfı ev sahipliğinde düzenlenen konferans serisi, yalnızca akademik bir etkinlik değil, Yunanistan’ın deniz jeopolitiği, deniz güvenliği ve çok alanlı harp yaklaşımını kurumsallaştırma çabasının somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.
Eugenides Vakfı
Vakıf, 1956 yılında Yunan Armatör ve hayırsever Eugenios Eugenidis tarafından denizcilik eğitimine katkı sağlamak üzere kuruldu ancak son zamanlarda jeopolitik ve deniz güvenliği tartışmalarının merkezi haline geldi. ‘’Jeopolitik, jeoekonomik ve teknolojik kırılmalar çağında deniz güvenliği” ana teması altında gerçekleştirilen son konferans, klasik deniz gücü anlayışının ötesine geçen, sistem temelli ve çok katmanlı bir güvenlik mimarisinin tartışıldığı bir platform niteliği taşıyor.
Konferansta icra edilen paneller, küresel deniz ticaretinin güvenliği, kritik boğazlar (Hürmüz, Bab el-Mendeb), yapay zekâ destekli harp sistemleri, deniz alanında teknolojik dönüşüm ve gri bölge çatışmaları üzerine odaklanmış. Bu başlıklar, dünyanın (gemi sahipliği ve bayrak sahipliği ile birlikte ) en büyük tonajlı deniz ticaret filosunu işleten Yunanistan’ın deniz perspektifinin yalnızca Ege ile sınırlı kalmadığını Karadeniz’den Hint Okyanusu’na, Doğu Akdeniz’den küresel ticaret hatlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor.
Etkinliğin organizasyon yapısı dikkat çekicidir. İçinde devlet, akademi, özel sektör ve düşünce kuruluşları da var, armatörler, liman işletmecileri ve lojistik aktörler de. Konferans hepsini sanki bir savaş dönemine hazırlık kapsamında aynı zeminde buluşturan hibrit bir model ortaya koyuyor. Uluslararası düzeyde ise Amerikan Stratfor (Gölge CIA) gibi kurumlarla bağlantılı Rodger Baker ve Mackinder Forum çevresinden isimlerin katılımı, konferansın yalnızca ulusal değil, Batı (+İsrail) güvenlik mimarisiyle entegre bir düşünce ağına dayandığını göstermektedir.
Dendias ın Konuşması
Konferansın en dikkat çekici konuşması, Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias tarafından gerçekleştirilmiş. Dendias’ın konuşması, Yunan savunma doktrininde yaşanan dönüşümün açık bir ilanı niteliğinde. Dendias gerek Yunan Milli Gücünün sınırlarını gerekse evrensel mantık ve bilginin rehberliğini zorlayarak yaptığı konuşmada, hem Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken mesajlar vermiş hem de Yunan deniz gücünün geleceğine yönelik planları açıklamış.
Her yerden, Her Silahla Saldıracağız
Dendias, Türkleri kastederek “Gelecekte potansiyel saldırgan şunu bilmek zorunda kalacak, yalnızca Ege’den değil, Doğu Akdeniz’den ve gerekli gördüğümüz her yerden, koruma altındaki platformlardan çok sayıda stratejik füze ile karşılık verebileceğiz.’’ Geleceğin kuvvet yapısı ve stratejisi hakkında şunları ilave ediyor: ‘Elbette Ege’yi koruyacağız. Hem de bugüne kadar olduğundan çok daha iyi koruyacağız. Ama bunu çok daha karmaşık bir yöntemle yapacağız. Bunu füzelerle yapacağız. Bunu insansız deniz araçlarıyla yapacağız. Bunu su üstünde görev yapan küçük platformlarla yapacağız. Bunu su altında görev yapacak insansız sistemlerle yapacağız. Böylece Ege’nin güvenliğini geçmişe kıyasla çok daha ekonomik bir şekilde sağlayacağız. Büyük platformlarımıza ise hareket ve caydırıcılık özgürlüğü kazandıracağız…Ajanda 2030 çerçevesinde “Aşil’ in Kalkanı” adını verdiğimiz bir girişim başlattık. Bu sistem beş katmandan oluşuyor: Deniz Kara, Hava, Siber uzay, Uzay…’’
