Amerika geri çekilir mi? Monroe Doktrini’nden denge arayışına

Amerika geri çekilmiyor. Yer değiştiriyor. Mesele budur.

Devletlerin yön değişimleri, bir gecede alınmış kararların değil; uzun süre biriken şartların ürünüdür. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO ve küresel güvenlik sistemi üzerindeki rolüne dair tartışmalar da bu çerçevede ele alınmalıdır.

Bu mesele yeni değildir. 1823 yılında James Monroe tarafından ortaya konulan Monroe Doktrini, yalnızca bir dış politika tercihi değil; bir zihniyetin ifadesidir. Bu Doktrine göre Amerika, Avrupa’nın işlerine karışmayacaktır. Buna karşılık Avrupa da Amerika kıtasına müdahale etmeyecektir.

Bu yaklaşım, ilk bakışta savunmacı görünse de aslında iki temel sonucu beraberinde getirmiştir: Birincisi, Amerika’nın kendi coğrafyasında mutlak bir hâkimiyet kurması; ikincisi ise, uygun şartlar oluştuğunda bu sınırların dışına taşacak bir güç birikimi sağlamasıdır. Tarih bunu açıkça göstermektedir. Ancak bu Doktrin yalnızca geri çekilmeyi değil, aynı zamanda öncelik verilen alanlarda daha sert ve daha yoğun bir nüfuz siyasetini de mümkün kılmıştır. Bu nedenle Amerika’nın Avrupa’dan kısmen uzaklaşması, dünya siyasetinden vazgeçmesi değil; Latin Amerika, Kuzey Atlantik, enerji havzaları ve Pasifik gibi gördüğü asli alanlara daha güçlü biçimde yönelmesi anlamına gelebilir.

Monroe Doktrini tamamen ortadan kalkmamıştır. Ancak farklı dönemlerde biçim değiştirerek uygulanmıştır. 19. yüzyılda “Bir başınalık” (isolation) olarak ortaya çıkan bu yaklaşımın, 20. yüzyılda küresel müdahaleciliğe evrildiğini, 21. yüzyılda ise yeniden tartışmaya açıldığını söylemek mümkündür. Bugün Amerika’nın NATO’dan çekilme ihtimali ya da Avrupa’ya yönelik yükümlülüklerini azaltma söylemi, yeni bir politika değildir. Bu değişen şartlar içinde aynı stratejik zihniyetin farklı bir tezahürüdür. Çünkü devletler ideolojik değil, stratejik hareket eder. Amerika geri çekilebilir mi? sorusunun cevabı tek boyutlu değildir. Evet, Amerika Avrupa’dan kısmen uzaklaşabilir. NATO içindeki yükünü azaltabilir. Hatta yeniden “önce kendi alanım” yaklaşımına dönebilir. Ancak bu geri çekilme tam bir kopuş anlamına gelmez.

Çünkü tarih bize şunu gösterir: Amerika hiçbir zaman tamamen içine kapanmamıştır.

  • Pasifik’e açılmıştır.
  • Uzakdoğu’ya müdahil olmuştur.
  • Latin Amerika’da nüfuz kurmuştur.
  • Küresel krizlerde tekrar sahaya inmiştir.

Yani mesele şudur: Amerika çekilmez, konum değiştirir. Bugün yeniden gündeme gelen Grönland meselesi de bu çerçevede okunmalıdır. Bugün İran merkezli gerilim, bir bakıma bu konum değiştirmenin güncel görünümüdür. Çünkü Amerika, Avrupa güvenliğinden kısmen uzaklaşsa bile enerji yolları, deniz geçitleri ve kendisi açısından kritik gördüğü bölgelerde baskı siyasetini sürdürmektedir. Daha önce öne çıkan Venezuela meselesinin geri plana düşmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir: Öncelik değişir, fakat nüfuz siyaseti değişmez.

Amerika geçmişte:

  • Louisiana’yı satın almıştır.
  • Alaska’yı satın almıştır.
  • Kaliforniya’yı satın almıştır.
  • Kıta genişlemesini sistemli biçimde yürütmüştür.

Bu nedenle Grönland fikri, bir “çılgın proje” değil; tarihsel bir stratejinin devamıdır. Bu da bize şunu gösterir: Amerika, alanını daraltmaz; yeniden tanımlar. Bu durumun Asya’daki karşılığı da dikkatle düşünülmelidir. Eğer Amerika Avrupa’daki yükünü azaltıp kendi asli gördüğü alanlara çekilirse, dünya güç dengesi fiilen yeni nüfuz bölgeleri mantığına göre yeniden şekillenebilir. Böyle bir zeminde Çin’in Tayvan’a yönelik daha sert hamleleri de küresel sistemin çözülmesinden değil; tersine yeni paylaşım mantığının güç kazanmasından beslenebilir.

