Geçen hafta Yıldızlar Holding’in Yunus Emre Termik Santrali’nde işçilerin aylarca maaş alamadan çalıştırıldığını, kamu garantisi olmadan özel termik santralin işlemediğini yazmıştık. Üretim ayağı buydu. Şimdi madalyonun diğer yüzüne, dağıtım ayağına tekrar bakalım. Çünkü Doruk Madencilik A.Ş. işçisinin gasp edilen maaşıyla evimize gelen elektrik faturası, aynı modelin iki ayrı tezahürüdür.
DOĞAL TEKEL: ÖZELLEŞSE DE REKABET DOĞMAZ
Önce şu temel gerçeği hatırlatmak gerekir: Elektrik dağıtımı, iktisat kitaplarındaki tanımıyla bir doğal tekeldir. Aynı sokağa ikinci bir kablo döşemek ekonomik anlamsızlıktır; bir bölgede tek bir şebeke vardır, dolayısıyla o şebekeyi işleten şirket fiili tekeldir. Türkiye’de 2009-2013 arasında elektrik dağıtım ağı 21 bölgeye parçalandı ve her bölge kendi aralarında ortaklıklar bulunan özel şirketlere devredildi. Yani ortaya rekabet çıkmadı; kamu tekeli, denetimsiz bölgesel özel tekellere dönüştürüldü. Üstüne perakende satış adı altında yapay bir kademe eklendi ama vatandaşların büyük çoğunluğu hâlâ elektriği bölgesindeki dağıtım şirketinin çatısı altındaki perakendeciden alıyor. Rekabet kâğıt üstündedir.
Daha vahimi, dağıtım şirketlerinin sahibi olan holdinglerin aynı zamanda elektrik üretiminde de büyük yatırımcı olması — yani üretimden dağıtıma kadar dikey bütünleşmiş yapılar kurmalarıdır. Bu yapı, doğal tekel olan elektrik dağıtımını, üretime de taşımakta; aynı sermaye grubu hem üretim, hem dağıtım, hem de perakende satışı yönetince vatandaşın elektrik faturası katlanmaktadır. Liberal iktisadın kendi mantığıyla bile savunulamayacak bir yapıdır bu.
FATURADAN SİLİNEN KALEM
Birkaç yıldır faturalarımızı açtığımızda gördüğümüz şey “sade” bir hesap: tüketimden kaynaklandığını zannettiğimiz, enerji bedeli ve vergiler. Bu sadelik bir iyiniyet jesti değil, bilinçli bir karartmadır. 1 Ağustos 2019’da EPDK, faturadaki “dağıtım bedeli” kalemini tamamen kaldırdı; o günden beri ödediğimiz paranın dörtte üçü, görünmez bir cebe akıyor.
Elektrik Mühendisleri Odası’nın Temmuz 2024 hesabı çarpıcıdır: EPDK %38’lik mesken zammını “üretim maliyeti arttı” gerekçesiyle açıkladı. Oysa o zamda enerji bedelinin gerçek artışı %2,5 idi; dağıtım bedeline ise %58,9 zam yapılmıştı. Yani vatandaşa yutturulan zammın neredeyse tamamı, üretimle değil dağıtım şirketlerinin kasasıyla ilgiliydi. Faturada ayrı kalem olsaydı görülürdü; olmadığı için görülmedi.
Nisan 2026’da geldiğimiz nokta bu işleyişin ne kadar kemikleştiğinin göstergesidir. Dört kişilik bir ailenin asgari faturası 744 TL; bu faturanın %74,8’i dağıtım bedeli, sadece %15,2’si enerji bedeli. EMO’nun deyimiyle bir “dağıtım bedeli karadeliği” oluşmuş. Beş yıl içinde enerji bedeli %24,5 artarken, dağıtım bedeli %880 yükselmiş. Eğer dağıtım, üretim maliyetiyle paralel artmış olsaydı, bugün 744 TL’lik fatura 228 TL olurdu. Aradaki 516 lira, her ay, milyonlarca hanenin cebinden çıkıp özel dağıtım şirketlerine akıyor.
Türkiye, 2025’te yaklaşık 288 milyar kWh faturalandırılmış elektrik tüketti. Bu rakam üzerindeki tek kuruşluk bir zam, yıllık 2,9 milyar TL’lik fazladan tahsilat anlamına gelecektir. Düşük kademe konutlardan tahsil edilecek her kuruşun yüzde 75’i özel dağıtım şirketleri, aktarılacaktır. Çiftçinin sulama maliyeti, fırıncının ekmek maliyeti, terzinin dikiş maliyeti aynı prizden geçiyor. Dağıtım bedeli, ülkenin tüm üretim zincirine bindirilmiş görünmez bir vergidir.
ÖDEDİĞİMİZİN KARŞILIĞI: YATIRIMSIZ HİZMET
Bu paranın karşılığı en azından nitelikli bir şebeke olsa belki şikâyet kısmen anlam kaybederdi. Ama metropolün dışına çıkıldığı anda gerçekle yüzleşilir. Köylerde gerilim dengesizliği yüzünden buzdolabı yanan teyzeler, yazın bakımsız hatların kıvılcımıyla başlayan orman yangınları, kışın saatlerce süren kesintilerde ısınmaya çalışan haneler… Üstüne öz tüketime dayalı çatı GES yatırımları, dağıtım şirketlerinin “trafo kapasitesi yok” mazeretiyle aylarca, bazen yıllarca sürüncemede bırakılıyor. Şirket için her güneş paneli kayıp müşteridir; bağlantı süreçleri kasten yavaşlatılıyor. En vahimi, evindeki solunum cihazı ya da diyaliz makinesi elektrik kesintisinde duran yurttaşlarımızın durumu. “Kesintisiz elektrik” sözüyle özelleştirilmiş bir sektörde bu tablo, verimlilik değil ihmaldir.
KRİZDE KAMU, NORMALDE PİYASA
Asıl mesele şudur: Bu şirketler ne zaman piyasacı, ne zaman kamucu? Doruk Madencilik kömür piyasasında satış garantili alım istiyor, çünkü fiyatlar düşünce işletemiyor. Dağıtım şirketleri yatırım yapmıyor, çünkü rekabet yok. Krizde EÜAŞ’a sığınıyor, normalde “devlet çekilsin” diyorlar. Karın özelleştirilmesi, riskin ve maliyetin kamulaştırılması — bu tek bir cümleyle özelleştirme bilançomuzdur.
Kurtuluş Parkı’nda açlık grevindeki maden işçisinin gasp edilen maaşıyla evimizdeki faturanın gizli zammı, aynı düzenin iki tezahürüdür. Bir ucundan üretim işçisinin ücretine el konuluyor, diğer ucundan vatandaşın faturasına gizli kalemler yedirililyor. Aradaki kâr, kamu kaynağıyla beslenen aynı sermaye çevresine akıyor.
Çözüm de açıktır. Doğal tekel olan dağıtım kamuya iade edilmeli, faturadaki her kalem ayrı yazılmalı, dikey bütünleşmiş holdinglerin üretim-dağıtım sahipliği sınırlandırılmalıdır. EPDK’nın 2019’dan beri sürdürdüğü karartmayı sona erdirmek, bu ülkede enerji politikası tartışmasının ön şartıdır. Doruk işçisinin maaşı için yürüdüğü yol ile bizim faturamızdaki gizli zamma karşı çıkacağımız yol aynıdır.
04 Mayıs 2026
Mehmet ÖZDAĞ
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