Nikos Dendias’ın ortaya koyduğu bu yaklaşım, ilk bakışta çağın ruhunu yakalayan bir dönüşümü tarif ediyor. Dağıtık yapılar, düşük maliyetli vurucu unsurlar, insansız sistemler ve ağ merkezli savaş… Ancak mesele süslü konsept ve doktrinler üretmek değil, bunu sürdürülebilir kılmaktır. “Aşil ’in Kalkanı” gibi çok katmanlı ve teknoloji yoğun modeller kâğıt üzerinde kusursuz görünür, fakat savaşın kendisi teknoloji vitrini değil, dayanıklılık testidir. Bu tür bir yapının gerçek belirleyicileri kan ve demirdir. Kanı besleyen savaşa hazır insan gücü, demiri besleyen ise süreklilik, dayanıklılık, üretim gücü ve bunları destekleyen sanayi ve finans altyapısıdır. Yunanistan’ın mevcut ekonomik kapasitesi, savunma sanayiinde dışa bağımlılığı ve çok sınırlı üretim yeteneği düşünüldüğünde, uzun süreli bir çatışmada hayal edilen ve konsepte dökülen sistemin nasıl idame edileceği ciddi bir soru işaretidir. Füze stokları tükendiğinde yerine ne konulacaktır? Sensör-ağ mimarisi elektronik karıştırma altında ve intihar SİHA’larının kinetik saldırıları sonunda nasıl ayakta kalacaktır? Uydu destekli sistemler kriz ve savaş anında kesintisiz nasıl işletilecektir? Bunlar teorik değil, doğrudan savaşın kaderini belirleyen sorulardır. Dolayısıyla Dendias’ın çizdiği model, teknolojik olarak doğru bir yönü işaret etse de arkasındaki üretim, lojistik ve ekonomik sürdürülebilirlik sağlanmadığı sürece, sahada belirleyici bir üstünlükten ziyade kırılgan bir bağımlılık üretme riski taşır.
Türkiye’yi Caydırmak
Dendias konuşmasında şunu söylüyor: ‘’Bizim yapmamız gereken tek şey, komşumuzdan gelebilecek herhangi bir tehdidi caydıracak kadar güçlü olmaktır. Yunanistan 360 derecelik bir bakış açısına sahip olmalıdır. Bu 360 derecenin 220-230 derecesi denize bakmaktadır. Dolayısıyla deniz ortamında nasıl hareket ettiğimiz, bizim için hayati önemdedir… Büyük platformlarımıza ise hareket ve caydırıcılık özgürlüğü kazandıracağız… Ege’de Türkiye’ye karşı bir oldu bitti yaratmaları halinde karşılaşacakları senaryoyu dile getirerek de şunları ekliyor: ‘’Çünkü şimdiye kadar karşı karşıya kaldığımız senaryo şuydu: Birileri gelir, küçük bir adamızı işgal eder. Sonra Yunanistan’ın önüne şu soru konur: Ne yapacağız? Topyekûn savaş mı ilan edeceğiz? Doğu Trakya’ya mı gireceğiz? Yoksa geri almak için son derece zor bir operasyon mu düzenleyeceğiz?’’
Burada asıl sorun “caydırıcılık” kavramının yanlış yere oturtulması. Yunanistan’ın amacı Türkiye’yi caydırmak olmamalı. Çünkü Türkiye açısından bazı başlıklar sıradan rekabet değil, doğrudan yaşamsal çıkar meselesidir. 12 milin tek taraflı ilanı, Ege veya Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığımızda fiili oldu bitti yaratılması ya da Sevilla haritasının sahada dayatılması gibi girişimler, Türkiye tarafından sadece statükoyu bozan hamleler olarak görülmez, böyle bir durumda sorun caydırma ve tırmanma perspektifinden çıkar ve Türkiye için yaşamsal öncelik alanına terfi eder. Türkiye bu tip adımlara karşı müdahale hakkını saklı tutar. Bu da uluslararası hukukta, BM Anlaşması 51. Maddede açık şekilde tanımlı olan meşru müdafaa hakkını kullanır. Kısacası krizi başlatan Yunan caydırıcılık anlatısı kurarken, Türkiye bunu yaşamsal bir mücadele olarak görürse denklem tamamen değişir. Kısacası Türkiye’yi “caydırmaya” çalışmak, yanlış hesaplandığında tam tersi etki yaratır. Türkiye özellikle deniz yetki alanları ve KKTC gibi doğrudan Mavi Vatan’ı ilgilendiren konularda geri adım atmaz. Bu alanlar Ankara için pazarlık değil, hak meselesidir. Dolayısıyla burada atılan her maksimalist adım, caydırıcılık üretmek yerine gerilimi yükseltir. Hele ki dış aktörlerin -Fransa’nın, İsrail’in -itmesi ile hareket edilirse, bu daha da riskli hale gelir. Çünkü kriz anında kim ne kadar kimin yanında durur, tarih bunun her zaman garanti olmadığını özellikle Yunan’a defalarca göstermiştir.
