Adli Tıp’ın raporundaki “yenidoğan yoğun bakım ünitesinin borularının patlaması sonrası tavan çökmesi olayı ile bebeğin ölümü arasında illiyet bağı bulunmadığı” değerlendirmesi, savcılığın verdiği takipsizlik kararının önünü açtı kanımca. Savcılık bu görüşü dayanak tutup; vahamete rağmen bebeklerin ölümünde etken olmadığı gerekçesiyle yaşanan olayla ilgili Rönesans Holding yönetimi veya çalışanlarının kusurlu olmadığına hükmetti anlaşılan
https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2026/04/614981e5-c61f-4fd7-8d5b-8fc8b4f81099.webp
Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi
Pandemi döneminde hizmete açılan Yeşilköy Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi’nde 4 Ağustos 2024 gecesi yaşanan “tavan çökme” olayını hatırlayacaksınız.
Atatürk Havalimanı’na inşa edilmesi nedeniyle eleştirilerin odağındaki hastanenin “yenidoğan yoğun bakım ünitesi”nde sabaha karşı 03.30 sıralarında gerçekleşen tavan çökmesi sonrasında ünitedeki tedavi gören bebekler, hastane personelince tahliye edilerek farklı servislere nakledildi.
Yaşanan olay sonrasında bebeklerden ikisi yaşamlarını yitirdi. Serviste erken doğum nedeniyle olaydan üç gün önce dünyaya gözlerini açan ve henüz adı bile konulmayan Şentürk bebek, kuvözde tedavisi devam ederken patlayan boru nedeniyle gerçekleştirilen taşınma sonrasında yeni serviste yaşam savaşını kaybetti.
Yaşamını yitiren diğer bebek Uras Ege Çetin ise, sıcak su borusunun patlayıp tavanın çöktüğü gece, henüz 24 günlüktü. Olayın ardından farklı bir serviste başlayan tedavisine rağmen dört gün sonra hayata gözlerini yumdu.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uzun yıllar görev yapmış ve pek çok öğrenciyi yetiştirip hekimliğe taşıyan ancak pandemide yaşamını yitiren Prof. Dr. Murat Dilmener’in adı verilen hastane, 31 Mayıs 2020 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından hizmete açıldı.
İki bebeğin ölümüyle sonuçlanan sürecin başlangıcı olarak kayıtlara giren “sıcak su borusunun patlamasıyla beraber gerçekleşen tavan çökmesi” ise, 4 Ağustos 2024 sabaha karşı yaşandı. Olayın gerçekleştiği tarihte hastane, dört yıldan biraz fazla süredir faaliyetteydi.
Önemli bilim insanı Prof. Dr. Dilmener’in adının yaşatıldığı hastaneyi inşa eden firma ise, en az hastanenin yapıldığı alan üzerine yürütülen tartışmalar kadar tartışıldı kamuoyunda.
Hastane yapım ihalesini alan ve inşaatı gerçekleştiren firma, Rönesans Holding’di.
Tabii olayın hemen sonrasında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı adli soruşturma başlattı. Tanık ve şikayetçilerin ifadelerine başvuruldu. Şikayetçilerin ifadeleri doğrultusunda “şüpheli” konumundaki kişiler tespit edildi.
Olay yerinde elde edilen verilerin değerlendirilip soruşturmaya yol haritası çıkarılması amacıyla bilirkişi görevlendirmesi yapıldı savcılıkça. Adli Tıp’tan bebeklerin ölümleriyle ilgili raporlar istenildi.
Sürecin ilk başında “hareketli” görünen dosya, sonrasında her ne hikmetse epeyce zaman ilerlemedi!
Olayın üzerinden bir yıldan fazla süre geçmişti. Meslekteki fikri takip prensibiyle soruşturma dosyasını araştırmaya başladım. Geçen kasımda dosyayla ilgili ulaştığım bilgilerle konuyu yeniden gündeme taşıdım.
https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/hastanedeki-bebek-olumune-islem-yok,52343
Yazıyı hazırladığım o günlerde, yaşanan tavan çökmesinin üzerinden geçen 16 ay sonrasında, savcılık dosyasında sadece mağdurların ifadeleri ve bilirkişi raporu vardı. Olayın sorumluları olarak hastane personeli ya da inşaatı yapan yüklenici firmadan kimsenin ifadesine başvurulmamıştı.
