Trump’ın söylemlerini, her adımı planlı büyük bir strateji dehasının taktik manevraları olarak görmek, o halde, akla dahice olmasa da bilgece olan o atasözünü getirir. Bir deli kuyuya taş atmış, kırk jeopolitikçi çıkarmaya çalışır
Tarihte Bireyin Rolü (1898) adlı makalesinde G.V. Plehanov tarihi yapanın bireyler mi yoksa ekonomi-politik ve toplumsal dinamikler mi olduğu tartışmasında iki ucu bir araya getirir ve bireyi tarih sahnesinden büsbütün çıkarmayan fakat özünde Marksizmden yana bir sentezde karar kılar. Buna göre, belirli bir dönemin maddi/sınıfsal koşulları neyin mümkün olduğunu belirler. Ama bu mümkünlerin arasında hangisinin bir gerçeklik olacağı ancak bireyler tarafından belirlenir.
Günümüzün yıkıcı, ‘akıllı’ kitle imha silahlarının gölgesindeki uluslararası ilişkiler çağında Plehanov’un bireyi tersinden önem kazanır ve mümkünlerin arasında bir mümkünü gerçekleştirmekten çok mümkün olmayanı silah zoruyla dayatan kaprisli bir zorba olarak tarih sahnesine çıkar.
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı hukuksuz savaşın bölge hakimiyeti, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve petrol kaynaklarına el koyma gibi maddi gerekçelerinin yanı sıra Donald Trump’ın kişiliği ve onun değişken karakteri de bu nedenle savaş analizlerinde önemli bir yer tutar. Trump’ın söylediği üstü kapalı, tuhaf bir şeyin aslında ne demeye geldiğinin anlaşılamaması kadar tek başına yarattığı kaos da bireyin modern tarihteki önemini açıklar.
Elinin altındaki yıkıcı ‘imkânlar’ ve uzaktan kumandalı teknolojik silahlarla birey/Donald Trump tarihte kurucu değil fakat yıkıcı karakteriyle önemlidir. Bu nedenle, ne dediği veya saçmaladığı, ona verilen güçten ötürü ister istemez analiz konusudur.
Tarihteki bu ‘önemli’ bireyin savaş günlüğüne bir bakalım.
Isınmaya başlayan ateşkes veya “soğuk barış”
Şimdilik bıçak sırtı bir ateşkesle, her an yeniden ısınabilecek “soğuk barış” şeklinde devam eden ve altıncı haftasına giren savaşın daha ilk günlerinde Trump zafer üstüne zafer ilan etti. Bir yandan İran’ı bombalar ve bölgeye asker sevkiyatı yaparken diğer yandan İran’la müzakerelerin başladığını, üstelik görüşmelerin olumlu gittiğini söyledi. İran’ın resmi kaynaklarının bunu yalanlaması da bir şeyi değiştirmedi. Trump nasılsa tek taraflı olarak İran’la ‘müzakerelere’ devam etti.
NATO konusunda da değişkendi. Önce yardım istedi. Karşılık görmeyince “Yardıma ihtiyacımız yok!” diye kızdı. Çok geçmeden, yardım edin noktasına geri döndü. Sonra birden Hürmüz Boğazı’nın kendi problemleri olmadığını ‘fark etti’ ve NATO’yu boğaz konusunda sorumluluğa çağırdı.