Yunan – İsrail İttifakı
Dendias’ın konuşmasını daha geniş bir perspektifte okuduğumuzda Yunan siyasetçilerin son dönemde yaptığı çıkışların İsrail ile gelişen ilişkileri paralelinde tesadüf olmadığı görülür. Yunanistan tarihi boyunca daima büyük güçlerin gölgesinde hareket etmiştir. Bu şekilde Türkiye güçsüzken sınırlarını sürekli büyütmüş, Türkiye güçlenince de bu kez büyük güçleri Türkiye’ye karşı kullanarak denizde hak etmediği hedeflere yönelmiştir. Bugün bu hedef GKRY ile beraber Sevilla haritasını Türkiye’ye kabul ettirmek, KKTC ve dolayısı ile adadaki Türk askeri varlığına son vermektir. Bu hedefleri ele geçirdikten sonra şüphe yok ki yeni hedefler takip edecektir. Çok ilginçtir ki Yunanistan ile İsrail aynı özelliklere sahip devletçiklerdir. Her ikisi de kendi çapında Büyük İdeallere (megali İdea) sahiptirler. Birisi Bizans’ı, diğeri Arz-ı Mevud’u bebeklikten itibaren zihinlere nakşeder. Her ikisi de özünde din devleti refleksiyle hareket eder. Yunan Anayasası devletin dininin Ortodoks Hristiyanlık olduğunu açıkça hükme bağlarken, İsrail ise özellikle son 20 yılda hızla seküler karakterinden uzaklaşarak dinci, faşizan ve eskatolojik hedeflerle şekillenen bir topluma evrilmiştir. Bu süreçte İsrail’de çoğu teknokrat nitelik taşıyan laik (hiloni) kesimin nüfusu azalmakta, orta sınıfın önemli bir bölümü—laikler dâhil—ülkeyi terk etmektedir. Yunanın 1 Mayıs 2026’da kendi arama kurtarma sahası içinde Filistin’e yardım götüren Sumud filosuna İsrail savaş gemilerinin müdahale etmesine tepki vermeyip adeta iş birliği içinde bulunması, aslında her iki devletin her alanda artık ortak hareket ettiğinin bir ifadesidir. ABD’deki Siyonist/Evanjelist cephenin Yunan lobisi ile etle tırnak olması neticede Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı İsrail, GKRY, Yunanistan ve ABD arasında Doğu Akdeniz Deniz Güvenliği Girişimine hayat vermiştir. Bu kapsamda Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının ahlaken ve etik yönden dünyada tamamen aşağılanmış, savaş suçlusu İsrail ile aynı cephede olması bir yana, İsrail’in Türkiye’yi baskılamak için her iki devleti gönüllü vekili konumuna sokması dikkat çekicidir. Diğer yandan Fransa’nın gerek Yunanistan gerekse GKRY ile stratejik savunma iş birliği anlaşmaları imzalaması Türkiye’nin Mavi Vatan ve KKTC cephesinde NATO ortakları tarafından da kuşatıldığının somut göstergeleri olmuştur. İşte Dendias böyle bir konjonktürde konuşmasını kaleme almış.
