Şehir hastaneleri için kuruluş yıllarında gözleme dayalı birkaç yazı yazarak bir bakıma testi kırılmadan yol göstermeye çalışmıştım. Ekim 2019 tarihinde yani bundan tam altı buçuk yıl önce yayınlanan yazımın başlığı şu idi: “Hastane Önünde İncir Ağacı, Şehir Hastaneleri Bulacak mı İlacı?”
Sonra işi zamana bırakmış, duyduğum eleştirilerle memnuniyet ifadelerini de “Ben yaptım oldu” anlayışı ve “Yap işlet devret” uygulaması ile yapılan bir işte aksaklıkların olabileceği, dersler çıkarılarak zamanla yoluna gireceği düşüncesi ile akışına bırakmıştım. Doğrusu Şehir Hastanelerine de hiç yolum düşmemiş, hastane ihtiyacı doğunca faaliyetlerine devam eden en yakın Devlet Hastanesine gitmeyi tercih etmiştik.
Son aylarda, “Türkiye’nin En Büyük Şehir Hastanesi” olarak tanıtılan Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’ni eleştiren bazı paylaşımlara rastlamış, birini de kaydetmiştim. Derken bir yakınımız o hastaneye yatınca haliyle gitmemiz gerekti.
Daha yola çıkmadan, oradaki karmaşayı iyi bilen bir arkadaşımız, “Hastane otoparkında ve hastane çevresinde park yeri bulmanız mümkün olmayabilir. En iyisi aracınızı en yakın AVM’lerden birinin otoparkına bırakın ve hastaneye taksi ile gidin” diye hatırlatmada bulundu. Öyle “modern”, öyle büyük mü büyük, öyle reklam edilen bir şehir hastanesinde böyle bir sıkıntının olması tuhaftı ama gidince o ikazın ne kadar yerinde olduğunu yaşayarak görmüş olduk. Araçlarını hastane çevresinde bir yerlere park edebilenler yaklaşık bir kilometre gidiş, bir kilometre de dönüş olmak üzere iki kilometre yürümek zorundalar. Otopark için şansını deneyenler yer bulabilmek için randevularını ya da ziyaret saatlerini kaçırıyorlar. Kan ter içinde kalıp yer bulabilseler dönüşte araçlarını aramak için yine sıkıntıya giriyorlar. Hani halk arasında “Müslümana gavur eziyeti” denir ya, tam da öyle bir durum yaşanıyor. Binaların altında bulunan devasa B 1, B 2 park alanlarında yol gösterecek, yardımcı olacak personel bulmak da nerede ise mümkün değil.
Önce sözünü ettiğim paylaşımdan alıntı yapalım…
Aynı zamanda şeker ve tansiyon hastası olan ve bypass ameliyatı olması gereken yakını için Bilkent Şehir Hastanesi’nde yaşadıklarını anlatan paylaşımda yazılanlar:
“…Kahvaltıda reçel, yemeklerde pilav görünce bilinçli bir insan olarak unutulmuş olabilir diye, ‘Bu hasta şeker hastası’ hatırlatması karşısında her seferinde ‘Aa tamam, normal hasta görünüyor düzeltelim’ denilip bir dahaki yemekte hiçbir düzelme olmadığı gibi bu artık rutin hale dönüştü.
Mutlaka alması gereken ara öğünler ‘Kayıtta görünmüyor bildirelim’ nakaratıyla o an için geçiştirildiğini izlemekten, uyarmaktan yorulduk.
İşin tuhafı, yemekte normal hasta olarak görülmesine rağmen insülin yapılıyordu. Hastanın idrarını takip etmekte gerekli olan ve ördek denilen aparatı bulamıyorduk. Her sorunu iletmede ‘Teftiş var aksamalar o yüzden’ diyerek kendilerini aklama derdinde idiler. (NOT: “Teftiş” mazereti biraz tuhaf değil mi? Yani teftiş varsa daha dikkatli olunmaz mı? Teftişe gelenler bu konulara dikkat etmiyorlar mı yoksa?)
Bütün uyarılarımıza rağmen şeker hastasına sabah kahvaltısında tahin pekmez ve sadece altı minik yeşil zeytinden ibaret kahvaltı geldi. Tabii ki vermedim ama öğlen yemeği yine ‘teftiş var’ bahanesiyle gecikti. Yemek geldiğinde dağıtıcının elinde telefonla oyalandığını görüp, bir an önce dağıtmasını söyleyince bağırmaya başladı. Ardından, tam da odamızın karşısındaki odada bulunan ve katın doktoru olduğunu sonradan öğrendiğim kişi odamıza bildiğiniz ‘dalarak’ konuyu sorup anlamadan, dinlemeden, henüz yeni ameliyatlı kardeşimin yanında beni azarlayıp tehdit etmeye başladı. Hasta kardeşim ise mecalsiz ‘Lütfen doktor bey belki stresli olabiliriz’ diye alttan alırken onu da azarlayarak, ‘Kapınızı kapatın, stresinizi içerde yaşayın’ diye bağırdı.”
