Berlin’de Bir Dava: Talat Paşa, Tanıklıklar ve Tarihin Yargılanması

“Uyuyan bir toplumu uyandırmak kolay değildir; fakat biz uyanmaya ve uyanık kalmaya karar verdik.”

Tarih, yalnızca olanı değil, olanın nasıl anlatıldığını da sorgulamayı gerektirir. 15 Mart 1921’de Berlin’de Talat Paşa’nın öldürülmesi ve ardından 2-3 Haziran 1921’de görülen dava, bu bakımdan son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnızca bir suikast yargılanmamış; aynı zamanda bir devlet, bir savaş dönemi ve bir tarih anlatısı da mahkeme salonuna taşınmıştır.

Ceza yargılamasının temel amacı, işlenen fiilin tespiti ve failin hukuki sorumluluğunun belirlenmesidir. Ancak Berlin’de görülen bu dava kısa sürede bu çerçevenin dışına çıkmıştır. Olayın faili ortadadır. Talat Paşa’yı öldüren kişi, Ermeni öğrenci Salomon Tehlirian’dır. Suç gizli değildir; ikrar edilmiştir. Buna rağmen dava, bir cinayetin hukukî değerlendirmesinden çok, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılı savaş şartları içindeki uygulamalarının tartışıldığı tarihî ve siyasî bir zemine dönüşmüştür.

Mahkeme zabıtları incelendiğinde, bilirkişi olarak dinlenen Johannes Lepsius, 1915 sevk ve iskân uygulamasını geniş çaplı bir imha hareketi olarak değerlendirmekte ve bunu kendi yorumlarına dayandırmaktadır. Buna karşılık aynı davada ifade veren Mareşal Otto Liman von Sanders, sevk ve iskân kararının askerî ve güvenlik gerekçeleriyle alındığını belirtmekle birlikte Alman askerî makamlarının bu sürece yön verici bir rol oynamadığını ve kendisinin bu yönde herhangi bir talimat almadığını açık biçimde söylemektedir. Sanders’a göre kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir diğer husus, cephe şartlarının ağırlığı, erzak yetersizliği ve salgın hastalıklar sebebiyle komutası altındaki birlikler ve genel olarak Türk ordusunun ciddi kayıplar vermiş olduğudur.

Asıl dikkat çekici olan ise şudur: Olayların yaşandığı coğrafyada resmî görev yapmış birçok Alman subayının tanıklığı, mahkeme sürecinde yeterince dikkate alınmamıştır. Bu noktada Friedrich Bronsart von Schellendorf’un 24 Temmuz 1921 tarihinde Deutsche Allgemeine Zeitung gazetesinde yayımlanan yazısı son derece önemlidir. Schellendorf şu soruyu sormaktadır: “Olayların yaşandığı yerlerde görev yapmış Alman subaylarının ifadeleri neden alınmadı?” Bu soru sıradan bir itiraz değil, doğrudan bir metodoloji eleştirisidir.

1864 Berlin doğumlu olan Friedrich Bronsart von Schellendorf, 1913 yılında Alman askerî heyetiyle birlikte Türkiye’ye gelmiştir. I. Dünya Savaşı’nın başından 1917’ye kadar Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmıştır. Görevi itibarıyla bütün yazışmalara şahit olmuş, bunların suretlerini alarak Almanya’da bir arşiv oluşturmuştur. Osmanlı Devleti için savaş tehlikesi yaklaşırken cephe hazırlıklarına katılmıştır. Özellikle Doğu Cephesi’ne ilişkin hazırlıkları Yarbay Hafız Hakkı ile yürütmüştür. Savaş başladığında ise denetim büyük ölçüde onun elindedir. 1920’de Korgeneral rütbesiyle emekli olmuştur. Dolayısıyla Schellendorf’un değerlendirmesi, dışarıdan bakan bir gözlemcinin kanaati değildir.