Savaş öncesi zaten açık olan Hürmüz Boğazı savaşta İran tarafından kapatılınca dünyada petrol fiyatları yükseldi. İki okyanusla çevrelenmiş ‘güvenli’ ülkelerinin coğrafi konumundan ötürü, Amerikalılar, hükümetlerinin İran’a yönelik saldırgan politikalarının karşılığını İran halkı gibi evlerine düşen bombalarla değil fakat ancak yükselen petrol ve tüketici fiyatlarıyla gördü ve savaşla ilgili memnuniyetsizliklerini anketlere yansıtmaya başladı. Bu ise, aynı anda her şeye sahip olmak isteyen Trump’ın tepesini attırdı ve başlangıçta rejim değişikliği olarak tarif edilen savaşın amacını savaştan önce zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nı açmak şeklinde yeniden formüle etti. Boğazı açmazsa İran’ın tüm sivil ve enerji altyapısını hedef alacağına dair tehditler savurdu. Sözünde de durdu. Enerji altyapısından sivil yerleşim alanlarına, köprülerden hastane ve üniversitelere kadar birçok yeri bombaladı. Binlerce sivil öldü, milyonlarcası yerinden oldu. Bütün bunlar olurken Trump, Miami’de düzenlenen bir yatırım zirvesinde “gerçek bir barış elçisi” olduğunu iddia etti. Söylemlerinin akıl dışılığı bunlarla da kalmadı fakat Hürmüz Boğazı’nı kendisiyle bir sonraki Ayetullah’ın ortak yöneteceğini ve İran’ın kendisine dini liderlik, yani Ayetullahlık teklif ettiğini iddia etmeye kadar vardı.
Şaşıracak bir şey kalmadı derken 7 Nisan Salı sabahı yaptığı açıklamayla Trump bireyin tarihteki rolüne dair modern katkısını sundu ve kıyamet gününü ilan edercesine Washington saatiyle 20:00’ye kadar Hürmüz Boğazı’nın açılmaması halinde “bütün bir medeniyetin bu gece öleceği ve bir daha asla geri getirilemeyeceği” tehdidini savurdu.
Plehanov’un tersinden önem kazanmış bireyi bütün yıkıcılığıyla sahneye çıkmış ve siyasal bir rejimi, rejimin askeri güçlerini veya yönetici elitlerini değil fakat binlerce yıllık birikimiyle, kültürü, sanatı ve mutfağıyla toptan bir uygarlığı hedef almıştı. Bütün bir medeniyeti yok edilecek askeri bir hedef haline getirmekle Trump yine sıra dışı bir iş yapmış ve uluslararası hukukta kötünün kötüsü olarak bilinen soykırım suçunu bile ‘aşabileceğini’ göstermişti.
Elbette bu tehdidin de daha önceki bazı tehditler gibi ciddiye alınmaması gereken bir blöf olduğu yüksek ihtimaldi. Ama emrindeki ‘akıllı’ silahlarla aşırı güçlendirilmiş bireyin taşıdığı riskler göz ardı edilemeyeceğinden 7 Nisan Salı akşamı bütün dünya tek bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmıştı. Yapar mı yapardı!
Bu topyekun medeniyet tehdidi, öte yandan, savaşın herkesçe kabul edilebilecek askeri veya siyasi bir zaferle sonuçlanmayacağını gören bir aktörün giderek daralan manevra alanına da işaret ediyordu. Trump ve Netanyahu İran’da daha ilk anda belli ki iyi hesaplayamadıkları bir direnişle karşılaşmıştı. Bir yandan Amerika askeri, sivil hedef ayırt etmeksizin okul ve hastanelere varana kadar ülkeyi bombalarken diğer yandan İsrail siyasi ve askeri yöneticilerine suikastlar düzenliyordu. Buna karşın İran tıpkı tarihçi Herodot’un Ölümsüzler dediği Pers İmparatorluğunun on bin kişilik efsanevi ordusu gibi, yöneticilerin suikaste uğramalarına karşın gerek yerine yenilerinin geçmesi gerekse sistemin liderden bağımsız işleyebilmesi sayesinde mücadele kabiliyetini yitirmedi. İç cephede topraklarını savunurken dışarıda körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini bombaladı. Üslerdeki Amerikan askerleri bölgeden çekildi, çekilemeyenler yerel halkın arasına karışarak kamufle oldu. NATO ülkeleri, askerlerini Irak’taki üsten sağ salim çıkarabildiğine sevindi.
