Devletler, anlık tepkilerle değil; tarihî hafıza ve stratejik zorunluluklarla hareket eder. Türkiye’nin dış politika geleneği de bu bakımdan açıktır: Kalıcı ittifaklar değil, değişken dengeler esastır. Bu nedenle son dönemde dile getirilen “Türkiye-Rusya-Çin ekseni” tartışmaları, yüzeyde cazip görünse de derinlemesine incelendiğinde ciddi riskler barındırmaktadır.
Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: Türkiye nükleer güç sahibi bir devlet değildir. Buna karşılık Rusya ve Çin, küresel düzeyde nükleer kapasiteye sahip aktörlerdir. Bu durum, olası bir ittifak ilişkisinde taraflar arasında yapısal bir asimetri doğurur. Böyle bir denklemde Türkiye, karar verici değil; çoğu zaman dengeleyici ya da uyum sağlayıcı bir pozisyona itilebilir.
Tarihî süreçler incelendiğinde, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en süreklilik arz eden baskının kuzeyden geldiği görülür. Bu durum ideolojik değil, coğrafî ve stratejik bir gerçekliktir. Rusya’nın sıcak denizlere inme hedefi, Karadeniz ve Boğazlar üzerindeki hassasiyeti ve Balkanlar ile Kafkasya üzerindeki yönelimi, yüzyıllardır değişmeden varlığını sürdürmektedir. Bu süreklilik, ilişkilerin doğasını belirleyen temel unsurlardan biridir.
Burada kritik ayrım şudur: Devletler her aktörle ilişki kurabilir; ancak ilişki ile ittifak aynı şey değildir. Türkiye, Rusya ile iş birliği yapabilir, Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirebilir. Fakat bu, uzun vadeli ve bağlayıcı bir stratejik ittifakı zorunlu kılmaz. Çünkü ittifak, yalnızca bugünü değil; gelecekteki muhtemel çatışma alanlarını da peşinen kabul etmek anlamına gelir.
Tarih bu konuda açık uyarılar barındırmaktadır. Kısa vadeli çıkar birliktelikleri, uzun vadeli jeopolitik rekabeti ortadan kaldırmaz. Nitekim 20. yüzyılın en çarpıcı örneklerinden biri, geçici yakınlaşmaların kısa süre içinde yerini doğrudan çatışmaya bırakabildiğini göstermiştir. Bu durum, devletler arasındaki ilişkilerin doğasının geçici değil; çıkar temelli ve değişken olduğunu ortaya koyar.
Türkiye’nin jeopolitik konumu ise bu tartışmanın merkezindedir. Türkiye bir uç ülke değil, bir geçiş alanıdır. Bu nedenle tek bir eksene bağlanmak, hareket kabiliyetini sınırlamak anlamına gelir. Oysa Türkiye’nin tarihî rolü, bloklar arasında yer almak değil; bloklar arasında denge kurmaktır.
Bu denge anlayışı, Türkiye’nin NATO üyeliğinde de açıkça görülmektedir. Çoğu zaman tek bir blok içinde yer almak şeklinde yorumlanan bu üyelik, Türkiye açısından yalnızca bir güvenlik bağı değil; aynı zamanda bir hareket alanı ve müzakere zeminidir. Türkiye, NATO içinde yer alırken dahi farklı aktörlerle ilişki kurabilmiş ve gerektiğinde bağımsız pozisyon alabilmiştir. Bu durum, dış politikasının temelini oluşturan denge anlayışının kurumsal bir yansımasıdır.
Dolayısıyla NATO üyeliği, Türkiye’yi tek yönlü bir blok siyasetine mahkûm eden değil; ona çok yönlü hareket kabiliyeti sağlayan bir çerçeve olarak görülmelidir. Esas mesele, bu üyeliğin mutlak bir bağlılık değil; stratejik bir araç olarak nasıl kullanıldığıdır.
Bu çerçevede mesele ideolojik tercihlerden ziyade, jeopolitik zorunlulukların doğru okunmasıdır. Türkiye’nin yönü “Doğu mu, Batı mı?” sorusuyla değil; “hangi şartlarda nasıl bir denge kurulmalı?” sorusuyla belirlenir. Bu yaklaşım, yalnızca bir tercih değil; coğrafyanın ve tarihin dayattığı bir zorunluluktur.
Bugün çok kutuplu bir dünya düzeni şekillenmektedir. Amerika konum değiştirirken, Rusya tarihsel hedeflerinden vazgeçmemekte, Çin ise yeni güç alanları oluşturmaktadır. Böyle bir tabloda Türkiye’nin tek bir blok içinde konumlanması, kısa vadede avantaj gibi görünse de uzun vadede stratejik kırılganlıklar doğurabilir.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’nin tarihî tecrübesi, jeopolitik konumu ve mevcut güç dengeleri dikkate alındığında, Rusya ile kurulacak bir ittifak, gerçekten bir güvenlik şemsiyesi mi oluşturacaktır; yoksa Türkiye’yi daha büyük jeopolitik baskıların merkezine mi çekecektir? Daha açık bir ifadeyle, böyle bir tercih, Türkiye coğrafyasının parçalanma riskini artıran bir süreci tetikleme ihtimali taşımıyor mudur?
22 Nisan 2026
Dr. Volkan YAŞAR