Bu ve benzeri şikayetlerden haberli olduğumuz için orada nelerle karşılaşabileceğimizi az çok biliyorduk. Tespitlerimiz şunlar:
Hasta ve refakatçiye aynı yemek veriliyordu. Tıpkı yukarıya aldığım paylaşımda da geçtiği gibi şeker hastalarının kahvaltılarına mesela bal ya da reçel konuyordu. Bölümler farklı olsa da demek bu konulara dikkat edilmiyor. Şehir hastaneleri uygulamasından önce de olduğu gibi yemeklerin genelde soğuk olarak gelmesi, beğenilmeyip çoğunlukla çöpe atılıyor olması çözülmesi gereken ayrı bir dert. İsraf had safhada. Oysa mademki Şehir Hastanesi, mademki iddialı bir uygulama, önceki düzenden farklı olması geremez mi?
Yastık kılıfı ve çarşaf değiştirilmesi gerektiğinde yüksek tonda “Yok, yok” cevabı veriliyor. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki, Sağlık Bakanlığı’nda görevli olup hastasına refakat eden biri de yastık kılıfı alamadığı için dert yanarak, “Ben bile alamadım, durumu anlayın” dercesine bakıyordu.
Durumu ağır olan ve lavabo vs. ihtiyacı için yardım gereken hastalara destek olunması gerektiğinde hemşireler, “Personele söyleyin” diyor. Personeli aramak için koridor ve etraf turlanıyor, bulabilirsen ne ala! Böyle durumlar için odalarda bir acil butonu olması çok mu zordur?
Kâğıt havlu, peçete istendiğinde de yine “Yook, yok” cevabı alınıyor. Hastalara/hastamıza nerede ise bir avuç hap bırakılıyor ama hasta onları nasıl kullanacak, refakatçi hangi aralıklarla verecek açıklaması yapılmıyor, ya da hocanın konuya aşina tıp öğrencilerine anlatması gibi peş peşe söylenip geçiliyor. Israr edip sorunca da zoraki cevaplar veriliyor. Oda temizliklerinin usulen yapıldığını da belirtmek durumundayım. Refakatçi için duran koltuğun altı sanki hiç temizlik yüzü görmemişti. Hastane gibi bir yerde hijyen kurallarına uyulmaması olacak iş değil.
Dert çok, uzatmaya da gerek yok. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gibi büyük şehirlerde istisnalar hariç hastaneleri böyle bir yere toplayıp kargaşa yaratmanın hiç ama hiç gereğinin olmadığı zaman içerisinde iyice anlaşılmış olmalı. Ancak “inadım inat” politikası ile hala yenilerinin yapılmasına devam ediliyor.
Şehir hastaneleri yeni açıldığında “Çok temiz, bölümler arasında akülü araçlarla da getirilip götürülüyorsunuz, otel gibi” diye ifadeler kullananlar bile içine düşülen kargaşadan bıkıp usanarak söylenmeye, önceden kendilerine yakın olan ve rahatlıkla gidip geldikleri, doktorlarla, personelle daha rahat görüşebildikleri hastanelere özlem duymaya başladılar. Konuşmalardan, mırıldanmalardan bunu hemen anlıyorsunuz.
Adı üstünde, bir şehir gibi hastane olunca her bölüm, her hastane arada bağlantı koridorları olmasına rağmen adeta büyük şehirlerdeki merkez ilçeler misali kendi başına buyruk ve her biri farklı siyasi partilerce yönetilen belediyeler gibi birbirinden kopuk durumda. Bildiğimiz Devlet Hastanelerinde gördüğümüz doktor ve personel iş birliği söz konusu değil. Şehir Hastaneleri üst yapısı altında olsalar da doktorlar birbirlerini tanımıyorlar. Devlet Hastanelerindeki samimiyet yerine burada tamamen bir resmiyet hâkim. Tanıdığınız, samimi olduğunuz, arkadaşınız olan bir doktor bile çoğu zaman size yardımcı olamıyor. Bazı bölümlere hasta kabulü ve yatış için siyasi torpil gerektiğine dair söylentiler ise üzerinde durulması gereken ayrı bir konu.
Bütün bunlardan sonra diyorum ki, böylesine bir kargaşa, böylesine bir huzursuzluk yaratmak yerine daha modern bir anlayışla daha lokal yapılaşmalara gidilerek birbiri ile doğrudan ilişkili olup olmadıklarına göre hastaneler tek ya da ikili üçlü gruplar halinde uygun yerlere/semtlere kurulamaz mıydı? Mesela Çocuk, mesela Kadın Doğum, mesela Onkoloji hastanelerinin o büyük kargaşa içerisinde ne işi var?
Son soru: Siyasi irade milleti niye zora sokuyor?
12 Nisan 2026
Osman OKTAY
