Savaş hemen sona erse bile tetiklediği küresel ekonomik tsunaminin de bizim kıyılarımıza vurması kaçınılmaz gibi görünüyor

Trump’ın “İran medeniyetini yok etmek” tehdidini hayata geçirmek için verdiği sözde sürenin dolmasına iki saat kala, iki haftalık ateşkes ilan edildi. Akabinde, ABD ve İran heyetlerinin iki gün sonra İslamabad’da görüşebilecekleri açıklandı. Piyasalar olumlu tepki verdi, borsalar yükseldi, petrol ve gaz fiyatları bir anda düştü.

Öte yandan, bu girişimin içinde olması beklenen İsrail, ateşkesin yalnızca İran’a ilişkin hükümlerine uydu ama gündüz gözüyle Lübnan’ı, üstelik doğrudan Beyrut’un merkezini hedef aldı. Yalnızca birkaç dakikada en az 300 sivil Lübnan’ı katleden İsrail’e hiçbir devlet, bu saldırının “Hizbullah ile ne gibi bir ilgisi olduğunu” sormaya tenezzül etmedi.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, İran–ABD ateşkesinin üzerinden 17 saat sonra (fakat önceden kaydedildiği anlaşılan) bir basın açıklaması yapması ise dikkat çekiciydi. Netanyahu, “parmağın tetikte olduğunu”, Hizbullah ile nerede olursa olsun mücadelenin süreceğini, Lübnan’ın ateşkes kapsamında olmadığını” tehditkâr biçimde ileri sürmekteydi. Ertesi gün yapılan yorumlar, İsrail halkının bu açıklamayı kafa karıştırıcı bulduğu yönünde oldu.

İran, bu gelişmeler üzerine beklendiği üzere tepki verdi ve ateşkesin ilk günden ihlâl edildiğinin altını çizdi. Trump’ın, İran’ın dünya kamuoyuna ilan ettiği 10 maddelik teklifi müzakere zemini olarak kabul etmeyerek adeta çöpe attığını da bu açıklamalarla öğrenmiş olduk.

Aslında her iki tarafın birbirine deyim yerindeyse dayattığı şartların son derece maksimalist olduğu, bir başka deyişle hem ABD hem İran’ın taleplerini en üst perdeden belirlediği bir gerçek. İran, savaşı kazandığını, ABD ise İran’ın teslim olduğunu ilan ederek kayda geçirmek niyetinde görünüyor. Bu son derece doğal. Ancak, böylesine el arttırmak sonuç alıcı bir müzakere yürütmek konusundaki niyetleri hakkında ciddi soru işaretleri doğuruyor. Bununla beraber, küresel petrol ve gaz arzının da beşte birinin geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden seyrüsefere açılmasını ve silâhların en azından şimdilik susmuş olmasını konuşabiliyoruz.

Öte yandan ateşkesin kalıcı olacağına yönelik bir iyimserliği benimsemek için ihtiyatlı olmak gerekiyor, zira yazının kaleme alındığı saatlerde dahi hâlâ küçük çaplı da olsa gerginlik devam ediyordu. BBC’nin aktardığına göre 9 Nisan günü saat 14.00 itibarıyla, ateşkesin ilan edilmesinden bu yana boğazdan yalnızca 11 geminin geçtiği tespit edildi. Bunların üç tanker, bir konteyner gemisi ve yedi kuru yük gemisinden oluştuğu aktarıldı.

Ateşkes görüşmelerinde ABD heyetine Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Başkanın damadı Jared Kushner’ın değil, Başkan Yardımcısı Vance’in başkanlık edeceği biliniyor. Vance, Trump’ın kurmayları arasında en güçlü savaş karşıtı olarak biliniyor ve Cumhuriyetçi Parti’nin bir sonraki başkan adayı olarak adı en ön plandaki isim olarak görünüyor. İran ise daha ılımlı tavırlarıyla dikkat çeken Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan veya Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından değil, çok daha sert ve tavizsiz bir tutum sergileyen Meclis Başkanı Muhammed Bagir Galibaf başkanlığında görüşmelere katılacak.

Zafer anlatısı peşindeki Trump, İran’ın rejimini değiştirdiğini iddia ediyor, fakat bugünkü tabloya baktığımızda azami değişiklik olarak Devrim Muhafızları Ordusu’nun kısmen güç kazandığını ve rejimin biraz daha militarize olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim, New York Times’ın aktardığı özel bir haber de bu anlatının pek kabul görmediğini, Dışişleri Bakanı Rubio’nun ve Genelkurmay Başkanı John Daniel Caine’in bile bu açıklamaları “palavra” olarak gördüğünü belirtiyor.

Dahası, Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın kapanacağını ve bunun ABD ulusal ekonomisi ile küresel dengelerde yaratacağı sarsıntıyı bilerek bu savaşa girdiği anlaşılıyor.

Tüm bu karmaşa içinde kendine ait petrol kaynakları olmayan, fakat enerji tüketimi askeri operasyonları dolayısıyla artan İsrail’in kaygısızlığı da dikkat çekiyor. Bilindiği üzere İsrail’in petrolünü Azerbaycan ve bir ölçüde Irak Kürdistan Bölgesi, Türkiye üzerinden sağlıyor. Bu gerçek, kendince İsrail’i Arap âleminde yalnızlaştırmaya çalışıp bunda da başarılı olamayan Erdoğan’ın görüş açısına giremeyen bir kör nokta olarak karşımıza çıkıyor, tabii karar alıcılar kör taklidi yapmıyor ise…

Erdoğan cephesi ise, ABD-İran savaşının da nedeninin “iletişim kopukluğu” olduğu tanısını koydu. Önerdiği tedavi de yine perde gerisinden iletişim kanallarını yeniden kurmaya çalışmak oldu. Maalesef sağa sola avara kasnak koşmanın, sabahtan akşama telefon başında mesai yapmanın, her fotoğraf karesine kafayı uzatmanın, şöyle bir tabloda diplomatik etkinlik sağlayamayacağını hâlâ idrak edememiş gibi görünüyorlar.