Guse’ye göre 1915 süreci, yalnızca bir sevk ve iskân meselesi değildir. Aynı zamanda cephe gerisinde ortaya çıkan ciddi bir güvenlik krizidir. Özellikle Van’da 20 Nisan 1915’te başlayan isyan ve buna paralel biçimde ilerleyen Rus taarruzu, ki 5 gün sonra 200 binden fazla şehit verdiğimiz Çanakkale kara savaşları başlayacaktır, bu krizin en somut örneklerindendir. Telgraf hatlarının kesilmesi, yerel silahlı faaliyetler, cephe gerisindeki saldırılar ve Rus ordusuyla kurulan temaslar, Osmanlı yönetiminin aldığı tedbirlerin arka planını oluşturmaktadır.

Guse’nin aktardığına göre Ermeni komiteleri ve özellikle Taşnaksutyun çevresi, savaş öncesinden itibaren farklı hazırlıklar içindedir. Erzurum’da yapılan Taşnaksutyun kongresi bu bakımdan önemlidir. Türk tarafının, belirli siyasal açılımlar karşılığında Osmanlı Devleti yanında yer alınması yönündeki yaklaşımına rağmen bu teklif karşılıksız kalmıştır. Daha da önemlisi, Rus ordusu ilerledikçe Türkiye’deki Ermeniler ile Rus Başkomutanlığı arasında fiilî bir iş birliği ortaya çıkmıştır. Türk Kafkas Orduları Başkomutanlığı tarafından öğrenildiğine göre, telgraf hatlarının tahribi ve Türk birliklerinin gerisinde ayaklanma çıkarılması yönünde sözler verilmiştir. Guse, bunların daha sonra fiilen yaşandığını kaydetmektedir.

Burada ayrıca önemli bir toplumsal ayrıntı da vardır. Ermeniler, Osmanlı Devleti içinde yalnızca taşrada yaşayan bir topluluk değildir. Devletin farklı alanlarında yükselebilmiş, parlamentoda temsil edilmiş, idarî ve siyasî görevler üstlenmişlerdir. Talat Paşa’nın Ermeni lideri Pastırmacıyan’a üç kez bakanlık teklif ettiğini, fakat bunun kabul edilmediğini aktaran değerlendirmeler de bu çerçevede anlamlıdır. Bu durum, meselenin yalnızca ezilen tek taraflı bir topluluk anlatısıyla açıklanamayacağını göstermektedir.

Dönemin bir diğer önemli tanığı olan Dr. Ernest Jackh ise Yükselen Hilal adlı eserinde hem savaş yıllarına hem de Talat Paşa suikastına doğrudan tanıklık etmektedir. Onun anlatımı, failin suçu açık olmasına rağmen yargılamanın kısa sürede hukukî sınırların dışına çıktığını göstermektedir. Jackh, ayrıca Talat Paşa’nın 1943 yılında İstanbul’a getirilen cenazesine gösterilen büyük ilgiye de dikkat çekmektedir. Bu ilgi, Talat Paşa’nın ölümünün yalnızca bireysel bir suikast olarak görülmediğini; tarihî hafızada çok daha geniş bir anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.

Mahkeme zabıtlarının “Anhang” (Ek) bölümünde yer alan ifade de bu davanın niteliğini anlamak bakımından son derece önemlidir. Buna göre, sanık müdafaası tarafından sunulan bazı delillerin, mahkeme heyeti ve jüri tarafından hüküm vermek için gerekli görülmediği gerekçesiyle incelenmesine gerek duyulmamıştır. Bu durum, yargılamanın klasik ceza muhakemesi ilkelerine göre değil, dönemin siyasî atmosferi içinde şekillendiğini göstermektedir.