Amerika’nın olası yön değişiminin asıl sonucu Avrupa’da ortaya çıkacaktır. Çünkü Avrupa güvenliği uzun süredir büyük ölçüde Amerika’ya dayanmaktadır. İran krizi ve Ortadoğu gerilimi gündemi öne taşısa da Ukrayna savaşı Avrupa’nın yapısal güvenlik sorununu ortadan kaldırmış değildir. Aksine bu sorun, geçici olarak ikinci plana itilmiş görünmektedir. Eğer bu destek zayıflarsa:

  • Rusya’nın hareket alanı genişler.
  • Doğu Avrupa kırılgan hale gelir.
  • Balkanlar ve Kafkasya yeniden jeopolitik baskı alanına girer.

Rusya meselesi bu çerçevede yeniden önem kazanmaktadır. Rusya’nın bu hedefi gerçekleştirebilmesi için tarihsel olarak farklı güzergâhlar ortaya çıkmıştır. Bunların başında Karadeniz hattı gelir. Ancak 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bu hattı Rusya açısından sınırsız ve rahat bir yayılma alanı olmaktan çıkarmıştır. Diğer iki ana istikamet ise Doğu Avrupa üzerinden Balkanlar’a ve Kafkaslar üzerinden güneye inmektir. Bu sebeple Avrupa ile Türkiye’nin güvenlik meselesi, birbirinden kopuk değil; aynı jeopolitik gerilimin iki ayrı cephesidir.

Bu noktada yeni bir denge ihtimali ortaya çıkar: Türkiye ve Almanya. Çünkü Almanya üretim gücü, Türkiye ise jeopolitik geçitler ve askerî-siyasi hareket alanı bakımından Avrupa güvenliğinin iki farklı ama tamamlayıcı merkezidir. Amerika’nın mesafe koyduğu, Rusya’nın baskıyı artırdığı bir tabloda bu iki ülkenin birbirinden bağımsız düşünülmesi giderek zorlaşacaktır. Hatta belirli şartlar altında stratejik bir zorunluluğa dönüşecektir. Bu durum Avrupa güvenliğinin geleceğine Türkiye-Almanya eksenini tartışılmaz bir merkez haline getirebilir. Dolayısıyla ortaya şu ihtimal çıkar: Amerika’nın zayıflayan etkisi karşısında, Avrupa merkezli yeni bir kolektif güvenlik yapısı. Bugün ateş çemberi içinde bulunan Türkiye, kendi güvenlik ve çıkar alanları gereği, farklı bölgelerde yeni iş birliği biçimleri ve güvenlik yapıları kurmak zorundadır. Tarihî tecrübe de göstermektedir ki Türkiye, yalnızca bu yapılara katılan değil, gerektiğinde onların kuruluşuna yön veren bir devlet olmak durumundadır.

Avrupa için sözünü ettiğim yapı, NATO’nun alternatifi değil ama NATO’ya bağımlı olmayan bir sistem olabilir. Ve bu sistemin merkezinde: Türkiye-Almanya ekseni yer alabilir. Daha önce de ifade ettiğim gibi Türkiye açısından mesele hiçbir zaman “Doğu mu Batı mı?” değildir. Bu yaklaşım zaten tarihsel olarak hatalıdır. Çünkü Türkiye açısından dış politika meselesi, ideolojik bir aidiyet tercihi değil; jeopolitik zorunlulukların doğru okunması meselesidir.

Türkiye:

  • Coğrafya olarak bir geçiş alanıdır.
  • Tarih olarak bir süreklilik devletidir.
  • Strateji olarak ise denge kurucudur.

Nitekim bu yaklaşım, günümüzde de açık biçimde ifade edilmektedir: Dış politika ideolojik tercihlerle değil; jeopolitik zorunluluklar ve stratejik akılla belirlenir. Bu nedenle Türkiye: Tek bir bloğa bağlanmaz. Denge kurar. Şartlara göre konum alır.

Netice itibariyle bugün tartıştığımız meseleler yeni değildir. Monroe Doktrininin ortaya çıktığı dönemde de Avrupa güç mücadelesi içindeydi ve Amerika konum arıyordu. Dünya yeniden şekilleniyordu. Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Amerika’nın alan daraltarak alan yoğunlaştırması, Rusya’nın tarihsel hedeflerinden vazgeçmemesi ve Çin’in Tayvan meselesi üzerinden dengeyi zorlaması, aynı küresel yeniden düzenlemenin farklı cepheleridir. Ancak şu farkla: Artık daha karmaşık, daha çok aktörlü ve daha hızlı bir dünya söz konusudur. Bu nedenle kesin hükümler değil, doğru analiz önemlidir.

Fakat şu gerçeği teslim etmek gerekir: Amerika geri çekilse bile sistemden çıkmaz, yalnızca önceliklerini değiştirir ve etki alanını yeniden tanımlar. Rusya bekler ama vazgeçmez. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzende zamanla yükselen Çin, uygun şartlar oluştuğunda kendi alanını genişletmek ister. Avrupa zayıflarsa yeni bir denge arar. Türkiye ise taraf olmaz; denge kurar. Ve tarih bize şunu öğretir: Tesadüf yoktur. Şartlar vardır. O şartları doğru okuyanlar ise geleceği belirler.

13 Nisan 2026

Dr. Volkan YAŞAR


Yorum bırakın