Ayrıca savcılık, olay yeri incelemesiyle ilgili soruşturmada yer alan emniyete “üç” kez yazı yazıp gerekli bilgi, belge ve kayıtların gönderilmesini istemişti. Ancak “vurdum duymaz” konuma geçen emniyetten hiçbir yazıya yanıt gönderilmemişti.
Adli sistemde “ivedilikle” sonuca ulaşan binlerce dosya olmasına rağmen bu dosyada o gün itibarıyla hiçbir gelişme yoktu.
Konuyu Büyüteç’e taşıdım taşımasına ama bir süre daha mağdurların beklediği hareketlilik gerçekleşmedi.
Fakat Büyüteç’te gündeme gelmesinin üzerinden yaklaşık 10 hafta geçmişti ki, soruşturmayı yürüten Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ses geldi. Başsavcılık, soruşturmayı tamamlayıp kararını verdiğini mağdurlara bildirdi.
Başsavcılığın 27 Ocak 2026 tarihini taşıyan “kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı” mağdurlara ulaşınca tam bir şok yaşandı.
Sorumlular hakkında dava açılmasını bekleyen mağdur aileler, savcılığın takipsizlik kararıyla deyim yerindeyse yıkıldı. Karardan anlaşılan, savcılık soruşturmada “herhangi bir suç ve şüpheli” bulamamıştı.
Üç günlük evladını kaybeden baba: İhmal olduğunu düşünüyorum
Savcılık kararına ulaştım. Savcılık, yapılan soruşturmayı sekiz sayfalık kararla sonuca bağladı.
Kararda ifadesi yer alan Şentürk bebeğin babası Turgut Şentürk, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“(…) 04.08.2024 günü saat 03:20 sıralarında hastaneden beni arayarak ‘bebeğimizin rahatsızlandığını ve hastaneye gelmem gerektiğini’ söylediler. Ben hastaneye geldiğimde bir doktor ve asistan, bana ‘yoğun bakım ünitesinin bulunduğu ara holün (koridor) tavanında bulunan sıcak su borularının patladığını ve ara holün tavanının çöktüğünü, holün sağ ve sol tarafında bulunan odalara buhar ve su dolduğunu, bu sebepten kuvözdeki bebekleri tahliye ettiklerini, tahliye sırasında bebeğimizin ciğerine kan dolduğunu, kendilerinin gerekli müdahaleyi yaptıklarını ama tüm müdahalelere rağmen odalarda bulunan sekiz bebekten bizim bebeğimizin kurtarılamadığını’ söylediler.
Bunun üzerine ben ve doktor, eşim Büşra’nın yanına giderek ona da bilgi verdik. Ben bu konuyla alakalı ihmal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sıcak su borularının zamanında bakımlarının yapılması gerekirdi. Diğer çocukları camdan tahliye ettiklerini öğrendim. Benim çocuğumu da camdan tahliye etselerdi belki yaşama şansı olabilirdi. (…)”
Kendisi de aynı zamanda aynı hastanede tedavi gören anne Büşra Şentürk ise, süreci eşiyle benzer cümlelerle anlattı. Ancak anlatımlarına ilaveten şunları söyledi:
“(…) Ben erken doğum yaptığım için bebeğime zaten hassas davranılması gerekiyordu. Bu olayda ne kadar hassas davranıldı bilmiyorum. Ben olaydan önceki gün öğlen saatlerinde bebeğimi görmeye gittiğimde orada bulunan nöbetçi doktordan bilgi almak istediğimde bana ‘kendisinin nöbetçi olduğunu ve hafta içi kendi doktorumdan bilgi almamı’ söyledi. Ben, bilgi için ısrar edince bana ‘bebeğimin durumunun iyiye gitmediğini, ilaç vereceklerini ve tedavisinin devam ettiği’ şeklinde bilgilendirdi.