Bu koşullar altında Trump’ın yenilmiş görünmeden savaşı bitirmesi zordu. Bir medeniyeti yok etme tehdidine varan söylemleri de tam da bu nedenle bir pazarlık değil fakat bir çıkışsızlık göstergesi olarak okundu. Yenilgiye gelemeyen bir Trump kendini ‘körfeze’ sıkıştırmıştı ve savaşı herhangi bir taviz vermeden, yalnızca kendi şartlarını dayatarak sonlandırmak için yapamayacağı şey yok gibiydi. Medeniyeti yok etme tehdidi akla ister istemez nükleer silahları getiriyordu.
Bütün dünya ama özellikle 90 milyonluk İran halkı 7 Nisan Salı akşamı, hormonlu bir güçle donatılmış bir bireyin ilan ettiği kıyamet saatini, dünyaya çarpacak bir gök cismini bekler gibi çaresizlikle bekliyordu. Bu sırada, İsrail’de bir televizyon kanalı, tıpkı yeni yıl kutlamalarında olduğu gibi stüdyolarına yerleştirdikleri büyük bir ekranda geri sayım yapıyor ve bir medeniyetin yok oluşunu ‘kutlamaya’ hazırlanıyordu. ABD merkezli CNBC ekranlarıysa piyasalara odaklanmıştı. Trump’ın İran medeniyetini yok etme tehdidinin hisse senetleri açısından anlamını tartışıyordu.
Doğunun binlerce yıllık bir medeniyetinin yeryüzünden silinmesi fantazisi kurulurken böylelikle Batı medeniyetinin ahlaki çöküşü de görünür oluyordu.
Öte yandan, hukukçulardan senatörlere, devlet başkanlarından António Guterres ve kendisi de Amerikalı olan Papa Leo gibi uluslararası aktörlere kadar uzanan geniş bir yelpazede, Trump’ın bu tehditlerinin uluslararası hukuka göre suç olduğu vurgulandı. Söz konusu tehditlerin gerçekleşip gerçekleşmemesi bir yana, sırf dillendirilmesinin dahi savaş suçu ve insanlığa karşı suç tartışmaları kapsamında değerlendirilebileceği ifade edildi.
Oysa Trump eleştiri-geçirmezdi, bunlardan etkilenecek değildi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasının ardından The New York Times’a verdiği bir röportajda, örneğin, savaş suçlusu olma meselesini umursamadığını söylemişti. Muhabirin giderek sertleşen ve saldırgan bir hal alan Amerikan dış politikasına atıfla sorduğu “Sizi ne durdurur?” sorusuna ise askeri/tekno-endüstriyel kompleksle karakterize edilen modern zamanlarda tarihte aşırı güçlendirilmiş bireyin rolünü örneklercesine “Kendi ahlakım ve kendi aklım” yanıtını vermişti. “Beni durdurabilecek olan tek şey bu.”
Yani, tarih Amerikan sahnesinden çekilmiştir ve geriye kendi gücünü yine ancak kendi aklı ve kendi ahlakıyla dengeleyen hormonlu birey kalmıştır.
Belki de bu nedenle, son günlerde özellikle Amerika’da en çok konuşulan konulardan biri de Trump’ın akıl sağlığıdır. Psikiyatristlere göre ABD Başkanı’nın 90 milyonluk bir ülkeyi yok etme tehdidini de içeren akıl dışı, tutarsız ve birbiri ile çelişen söylemleri psikopatolojik bir göstergedir ve Hitler’den bu yana bu ölçekte bir retorikle karşılaşılmamıştır. “Bu açıkça savaş suçu dili, delilik dili, kendisini Tanrı tarafından görevlendirilmiş sanan bir adamın dili”dir.