Dendias İsrail’in özellikle teknoloji, istihbarat ve hassas hedef vurma kapasitesine aşırı güven duymaktadırlar. Ancak gerçek hayat, özellikle İran ile yaşanan Ramazan Savaşı bu kabiliyetlerin tek başına belirleyici olmadığını açıkça gösteriyor. Savaşta İsrail hava savunmasının çökmesi, pek çok stratejik alanın vurulması, halkın günlerce sığınaklarda yaşaması, Güney Lübnan’da Hizbullah’ın sergilediği askeri yetenekler karşısında İsrail kara gücünün zarar görmesi gibi askeri gelişmeler yanında İsrail’de 130 milyar doları geçen savaş masraflarının ekonomiyi zora sokması; toplumsal seferberliğin sınırları (özellikle geniş dinî kesimlerden 100 bin kişi askere alınamıyor), sermaye ve nitelikli insan gücü üzerindeki baskı, deniz ulaştırma hatlarına bağımlılık ve Kızıldeniz- Akdeniz ekseninde başta bazı limanların faaliyetini durdurması gibi zafiyetler, İsrail’in operasyonel üstünlüğünü stratejik sürdürülebilirliğe dönüştürmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir denklemde, olası bir genişleme senaryosunda deniz ulaştırmasının sekteye uğraması, dış ticaretin daralması ve kara hatlarının Ürdün ve Mısır üzerinden sınırlanması gibi riskler de devreye girecektir. Bu nedenle konu sadece vurabilme kabiliyeti değil, o yeteneği ne kadar süre, hangi ekonomik ve toplumsal zeminde sürdürebileceğidir. Tam da bu noktada, Türkiye gibi geniş coğrafyaya, derin sanayi altyapısına ve çok boyutlu güç üretim kapasitesine sahip bir aktör karşısında, İsrail’in bugünkü kinetik çevikliğini kalıcı üstünlük olarak okumak ciddi bir stratejik hataya dönüşebilir.
Çelişkilerle Dolu Kafa Yapısı
Dendias’ın konuşması içinde zaman zaman çelişkiler barındırıyor. Türkiye’yi konuşmasının neredeyse yarısında merkeze oturturken zaman zaman farklı bir yaklaşım sergiliyor. Şöyle diyor: ‘’ Şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Yunanistan, Türkiye merkezli bir ülke olmamalıdır. Türkiye ana sorunumuz değildir. Ve ana sorunumuz haline de gelmemelidir.’’ Evet, “Türkiye ana sorunumuz değil” diyor ama konuşmanın tamamına baktığında, kurduğu sistemin, yaptığı yatırımların ve çizdiği tehdit resminin merkezinde Türkiye var. Türkiye’yi merkeze koyan, onu dengelemeye çalışan, hatta baskılamaya çalışan bir yaklaşım var. Yani söylem başka, gerçek başka. “360 derece bakıyoruz” diyor ama o 360 derecenin ağırlık merkezi Ege ve Doğu Akdeniz. Bu da fiilen Türkiye odaklı bir güvenlik mimarisi demektir. Bunu saklamanın bir anlamı yok. Eğer Dendias gerçekten konuşmasında dediği gibi “Türkiye ana sorun değil” diyorsa, o zaman Yunan dış politikası da buna uygun olmalıdır. Yani teori ile pratik uyuşmalıdır. Ama bugün görülen tablo bunun tam tersidir.
Ya da hedeflerini yetenekleriyle dengelemekten bahsederken dünya çapında hedefler koyabiliyor. ‘’Bu ortamda biz Yunanistan olarak seçimler yapmak zorundayız. Boyumuzu aşan hedeflerin peşinden koşmuyoruz. Küçük, orta ölçekli bir ülkeyiz. Ancak aynı zamanda dünyanın en büyük ticaret filosuna sahibiz. Açık deniz ulaştırma hatlarına bağımlıyız. Bunun etkisi yalnızca rakamlarda ya da istatistiklerde görülmez. Enflasyon ekonomiyi öldürüyor ve özellikle toplumun en yoksul kesimlerini vuruyor… ‘’Yunanistan, sadece Ege’ye değil, Karadeniz’den Kızıldeniz’e, Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir deniz güvenliği perspektifi geliştirmek zorunda’’ diyor. Bir yanda Türkiye’yi caydırmaktan bir yanda Kızıldeniz ve Hint Okyanusunda varlık göstermekten bahsediyor. Bu yaklaşımın faturası ise Yunan halkına çıkıyor. Zaten zor durumda olan ekonomi, milyarlarca euroluk savunma harcamalarıyla daha da yük altına giriyor.