Öte yandan savaş sonrasında Osmanlı yöneticilerinin bir kısmı İngilizler tarafından Malta’ya götürülerek yargılanmış, ancak yapılan incelemelerde suçlayıcı nitelikte somut bir delil ortaya konulamamıştır. Bu gelişme, döneme ilişkin iddiaların yalnızca mahkeme beyanlarıyla değil, doğrudan belge ve somut delil çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Nitekim Osmanlı Devleti’nin savaş şartları altında aldığı kararlar, öncelikle dönemin iç güvenlik sorunları ve cephe gerisi tehditleri bağlamında ele alınmalıdır. Ermeni komitelerinin bazı bölgelerde Rus ordusu ile iş birliği yaparak ayaklanma hareketlerine giriştiği ve bu durumun cephe gerisinde ciddi güvenlik sorunları doğurduğu bilinmektedir. Bu çerçevede önce 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının gözaltına alınmasına yönelik tedbirler alınmış, olayların devam etmesi üzerine de 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskân Kanunu çıkarılmıştır. Bu gelişmeler üzerine alınan tedbirlerin, dönemin savaş koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiği açıktır.

Tartışmanın en somut boyutlarından biri ise savaş sonrası döneme ilişkin nüfus verileridir. Farklı yabancı kaynakların karşılaştırılmasıyla ortaya konulan bulgular, sevk ve iskân süreci sonrasında Osmanlı Ermeni nüfusunun önemli bir bölümünün hayatta kaldığını göstermektedir. Nitekim Mehmet Arif Demirer tarafından yapılan çalışmalar, 1918 yılı itibarıyla 1.586.000 Osmanlı Ermenisinin hayatta olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre yaklaşık 486.000 kişi Suriye’ye sevk edilmiş, 400.000’i Güney Kafkasya’ya geçmiş, 200.000’i Doğu Anadolu’da kalmış, 200.000’i din değiştirmiş ve 300.000’i ise sevk ve iskân uygulamasına tabi olmamıştır. Bu veriler, meselenin yalnızca tek yönlü anlatımlarla değil, karşılaştırmalı ve doğrudan kanıtlanabilir bir yöntemle ele alınması gerektiğini göstermektedir.

Berlin davasının bir diğer dikkat çekici yönü ise yargılama sürecinin kendisidir. Dava iki gün gibi kısa bir sürede sonuçlanmıştır. Cinayetin faili belli ve olay tüm çıplaklığıyla ortadayken sanığa verilen beraat kararı, artık yalnızca hukukî değil, tarihî bir mesele haline gelmiştir.

Berlin’de görülen bu dava, yalnızca bir suikastın yargılanmasıyla sınırlı kalmamıştır. Bu kararın ardından “Nemesis” adı verilen operasyon çerçevesinde Türk devlet adamlarına ve sivillere yönelik sistematik suikastlar gerçekleştirilmiştir. Talat Paşa ile başlayan bu süreçte, Sait Halim Paşa, Cemal Paşa ve Bahattin Şakir gibi isimler de benzer şekilde hedef alınmıştır.

Özellikle 1970’li yıllardan itibaren ortaya çıkan ve “ASALA” olarak bilinen yapılanma da benzer bir motivasyonla Türk diplomatlarını, sivilleri hedef alan eylemler gerçekleştirmiştir. Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu olarak bilinen bu örgüt, 1975-1994 yılları arasında Türkiye dahil 16 farklı ülkede çok sayıda silahlı ve bombalı saldırı düzenlemiştir. Bu eylemler, diplomatik temsilcilerden sivillere kadar geniş bir hedef kitlenin yalnızca Türk olmaları nedeniyle saldırıya uğradığını göstermektedir.

Bu noktada Artin Penik örneği, tartışmanın ahlaki ve toplumsal boyutunu ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. KGB ile ABD ve Avrupa’daki Ermeni diasporasının desteklediği ASALA terör örgütü, 7 Ağustos 1982’de Ankara Esenboğa Havaalanı’nda katliam gerçekleştirmiştir. Bu saldırıda 8 kişi ölmüş, çok sayıda kişi yaralanmıştır. Bu olaydan üç gün sonra, protesto etmek amacıyla kendisini yakan Ermeni vatandaşımız Artin Penik, Taksim Anıtı önünde bedenine benzin dökerek kendisini ateşe vermiş ve hayatını kaybetmiştir. Bıraktığı mektuptaki şu ifadeler çok dikkat çekicidir: “Yeter artık ASALA canileri… Siz emperyalistlerin oyununa geliyorsunuz. O zaman da emperyalistlerin oyunlarıyla yüz binlerce insan kayıp oldu. Kendinize gelin, sizi kandırıyorlar…” Bu yönüyle Penik’in tavrı, şiddeti meşrulaştıran anlatılar karşısında içeriden yükselen bir vicdan itirazı niteliği taşımaktadır.