Trump’ın sürekli değişen ve yakarım-yıkarım-yok ederimlerle şişen söylemlerini, öte yandan, bilinçli bir öngörülemezlik stratejisinin parçası olarak yorumlayanlar da yok değil. Buna göre bu dizginsiz öngörülemezlik, rakipler üzerinde “her şeyi yapabilecek bir lider” algısı yaratarak müzakere gücünü artırır ve daha büyük tavizler elde etmeyi mümkün kılar.
Bununla birlikte, yakın bir geçmişe kadar Trump’ın en güçlü destekçileri arasında yer alan ve Trump’ı çok yakından tanıyan Tucker Carlson, Alex Jones ve Candace Owens gibi isimlerin de içinde bulunduğu bazı çevreler, bu söylemlerin zekice bir müzakere taktiği ya da bir pazarlık sanatı olarak değerlendirilemeyeceğini fakat insanlığa karşı suç teşkil edebilecek bir dilin parçası olduğunu söylüyor ve Trump’ın akıl sağlığına güvenmiyor.
Dünyanın en güçlü ülkesinin başındaki adamın savaştaki söylemleri ve davranışlarına anlam verme uğraşında, psikopatolojik bir yaklaşımın jeopolitik analizden daha açıklayıcı olabileceği yönündeki görüş giderek ağırlık kazanıyor. Buna göre mesele ne bilinçli bir “öngörülemezlik” stratejisi, ne de strateji eksikliğidir fakat derin bir zihinsel ve psikolojik boyut içerir. Onun tutarsız, ciddiyetten uzak ve saldırgan söylemleri Trump’ın “sanrısal bir dünyada yaşadığının” ve “zihinsel olarak sağlıklı olmadığının” göstergesidir. Birçok psikolog Trump’ın kötü huylu narsisizmle birleşen bir demans tablosu sergilediğine kanaat getirir.
Trump’ın söylemlerini, her adımı planlı büyük bir strateji dehasının taktik manevraları olarak görmek, o halde, akla dahice olmasa da bilgece olan o atasözünü getirir. Bir deli kuyuya taş atmış, kırk jeopolitikçi çıkarmaya çalışır.
“Trump frontotemporal demans belirtilerine sahip”
Johns Hopkins Üniversitesi’nden psikolog John Gartner’a göre Trump’ın davranışları zihinsel durumu hakkında ciddi soru işaretleri doğuruyor. On yıl boyunca Trump’ın davranışlarını izleyen Gartner bu davranış kalıplarını “kötü huylu narsisizm” çerçevesinde değerlendiriyor. Holokosttan sağ kurtulan Erich Fromm’un Hitler’i teşhis etmek için tanımladığı bu durum birkaç bileşenden oluşuyor: narsisizm, antisosyal kişilik bozukluğu, yalan söyleme, aldatma, başkalarına zarar verme, kuralları çiğneme ve pişmanlık duymama, sürekli saldırıya uğradığını hissetme ve intikam arayışı, büyüklük taslama ve herkesten üstün olma isteği.
Psikologlar ayrıca Trump’ın kötü huylu narsisizm ile birleşen bir frontotemporal demans (FTD) belirtileri gösterdiğini de düşünüyor. Buna kanıt olarak ise Trump’ın son dönemdeki anlaşılması güç ifadeleri, cümle yapılarındaki düzensizlik ve anlam bütünlüğünü yitiren cümleleri veriliyor. Bütün bunların alışılmadık bir retoriğin değil, daha derin bir bilişsel bozulmanın göstergesi olduğu iddia ediliyor. Yaşı ve konuşma sırasında cümlelerini tutarlı bir şekilde tamamlayamaması veya kelimeleri eksik bırakması da yine demansın işaretleri olarak tespit ediliyor.
Kamuoyu da benzer kanıda. Şubat ayında yapılan bir Reuters-Ipsos anketine göre, Amerikalıların %61’i Trump’ın yaşla birlikte daha dengesiz hâle geldiğini düşünüyor. Bu oran Trump’ın kendi seçmeni olan Cumhuriyetçi seçmenler arasında bile %30’ları buluyor.