Yine aynı günün devamında saat 17:20’de eşimle beraber bebeğimizi görmeye gittiğimizde bebeğimin durumunun küvezde iyi olduğunu gördüm ve öğlen görüştüğüm nöbetçi doktor yanımıza gelerek, ‘tedavisinin devam ettiğini ve durumun iyiye gittiğini öğlen saat 12:00’de verdikleri ilacın ise yaradığını’ söyledi. Yani bebeğimin sağlık durumu iyiye giderken, bu boru patlaması ve tavan çökmesiyle tahliye aşamasındaki eksiklik ve ihmaller yüzünden bizim bir sene boyunca tüp bebek tedavisi görerek sahip olduğumuz bebeğimiz vefat etti.
Bu yaşananlardan dolayı bütün sorumlulardan davacı ve şikayetçiyim. Devletimizin konuya ilgili gerekli hassasiyeti göstererek gereken işlemi yapmasını talep ediyorum. (…)”
Evladını kaybeden annenin anlatımları önemli ama son cümle kanımca en önemlisi: “Devletimizin konuya ilgili gerekli hassasiyeti göstererek gereken işlemi yapmasını talep ediyorum.”
Şikayetçi aile: Tesisatın kontrolünü yapmayanlardan davacıyız
Olaydan dört gün sonra henüz bir aylık olmayan bebeklerini kaybeden Çetin Ailesi, dosyaya gelen Adli Tıp raporu sonrasında, yaşananlarda bir kasıt olmadıklarını düşünmeleri sebebiyle “şikayetlerini geri çektiklerini” açıkladı.
Ancak burada ilginç bir nokta var; Çetin Ailesi’nin tamamıyla hatta noktası virgülüne kadar aynı ifade metnini vermeleri dikkat çekici.
Dosyada ifadeleri yer alan Demiroğlu Ailesi’nin fertleri ise, sıcak su borusunun patlamasıyla gerçekleşen tavan çökmesinden zarar görmediler. Bebeklerine sağ salim kavuştular ancak “yaşanan olaydan dolayı hastane tesisatının gerekli kontrollerinin yapılmadığını ve yaşanan olayın sebebinin de bu olduğunu düşündüklerini, olayın yaşanmasında kusuru ve ihmali olanlardan davacı ve şikayetçi oldukları” yönünde ifade verdi.
Dosyada yer alan tanık ifadelerine bakıldığında hastanedeki nöbetçi doktorların vahim olay sırasında ellerinden geleni yaptıkları anlaşılıyor.
Bilirkişi: Kusur var
Peki dosyaya giren bilirkişi raporu ne diyor?
Kararda yer aldığı şekliyle ve kolayca tahmin edileceği gibi çok olumlu tespitler yok maalesef.
Okuyalım: “12/12/2024 tarihli bilirkişi raporunda, ‘sıcak su borusundan daha önce de su sızdığı ifade edilmiş olmasına karşın tesisatta onarım yapılmadığı, tesisatın ilk imalatı sırasında tesisatın plastik su boru ve elemanlarından yapıldığından hareketle, su borusu ile diğer bağlantı elemanlarının (fittins) bağlantısının her iki elemanın birbirine temas ve bağlanacak noktalarının ısıtılarak, sıcak halde iken iç içe geçirilip soğutulması şeklinde olması gerektiği; olayda ise, bağlantı noktasının incelenmesi sırasında ısının yeterli olmadığı için gerekli yapışmanın oluşmadığı ve zamanla sistem içindeki sıcak suyun basıncına maruz kalması ile sızıntı ve devamla yerinden çıkması şeklinde geliştiğinin görüldüğü,
Bu sebep ve gerekçelerle; olayın gelişmesinde tesisatın hatalı yapan yüklenici kişi veya şirketin personelinin, özensiz çalışmasından dolayı kusurlu olduğu, sistemin işletilmesi sırasında gerekli kontrol ve onarımı yapmayan hastanenin teknik personelinin yetkilisinin kusurlu olduğu.”
Bilirkişi raporunun altı çizilmesi gereken yeri; kimin ya da kimlerin kusurlu olduğunun tespiti elbette.