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Berlin’de görülen davanın esasen bir devletin ve bir tarih anlatısının sorgulandığı bir zemine dönüştüğü anlaşılmaktadır. Günümüzde bu olayların farklı ülkelerde anıtlar, semboller ve siyasal kararlar üzerinden belirli bir anlatı çerçevesinde yeniden üretilmesi, meselenin yalnızca tarihî değil, aynı zamanda güncel bir hafıza mücadelesi olduğunu da göstermektedir. Bu noktada TEKAR Vakfı bünyesinde yürütülen çalışmalar, söz konusu anlatılara karşı belgeye dayalı bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Bir yandan suikast faillerinin kahramanlaştırılması, diğer yandan benzer saldırılarda hayatını kaybeden diplomat ve sivillerin yeterince görünür olmaması, tarihsel adalet tartışmalarını daha da derinleştirmektedir. Bu durum, geçmişin yalnızca hatırlanmadığını, aynı zamanda belirli bakış açıları doğrultusunda yeniden inşa edildiğini ortaya koymaktadır.

Bu nedenle tarihî meselelerde esas olan, iddialar değil; belge, yöntem ve karşılaştırmalı değerlendirmedir. Berlin davası da bu açıdan, tek bir anlatının ötesine geçilmesi gerektiğini gösteren önemli bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Zira bir dönemin olaylarının tek yönlü yorumlanması, yalnızca geçmişi değil, gelecekteki tutum ve eylemleri de belirleyebilecek sonuçlar doğurmaktadır.

Tarih, ancak belgeyle, tanıklıkla ve karşılaştırmalı değerlendirme ile anlam kazanır.

18 Nisan 2026

Dr. Volkan YAŞAR

Kaynaklar

Der Prozess Talaat Pascha Stenographischer Bericht über die Verhandlung gegen den das Mordes an Talaat Pascha angeklagten armenischen Studenten Salomon Teilirian vor dem Schwurgericht des Landgerichts III zu Berlin, Aktenzeichen: C.J. 22/21, am 2. und 3. Juni 1921, Deutsche Verlagsgesellschaft für Politik und Geschichte m.b.H. in Berlin.

Ermenilerin Yalancıları, TEKAR (Türk-Ermeni Konusunu Araştırma) Vakfı Dergisi, Sayı: 3, Mayıs 2024.

F.C. Enders, Die Türkei, Delphin Verlag Münih, April 1916.

Güner, Ender, Asılsız Ermeni İddialarının Arkasındaki İngiliz Oyunu, http://www.eura24.com (International Youth and Education Platform (UGEP) e.V. Köln, 27.03.2026.

Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, Çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, İstanbul, 1968.

Yaşar, Volkan, Çok Yönlü Bir Şahsiyet, Asker, Siyasetçi ve Fikir Adamı: Mehmet Şevki Yazman’ın Faaliyetleri (1914-1974), 1. Baskı, Net Kitaplık Yayıncılık, Ankara, Temmuz 2025.

Yaşar, Volkan, https://tekarvakfi.org/2026/02/23/ermeni-meselesine-dair-tartismalarda-metodoloji-belgeler-ve-hakikat-sorumlulugu/ Ayrıca Bkz. “Ermeni Meselesine Dair Tartışmalarda Metodoloji, Belgeler ve Hakikat Sorumluluğu”, http://www.eura24.com (International Youth and Education Platform (UGEP) e.V. Köln, 27.01.2026.


Yorum bırakın