Cehalet güçtür!
Psikolog ve nörobilimci Frank George ise Trump’ı sadece “yalan söylemek değil, fakat ne kadar akıl almaz görünürse görünsün söylenenlere inanma eğilimi” ile karakterize ediyor. Trump’ın bu akıl dışı yalanlara inanma eğilimini, öte yandan, kendisini tavsiye almak yerine ‘evet’ cevabı beklediği insanlarla çevrelemiş olmasıyla açıklayan da var.
Bu çevre öncelikle aile üyelerinden oluşuyor. Hatırlanırsa, Trump’ın ilk döneminde kızı Ivanka Trump ve damadı Jared Kushner kıdemli danışman olarak görevlendirilmişti. Aynı dönemde FBI, Adalet Bakanlığı, İç Güvenlik Bakanlığı ve CIA gibi kritik birimlerde uzun yıllar görev yapmış üst düzey görevlileri ya istifa ettirildi ya da görevden alındı. Özellikle FBI’da, terörle mücadele ve istihbarat birikimine sahip kıdemli uzmanlar kadrodan çıkarıldı, kalan personel Trump’ın göçmen politikaları ve sınır güvenliği önceliklerine yönlendirildi.
Brookings Enstitüsü verilerine göre Beyaz Saray’ın üst düzey danışman kadrosunda “A Takımı”nın %92’si değişti ki bu, modern Amerikan tarihinde bir başkanın ilk döneminde yaşanan en büyük kadro değişikliğiydi.
İkinci/şimdiki başkanlık döneminde ise Trump’ın çevresi daha homojen ve itirazsız küçük bir danışman kadrosuyla şekillendi. Derin bilgi ve uzmanlıktan yoksun bu grup, şimdilerde ABD’nin dizginsiz askeri ve diplomatik gücünü yönlendiriyor. Oysa diyor Amerikalı siyaset bilimci John Mearsheimer, savaş gibi son derece karmaşık ve öngörülemez sonuçlar doğuran konular, ciddi analiz, planlama ve uzmanlık gerektirir. Bu nedenle güçlü bir karar alma süreci, farklı senaryoları değerlendirebilecek geniş ve yetkin kadrolara dayanmalıdır. Ancak Trump kurumlara güvenmiyor ve milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen bir savaşı emlak sektöründen arkadaşları, aile üyeleri, Fox News çevresi, Pete Hegseth, Steve Witkoff, Jared Kushner ve Lindsey Graham gibi isimlerle yürütüyor.
Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve istihbarat kurumlarındaki deneyimli profesyonellerin sistematik olarak görevlerinden uzaklaştırılması Trump’ın “cehalet yoluyla güç” elde etmesi olarak tanımlanıyor. Uzmanların derinlikli analizlerine katlanamayacak kadar çabuk sıkılan ve emlakçılıktan gelen ‘iş bitiriciliğini’ her şeyin üstünde bir yetenek olarak gören bir Trump ve çevresinin kısa vadeli hedefleri uzun vadeli stratejilerle dengeleyememesi nedeniyle, İran’a yönelik savaş kararının planlı ve rasyonel bir süreçten ziyade ‘iş bitirici’ bir aceleyle alındığı ve sonuçta savaşa Trump ve çevresinin cehaletinin yol açtığı düşünülüyor.
https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2026/04/410c7dbb-fd5f-42c5-835c-1d152711beed.webp
Görsel yapay zekâ ile üretilmiştir
Derin devlet bu savaşa karşıydı
Mearsheimer ayrıca Trump’ın özellikle “derin devlet” denilen yapıya güvenmediğini ve onu düşmanı olarak gördüğünü söylüyor. Derin devlet denilen yapının ciddi bir uzmanlık birikimini barındırdığını söyleyen Mearsheimer “Burada derin devleti aşırı idealize etmek istemiyorum ama böyle bir yapının bazı avantajları vardır” diye devam ediyor. Derin devlet ve istihbarat aygıtlarının şimdiki savaşa kuşkuyla yaklaşmalarını da bu ‘avantaja’ örnek olarak gösteriyor.