Adalara Tam Yetki Alanı Garabeti
Konuşmasının belki de gerçeklerden kopmada rekor kıran kısmı deniz hukukuna getirdiği yorumlar olmuş. ‘’Ancak evimize daha yakın olan bir meydan okumayı da unutmuyorum. Çünkü hâlâ deniz hukukunu son derece kendine özgü bir şekilde yorumlayan bir komşumuz var. Örneğin sevgili komşumuz Türkiye, adaların kıta sahanlığına sahip olmadığını açıkça iddia etmektedir. Adaların büyüklüğü ne olursa olsun – örneğin Girit’in – Münhasır Ekonomik Bölge oluşturamayacağını savunmaktadır. Ege adalarının Asya kıta sahanlığında bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu iddialar uluslararası platformlarda ciddiyetle dile getirilmektedir. Oysa uluslararası hukuk dersi alan birinci sınıf bir üniversite öğrencisi böyle bir şey yazsa ya sınavdan kalır ya da arkadaşları gözyaşlarına kadar gülerdi. Ama biz, dünyanın dört bir yanındaki ciddi forumlarda bu tezlerle karşı karşıya kalıyoruz.’’Dendias’ın sözleri bilimsel açıdan sorunlu. Çünkü uluslararası deniz hukuku siyah-beyaz değildir. Yorum, içtihat ve coğrafya asli belirleyicilerdir.
Türkiye, adaların konumları dikkate alınmadan ana kara ile eşit haklara sahipmiş gibi değerlendirilmesine karşı çıkmaktadır. Bu yaklaşım, uluslararası hukukun hakkaniyet ilkesine dayanan içtihatlarıyla uyumlu olduğu gibi, Ege’nin özgün coğrafyasının dayattığı bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) adalara prensipte hak tanır, ancak sınırlandırmada “hakkaniyet” esastır. Ege gibi binlerce Yunan adasının olduğu yarı kapalı denizde Anadolu yarımadasının etki alanında kalan ve halen 6 mil karasuyuna sahip bu adalara ayrıca kıta sahanlığı verilmesi hakkaniyet ile bağdaşmaz. Anadolu’ya birkaç kilometre mesafedeki adalara kıta sahanlığı vermek ve ana karayı denizden koparmak hakkaniyete aykırıdır. Kısacası Ege yarı kapalı ada adacık ve kayalıkla ile yoğun özel bir denizdir ve burada standart yöntem uygulanamaz.
Nitekim Ege’de zaten 6 millik karasularıyla yaklaşık %50’ye yakın bir kontrol sağlanmışken, akla ziyan Yunan tezleri ile tüm adalara kıta sahanlığı ile tam etki verilmesi kalan alanın da büyük ölçüde Yunan deniz yetki alanına dönüşmesi demektir. Karasularının 12 mile çıkarılması ise Ege’nin yaklaşık %70’ten fazlasını Yunan karasularına dönüştürerek fiilen bir “Yunan gölü” yaratır. Bunu kendi kamuoylarına kabul ettirebilirler ancak Türkiye’nin böyle bir sonuca evet diyeceğini beklemelerine ya da Doğu Akdeniz’de çevresi yaklaşık 9 km olan Meis adasına, 1700 km’yi bulan Anadolu kıyı uzunluğunu yok sayarak on binlerce kilometrekarelik bir deniz yetki alanı atfetmelerine ben de göz yaşlarımı tutamayarak gülüyorum.
