Devlete/Devleti Yönetenlere Güven Sarsılırsa Ne Olur?

            “Devlet-i Ebed Müddet” anlayışını benimseyen biriyim. Yani devletimizin sonsuza kadar var olacağına ve kalıcılığına inanıyorum.  Devletin koruyucu, kollayıcı ve aynı zamanda güvenilir olduğu inancıyla ortaya çıkan “Devlet Baba” anlayışını benimseye gelmiş, devletin korunup yaşatılması için gerekli olan kurumsal hafıza ve devlette devamlılığın gereği olarak ortaya çıkan Devlet Aklına da hep güvenmişizdir.

             Ancak son yıllarda neler oluyor neler de bu güven, bu anlayış, bu gelenek sarsıldıkça sarsılıyor! Geçmişi çok eskiye dayansa da devleti yönetenlerin verdiği tavizler, göz yummalar sonunda on yıl önce patlak veren FETÖ belası milletimizin hayatında ve devlet kademelerinde derin izler, onulmaz yaralar bıraktı.

             Bu felaketi önceden sezip ikaz etmeye kalkanlara TBMM çatısı altında “Muhterem Fethullah Hoca efendiye terörist diyemezsiniz” diye kafa tutan Adalet Bakanı bile oldu. Milletin malını, devletin gayrimenkullerini o gruba “parsel parsel” peşkeş çeken Belediye başkanları, kamu kurumu yetkilileri de vardı. Onlara bir şey olmadı, soruşturma da açılmadı. Malum grubun bankasına para yatıranlar, çocuklarının okul taksitlerini havale edenlere hesap sorulurken banka açılışında tekmili birden hazır bulunup kurdele kesme yarışına giren, düzenlenen programlarda övgüler yağdıran siyasiler dimdik ayakta durmaya devam ettiler, ediyorlar. Haliyle bu durum oldukça güven sarsıcı oldu.

Bazı vakıf yurtları ile kurslarında çocuklara taciz ve tecavüz olayları olduğunda da aynı siyasiler, reşit olmayan çocuklar için bile “Küçüğün rızası varmış” ya da “Bir kereden bir şey olmaz” deme densizliğini gösterebildiler.

             Yönetim işlerinde, atamalarda, kadrolaşmada liyakat bir kenara bırakılıp “senden – benden, ondan – şundan, cemaatten, tarikattan” uygulaması huzursuzluk yarattı. Üç beş yerden maaş alanlar, aile boyu atamalar, adam kayırmalar millette huzur bırakmadı, kutuplaşmalar arttıkça arttı. Sıralama uzar gider de meğer beterin de beteri varmış…

             Beterin beteri, beterden daha da beteri o kadar çok ki… Kaymakam ve Vali olarak yani Mülki İdare Amiri sıfatıyla Devleti temsil etme yetkisi verilen biri güven sarsıntısını dorukların doruklarına çıkardı. Oğlunun yaptığı çirkefliği örtbas etmek için makamından aldığı güçle neler neler yapmış, kimleri kimleri kullanmış ve beytü’l maldan harcamış da harcamış…

             Bu zihniyette, bu tihniyette (yaratılış, huy, maya, tabiat, karakter) olan biri o noktaya gelinceye kadar ödüllendirilmiş de ödüllendirilmiş:

                Kendisine 5 defa “Yılın Kaymakamı” ödülü verilmiş.  “Yılın Yetim Babası”, “Çocuk Hakları, Çocuk Dostu”, “Yılın İdarecisi”, “Farkındalık”, “Sosyal Sorumluluk”, ödüllerine “layık” görülmüş. “Türkiye’nin Geleceğine Yön Verecek 100 İsim” arasında gösterilmiş. “Teşekkür Belgesi”, 15 defa “Başarı Belgesi” almış. Millî Eğitim Bakanlığı’ndan 2 “Takdirname”, İçişleri Bakanlığı’ndan “Teşekkür Belgesi” almış. Kendisine 3 “Fahri Hemşehrilik Beratı” verilmiş. “Of’un Altın Anahtarı” sunulmuş. Sıkı durun; Diyanet Vakfı tarafından “İyilik Ödülü” bile takdim edilmiş!

            Düşünebiliyor musunuz? “Türkiye’nin geleceğine yön veren 100 kişiden biri” olmuş. Üstüne bir de “İyilik ödülü” verilmiş ki, buyurun cenaze namazına!..