Diğer bir örnek ise Trump’ın Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin başına getirdiği Joe Kent. Savaşın üçüncü haftasında protesto amacıyla istifa eden Kent bir yönüyle derin devleti temsil ediyor ve “bu savaşı İsrail ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle” başlattıklarını söylüyor.
Amerikan derin devleti elbette savaş karşıtı değildi, fakat onun savaş yöntemi farklıydı. Lafı dolandırmaya gelemeyen Trump İran’da gizli operasyonlar yürüten CIA ve MOSSAD ajanlarının maskesini düşüren bir ‘dürüstlükle’ “Sadece insanları sokaklara dökmekle kalmadık, silah da gönderdik” diye İran’da Ocak ayında gerçekleşen kitlesel protestoların özüne inmişti. Açık açık söylemekten çekinmediğine göre, bu CIA’in tipik bir hükümet devirme operasyonuydu.
Geçen hafta yayınlanan “Trump ABD’yi İran’la Savaşa Nasıl Sürükledi?” başlıklı The New York Times makalesinde de Trump’ın farklı bir ‘yöntem’ izlemekten yana olan derin devletin uyarılarını dikkate almadığı ve savaşın büyük ölçüde İsrail tarafından yönlendirildiği tespit ediliyor. Makaleye göre, Netanyahu ve ekibi Beyaz Saray’daki toplantıda Trump’ı ‘zafer garantili’ savaşa böyle ikna ediyor: İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilebilir, rejim o kadar zayıf bir duruma düşer ki Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya mecali kalmaz ve komşu ülkelerdeki ABD çıkarları da böylelikle fazla etkilenmez.
Sonuçta Trump, İran rejiminin zayıf olduğuna ve üzerine gidince kolayca teslim olacağına inandırılmıştı. İsrail tarafı durumun bu kadar kolay olmayacağını muhtemelen biliyordu. Ama Trump’ı harekete geçirebilmek için, onun ‘iş bitirici’ emlakçılığına oynayıp savaşı kısa yoldan para kazanılacak yağlı bir iş teklifi gibi sunmuştu.
Öte yandan, 2020 Ocak ayında Kasım Süleymani’nin suikastına yönelik İran’dan ciddi bir tepki gelmemiş, dahası Maduro’nun kendi ülkesinden kaçırılması bile öyle zor olmamıştı. Savaşın kolay olacağına inanmak için ‘ikna edici’ nedenler vardı.
Sonuç olarak Trump Mearsheimer’in deyimiyle “azıcık uluslararası ilişkiler bilen birinin yapmayacağı, en akıl dışı hatayı” yaptı. Netanyahu’nun İran’a saldırmak için tam 40 yıldır beklediğini hatırlatan senator Chris Van Hollen ise daha açık sözlüydü. Netanyahu kırk yıl beklemiş ve sonunda Beyaz Saray’da Trump kadar aptal ve onun kadar pervasız bir başkan bulmuştu.
“Trump’tan nefret etmelisiniz: ama o bir palyaço değil”
Trump’ın çevresindeki kadronun teknik açıdan yetersizliğini ve stratejik derinlikten yoksunluğunu bir zaaf göstergesi değil fakat tersine bilinçli bir tercih olarak görenler de var.