Sonuç
Dendias’ın Atina’da yaptığı bu konuşma yalnızca bir savunma doktrini sunumu değil, aynı zamanda Yunanistan’ın içinde bulunduğu stratejik zihniyetin açık bir yansımasıdır. Bu zihniyet, başta İsrail ve Fransa olmak üzere dış destekle büyüyen, kendi yetenekleri ile hedefleri arasındaki makası görmezden gelen ve Türkiye’yi dengelemek adına sürekli maksimalist iddialar üreten bir anlayışa dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir ki, jeopolitik, hayallerle değil yetenekle ve sürdürülebilir güç üretimiyle şekillenir. Bugün Yunanistan’ın çizdiği tablo, teknolojiye ve dış ittifaklara aşırı güven duyan, fakat savaşın en temel gerçeği olan süreklilik ve dayanıklılık boyutunu ikinci plana atan bir yaklaşımdır. Oysa savaş, enerjiye erişim, üretim gücü, insan kaynağı, lojistik derinlik ve ekonomik direnç meselesidir. Bu unsurlar olmadan kurulan ve içi doldurulmayan her parlak konsept ya da doktrin, ilk ciddi krizde kırılganlığını ortaya koyar. Öte yandan İsrail ile kurulan derinleşmiş askeri-teknolojik yakınlık ve Fransa gibi aktörlerle geliştirilen savunma bağları, Atina’ya kısa vadede bir özgüven sağlasa da uzun vadede bağımlılık üretir. Bu bağımlılık aynı zamanda silah satışı için teşvik edilir. Yunanistan adeta Tukidides tuzağına davet edilir. Macron’un Yunanistan’a gelişi çakma Helen kültürünün aşkından değil Yunan’a daha çok fırkateyn, savaş uçağı ve silah satma motivasyonundan geliyor. Ayrıca bu tür ittifaklar, kriz anında mutlak destek garantisi vermezler, aksine Yunanistan’ı büyük güç rekabetinin ileri karakolu haline getirir. Tarih boyunca bunun bedelini en ağır ödeyen ülkelerden biri yine Yunanistan olmuştur. Aynı hatanın bugün farklı bir formatta tekrarlanması, stratejik akıldan ziyade konjonktürel cesaretin bir sonucudur.
Daha da önemlisi, Yunan tarafının “Türkiye’yi caydırma” üzerine kurduğu söylem, gerçekte yanlış bir okumanın ürünüdür. Çünkü Türkiye açısından KKTC, Ege, Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan başlıkları bir tercih değil, doğrudan egemenlik ve yaşamsal çıkar alanıdır. Bu alanlarda yaratılacak herhangi bir fiili durum, klasik caydırıcılık denkleminden çıkar ve meşru müdafaa zeminine taşınır. Bu noktadan sonra oyun değişir, riskler katlanır ve kontrol alanı daralır. Dolayısıyla Yunanistan’ın attığı her maksimalist adım, caydırıcılık üretmek yerine gerilimi tırmandıran bir etki yaratma potansiyeline sahiptir.
Son tahlilde ortaya çıkan tabloda Yunanistan, söylemde “Türkiye ana tehdit değildir” dese de, pratikte tüm güvenlik mimarisini Türkiye üzerine kurmaktadır. Bu çelişki sürdürülebilir değildir. Türkiye ise geniş coğrafyası, derin sanayi altyapısı, çok boyutlu askeri kapasitesi ve tarihsel refleksleriyle bu tür baskılara karşı direnç üretme kabiliyetine sahiptir. Bu nedenle KKTC, Doğu Akdeniz ve Ege’de dengeyi belirleyecek olan şey, anlatı üstünlüğü değil, sahadaki gerçek güç dengesi ve bu gücün sürekliliğidir.
Kısacası, Atina’nın çizdiği tablo bir güç intikali arayışıdır. Ancak bu intikal, sağlam bir üretim, ekonomi ve stratejik akıl zeminine oturmadığı sürece, denizde ve karada kalıcı bir üstünlük değil, geçici bir hayal üretir. Türkiye ise yaşamsal egemenlik alanlarında dayatmayı kabul etmez, oldu-bittiye izin vermez ve gerektiğinde sahada karşılık verir. Bu denklem değişmediği sürece, bölgede gerçek istikrarın yolu maksimalist hayallerden ve küçük çocukların beyinlerini megali idealar ile yıkamaktan değil, akıldan, barışı aramaktan, hakkaniyete dayalı dengeden geçer. Savaşın ne getirdiğini görmek için Yunanın uzaklara gitmesine gerek yok.
04 Mayıs 2026
Cem GÜRDENİZ
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