Geleceğimize böyle yön veriliyor ve verilecekse yanmış, bitmiş, kül olmuşuz demektir.

             Kendisine bütün bunlar verilmiş, o da güle oynaya almış ve hep korunup el üstünde tutulmuş. Bütün o çirkeflikler yapılırken uyanık olması gereken kurum ve kuruluşlar, devlet organlarının haberleri olmadı mı, oldu ise bu suça, bu günaha niye ortak oldular?

             Zamanın İçişleri Bakanı tarafından korunup kollandığı, yapılan çirkefliklerle kanunsuzlukların görmezden gelindiği söyleniyor. Nitekim adı geçen valinin, “Sayın Bakanım sizi Allah için seviyoruz” diye haykırdığı bir videoya da rastlamıştım. Soruşturma sonunda İnşaallah bütün bu koruma kollama işleri de ortaya çıkar ve “Ucu nereye çıkarsa çıksın” lafı çoğu zaman olduğu gibi havada kalmaz.

             Çoktan beri orta öğretim kurumlarında olaylar oluyor, öğretmenlere dayak atılıp silah çekiliyor, bırakın okul dışını derste bile bazı şımarık öğrenciler tarafından öğretmenlere adeta işkence ediliyordu. “Değerler Eğitimi” diye bir program ortaya koyup bunu kendi öğretmenleri yerine birtakım tarikat, cemaat ve vakıflara verdirmeye kalkan Milli Eğitim Bakanı siyaset yapmaktan okullarda ne olup bittiğine bakamadığı için en son Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki üzücü olaylar meydana geldi. Katliama kurban giden 8 – 10 yaşlarındaki çocuklar ve onları koruyabilmek için kendini feda eden öğretmenimize ağladık.

Ne yazık ki Devletimiz değil ama devletimizi yönettiğini sandığımız kişilerin, sorumlu Bakanlarla bazı bürokratların orada da ayrım yaptıklarına dair söylentiler çıktı. Cinayete kurban giden çocuklardan Yusuf Tarık Gül’ün babasının FETÖ bağlantısı dolayısıyla KHK ile görevden atılmış olduğu için cenazesine Bakanların katılmadığı iddia edildi. AKP Kahramanmaraş Milletvekili “Ailenin isteği üzerine Ankara’dan gelenlerin katılmadığını” söylese de temsilen Milli Eğitim ya da İçişleri Bakanı’nın orada olması, hiç değilse cenazeden sonra defnedildiği köye gidip taziyede bulunması gerekirdi. Çünkü 15 Temmuz 2016’dan bu yana 10 yıl geçti. O çocuk henüz 11 yaşında imiş. Yani babası 15 Temmuz’un en azılı faillerinden olsa bile çocuk o sırada bir yaşında ya var ya yok. Tamamen masum, günahsız. Ayrıca İslamiyet’te suçlarla günahlar şahsidir ve babalar çocuklarının, çocuklar da babalarının günahını yüklenemezler.

             Bütün bu yazdıklarımızın, verdiğimiz örneklerin sebebi elbette kutsal bildiğimiz, varlığına canımızı adadığımız devletimiz değil. Devlet yönetiminde söz sahibi olanların yanlışları hatta kasti davranışları devletimize olan inancımızı, güvenimizi sarsmaz, sarsmamalıdır. Ancak devletimizi temsil eden Kaymakam, Vali, Bakan, Başbakan, Cumhurbaşkanı her kim ve kimler olursa olsun onları eleştirmek de herkesin hakkıdır.

             Bazı arkadaşlar, çeşitli konularda eleştiri yöneltenlere, “Devletimize güveniyoruz, güvenmek zorundayız” diye karşı çıkıyorlar. Oysa karşı çıkmak yerine olup biteni aklıselimle değerlendirmekte fayda var. Devlete güvenmek ayrı, devleti yönetenleri eleştirmek ayrıdır.

             Devlete güvenin sarsılması felaket, devleti yönetenlerin yanlışlarını dile getirmek huzur ve güven getirir. Unutmayalım ki “Devlet Aklı” ayrı, devleti yönetenlerin siyasi tercihleri ayrıdır. Doğru olan Devlet aklına sadık kalmaktır. Ancak siyasi tercihler hiçbir zaman devlet aklının önüne geçmemelidir.

             28 Nisan 2026
            
             Osman OKTAY


Yorum bırakın