“Seeing Trump Clearly” adlı makalesinde eski İngiltere büyükelçisi Craig Murray, örneğin, Trump’ı basitçe “cahil” veya “dengesiz” bir figür olarak görmenin yanıltıcı ve hatta ‘rahatlatıcı’ olduğunu ve onun ‘akıl dışı’ hamlelerinin arkasındaki olası stratejik hesapları gözden kaçırmaya yol açtığını söyler. Özellikle İran bağlamında, nükleer silahlarla ilgili müzakerelerde Trump’ın başından itibaren samimi olmadığını, bazı kilit görevlere bilgisiz ve yeterli kapasiteye sahip olmayan isimlerin bilinçli şekilde getirildiğini ve tüm sürecin İran’a yönelik saldırıyı meşrulaştırmak için kurgulandığını savunur.
Bazı tarihsel kayıtlar Murray’ı destekler. Daha 1987 yılındaki bir röportajda Trump İran için “Neden gidip denizin kıyısındaki petrollerinin bir kısmını almıyoruz ki?” diye ‘sorar’. Ki bu, çocuksu bir sorudan çok başka bir ülkenin varlıklarına çökme planının kafasında bir yerlerde gezindiğini gösterir.
Ancak yine de bu İran savaşında tutarlı, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir stratejiyle yola çıkıldığı anlamına gelmez. Çünkü Trump zaten durmadan böyle şeyler söyler. “Gidip petrollerini alabiliriz çünkü bunu yapacak gücümüz var!” “Harika! Bunu havaya uçurabilirim, bakın ne kadar güçlüyüz!”
İlkel bir güç anlayışı çocukça bir özgüvenle birleşmiş ve psikoloji jeopolitiğe dahil olmuştur.
https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2026/04/fc9074e5-462b-4914-976b-82d16f1038a4.webp
Pers ve Yunan kıyafetlerini kombinleyen Büyük İskender’in temsili bir resmi
Bir medeniyeti yok etmek…
Savaşlardaki yenilgisizliğiyle bilinen ve tarihin en başarılı askeri komutanlarından biri olarak kabul edilen Büyük İskender kendinden öncekilerin yüzyıllarca deneyip de başaramadığını başarmış ve sonunda Pers İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmıştı. Ama karşısında bulduğu medeniyete de hayrandı ve böyle bir medeniyetin sadece askeri güçle yönetilemeyeceğinin fakat ancak onu tanıyıp anlayarak, ona uyum sağlayarak yönetilebileceğinin farkındaydı.
İskender fetihten sonra bir Pers prensesi ile evlendi. Saray geleneklerini benimsedi. Pers soylularını yönetime, askerlerini ordusuna dahil etti. Persler gibi giyindi. Persler gibi yaşadı. O kadar ki “Kralların Kralı” Darius’un ölümünden sonra onu Darius’unki gibi bir taç ve kemerle ve beyaz-mor çizgili bir tunik içinde gören kendi halkı/Makedonlar artık şüphelenmeye başlamıştı.
İskender bireyin tarihteki rolünü, askeri gücü ne olursa olsun bireyin ancak mümkünlerin arasında bir mümkünü gerçekleştirebileceği savını Plehanov’dan iki bin yıl önce sezgisel olarak kavramıştı. Büyük bir imparatorluğu mağlup etmişti, ama onun medeniyeti tarafından fethedilmiş ve onu ancak ona benzeyerek/‘persleşerek’ yönetmişti.
Bir medeniyete tıpkı bir gayrimenkulmüş gibi sahip olma, olamıyorsa yok etme hayallerine kapılan ve işi İran’ın kendisine Ayetullahlık teklif ettiği ‘itirafına’ kadar vardıran Trump’ın tarihteki ‘imkânsız’ rolü gerçi İskender’inkine uymaz. Ama onun bu imkânsız arzusu, arzusunun İskendervari özünü ele verir. Ve jeopolitik başlayan bir savaş günlüğü, Moby-Dick’in o unutulmaz açılış cümlesini andıran, narsist bir hezeyanla sona erer:
“Bana bundan sonra Ayetullah deyin!”
19 Nisan 2026
Zeynep YILDIRIM
KAYNAK: https://t24.com.tr/