Şimdilik Ankara’dan herhangi bir arabuluculuk talebinde bulunduğu gözlemlenmeyen İran, Rus işgaline direnen Ukrayna örneğindeki gibi ABD ve İsrail’in bir daha kendine saldırmayacağının güvencesini kâğıda geçirmeyi önceliyor. Bu güvencenin “noterliğini” Pakistan, daha doğrusu Pakistan’ı geri planda destekleyen Çin yapabilir gibi görünüyor. Bu aşamada normal şartlarda akla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gelebilirdi, fakat Trump ve müttefiklerinin bu organı ne hâle düşürdüğü de ortada…

Çin bu süreçte ABD’nin direncini gerçek zamanlı olarak gözleme fırsatı buldu. Her ne kadar Çin bu aralar Tayvan’la birleşmeyi askeri değil (arkası askeri destekli) diplomatik yoldan zorlamayı önceleyecek olsa da, onlar için kum saati işliyor. Çin, bu uğurda Tayvan’a destek verecek tek bölgesel güç olan Japonya’yı harcamaktan çekinmedi.

Yaşanan savaştan ders aldığı meçhul görünen Erdoğan Hükümeti, bir anda İtalya-Fransa ortak üretimi SAMP-T füze savunma sistemi edinme formülünü hatırladı. Ukrayna’nın yaptığı gibi yerli üretim ve düşük maliyetli “SİHA avcısı SİHA” üretiminin üzerinde meğer iki yıldır çalışıldığını da bu vesileyle öğrenmiş olduk. Ukrayna ile askeri ve teknolojik işbirliği de Zelenski’nin ani ziyaretiyle öne çıktı. Putin ile derin bir dostluğu olduğunu iddia eden Erdoğan, ziyaretin hemen öncesinde Rusya liderini aramayı ihmâl etmedi.

https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2026/04/c30953cb-6801-4e2a-b2e2-efa2aa845518.webp
Bakan Fidan, Şam’da Zelenski ve Şara ile bir araya gelmişti

Sonrasında ise nedeni anlaşılamayan bir protokol silsilesi yaşandı. Zelenskiy, bakan veya komutan şöyle dursun, İstanbul valisi düzeyinde bile değil, Bağcılar kaymakamı düzeyinde havaalanında karşılandı. Ardından kendisine Cumhurbaşkanlığı uçağı tahsis edilerek Hakan Fidan ile birlikte Şam’a uğurlandı. Bu defa Fidan, bir gün önce Türkiye’de usulünce ağırlanmayan Zelenskiy’nin, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ile yaptığı görüşmede, Türk bayrağı bulunmayan bir salonda Ukrayna Cumhurbaşkanının yanındaki koltukta, sanki bu heyetin bir parçasıymış gibi poz verdi.

Yüzlerce defa başkalarını Türk bayrağına veya protokol kurallarına saygısızlıkla suçlayarak hedef gösteren AKP Hükümeti temsilcileri veya MHP’li ortakları bu protokol ayıbını dile getirmeye lüzum görmedi. Belli ki, her eylemin hukuki sorumluluğundan muaf olan hükümet üyeleri ve yandaşları, bayrağımızla ve ulusal temsilimizle ilgili meselelerde de hesap verme gereği hissetmiyor.

İran Savaşı, Ukrayna’nın da elini kolunu çözdü. Uzun menzilli saldırılarla yükselen petrol fiyatlarıyla savaş kasasını doldurmayı öngören Rusya’nın petrol ve gaz ihracat kapasitesine ciddi şekilde darbe vurdu. Ayrıca, Körfez’le de askeri işbirliğini derinleştirdi.

Nitekim, Trump’ın “elini öptürdüğünü” iddia ettiği Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, Zelenskiy’i ağırladı. Peşine Rubio’nun ABD dışında savunma işbirliği anlaşması yapılmasından düş kırıklığı bildirmesine de “Suudi Arabistan’ın kendi ulusal çıkarlarını kollamak zorunda olduğu” yanıtını verdi. Böylece, ABD’nin savunma güvencesine karşılık Körfez’den petrol ve gaz arzı güvencesi denkleminin çöktüğü bir kez daha tescillendi.

Trump’ın, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” olarak özetlenebilecek pek övündüğü “anlaşma sanatı”, İran saldırısıyla yerle bir oldu. İsrail’le gözükara ittifakın ABD’ye ne kazandırdığının veya ABD için neden kaçınılmaz olduğunun Kasım’daki ara seçimler öncesinde ilk kez bu denli yaygın sorgulandığı da gözden kaçmaması gereken bir yenilik.

İran deyince “rejim” anlamamak gerek. Savaş hemen sona erse bile İran halkının savaş öncesine göre durumu veya gelecek umudu ne yazık ki daha iyi bir noktada olmayacak. Yine savaş hemen sona erse bile tetiklediği küresel ekonomik tsunaminin de bizim kıyılarımıza vurması kaçınılmaz gibi görünüyor.

11 Nisan 2026

Namık TAN

KAYNAK: https://t24.com.tr/


Yorum bırakın