Savcılığı rahatlatan Adli Tıp raporu
Savcılık dosyasının tamamlanmasını sağlayan diğer bilgi ve belgeler ise, ölümleri değerlendiren Adli Tıp raporlarıydı.
Özellikle Şentürk bebekle ilgili İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun verdiği raporda; “bebeğin travmatik tesirle öldüğünün tıbbi delilleri bulunmadığı”, “bebeğin zehirlenerek öldüğünün tıbbi delilleri bulunmadığı”, “bebeğin ölümünün erken doğuma (prematürite) bağlı solunum yetmezliği, akciğer enfeksiyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu”, “bebeğin erken doğuma bağlı solunum yetmezliği nedeniyle takip edilirken yenidoğan yoğun bakım ünitesinin borularının patlaması sonrası tavan çökmesi olayı ile bebeğin ölümü arasında illiyet bağı bulunmadığı” görüşü verildi.
Adli Tıp’ın söz konusu raporundaki “yenidoğan yoğun bakım ünitesinin borularının patlaması sonrası tavan çökmesi olayı ile bebeğin ölümü arasında illiyet bağı bulunmadığı” değerlendirmesi, savcılığın verdiği takipsizlik kararının önünü açtı kanımca. Fakat buradaki “illiyet bağının dayanak tutulması” yöntemi, farklı bir tabloyu gündeme getirebilir.
Savcılık bu görüşü dayanak tutup; vahamete rağmen bebeklerin ölümünde etken olmadığı gerekçesiyle yaşanan olayla ilgili Rönesans Holding yönetimi veya çalışanlarının kusurlu olmadığına hükmetti anlaşılan.
Olaydan zarar gören ailelerin “davacıyız, şikayetçiyiz” talebi ve “Devletimizin konuya ilgili gerekli hassasiyeti göstererek gereken işlemi yapması” beklentisi de savcılıkça pek dikkate alınmamış görünüyor.
Avukatlar karara itiraz etti
Savcılığın verdiği karar sonrasında avukatlar, mağdur aileler adına itiraz etti.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran avukatlar, savcılığın kararında “yaşam hakkının usul ve maddi boyutta ihlalinin söz konusu” olduğuna dikkati çekti.
Dilekçede, somut olayın sadece basit bir tıbbi komplikasyon değerlendirmesi olmayıp yenidoğan yoğun bakım ünitesinde meydana gelen ağır güvenlik ihlali sonucundan yaşanan ölüm olayı olduğu vurgulandı.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde sıcak su borusunun patlaması sonucunda; tavan çökmesi meydana gelmesi, yoğun bakım ortamının bozulması, prematüre bebeklerin acil tahliye edilmesi ve müştekilerin bebeğinin kısa süre sonra hayatını kaybetmesinin ‘doğrudan yaşam hakkı kapsamında devletin pozitif yükümlülüklerini doğurduğu’ tespitine dilekçede yer verildi.
Avukatların dilekçede dikkati çektiği diğer konu başlığı ise, “etkili soruşturma yükümlülüğünün açıkça ihlal edilmesi” oldu.
Bu konuda, hastane yönetiminin sorumluluğunun araştırılmadığı, organizasyon kusurunun incelenmediği, bakım kayıtlarının toplanmadığı, teknik denetim zincirinin araştırılmadığı ve multidisipliner bilirkişi incelemesi yapılmadığının altı çizilirken, “bu haliyle soruşturma Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarına göre etkili değildir” denildi.
Savcılık kararında yer alan “illiyet bağı” konusunda ise, “illiyet bağı değerlendirmesinin ceza hukuku ilkelerine aykırı olduğu” görüşü avukatlarca dile getirildi.
Takipsizlik kararı, yaşananlarda sorumluluğu bulunanlarda “vicdan rahatlaması” yarattı kuşkusuz!
Doğrusunu isterseniz; benzer örneklere bakıldığında sürecin bu şekilde sonuçlanması pek şaşırtıcı olmasa gerek.
14 Nisan 2026
Tolga ŞARDAN
KAYNAK: https://t24.com.tr/
