İnanılmaz zor bir dönemden geçiyoruz. Sayalım ki bir distopyanın içindeyiz.

Neye, nasıl tutunacağız; elimizi attığımız, elimizde kalıyor. Güvendiğimiz dağlara kar yağmadığı gün neredeyse yok.

Bakın, 25 yıldır memleket nereden nereye geldi. Fakir daha fakir, zengin daha zengin oldu; ekonomi çöktü, tarım bitti, bitecek; ne sanayi kaldı ne üretim. Eğitimde, sağlıkta halimiz içler acısı. Enflasyon, hayat pahalılığı, emekliler yarı aç yarı tok, asgari ücretliler perişan vaziyette.

İktidara müzahir azgın azınlık, memleketin bütün kaymağını yiyor.

Cümbür cemaat yaşamakta olduğumuz büyük ahlaki çöküş de cabası.

Sorumlusu kim, hepimiz çok iyi biliyoruz. Ama şimdi seçime gitse yüzde 30 oyu garanti. Bunun sağladığı konfor alanı içinde istediği gibi at koşturabiliyor.

Ancak Türkiye, çoğu vakit ne ekonomiyle ne siyasetle ne diplomasiyle ne de sandık sonuçlarıyla imtihan oluyor.

Asıl sıkıntı etkili ve yetkili makam sahiplerinin tartıldığı karakter terazisinde!

Türkiye’de siyasal İslamcı zihniyetle beraber çürümeyen, yozlaşmayan hemen hiçbir şey kalmadı.

Ne yazık ki bundan muhalefet de azade değil.

Lafı dolandırmayalım, öyle krizlerle harman oluyoruz ki; bunlar ne rakamlarla açıklanabilir, ne grafiklerle. Ne enflasyonla ilgilidir ne de dış siyasetle. Ama yurdum insanının sinir uçlarına fena halde dokunur. Çünkü bu krizlerin uç verdiği yer çoğunlukla ahlakın ve devlet ciddiyetinin aşınmaya başladığı noktadır.

Ne yazık ki memleket bu noktayı geçeli çok oldu.

Şimdi tartıştığımız tam olarak budur!

Uşak’ın evli ve üç çocuk babası olan CHP’li Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın kendisinden 35 yaş küçük, üstelik belediye çalışanı olan bir kızla birlikte bir otel odasında gözaltına alınması…

Ardından yaşananlar…

Önümüzde duran mesele bir otel kapısının açılmasıyla başlayan sıradan bir magazin başlığı değil. Mesele, kamunun emanet ettiği kuvvetin nereden çıkıp nerelere kadar gittiği ve nerede yozlaşmaya başladığıdır.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım.

Burada ilk bakışta iki ayrı başlık görüyoruz. Biri siyasetçinin özel hayatı, diğeri yürütülen bir yolsuzluk soruşturması.

Ancak bu iki başlığı itinayla birbirine dolandırmış vaziyetteyiz.

İşte bu yüzden, ortaya çıkan tabloyu sıradan bir “skandal” olarak görmemek lazım; bu memleketin çok katmanlı çürümesinin bir fotoğrafıdır.

Önce şu gerçeği teslim edelim.

Hiç kimsenin özel hayatı, devletin ya da medyanın teşhir alanı değildir.

Bir otel odasının kapısı çalındığında, içeride kimin olduğu biliniyorsa ve buna rağmen kamera hazır bekletiliyorsa, burada hukuk değil başka bir refleks devrededir.

Bunun tartışılacak tarafı yok.

Kapıyı açan kişinin üzerindeki havluya kadar görüntü almak, odadaki diğer kişinin yüzünü açık şekilde yayımlamak filan…

Bunlar soruşturma ya da rutin gözaltı tekniği, diyerek geçiştirilemez. Açık açık itibar imhası stratejisi uygulanıyor.

Daha elim ve daha vahimi, bu görüntülerin iktidarın tescilli tetikçilerine hızlıca verilmesi ve dolaşıma sokulmasıdır. Bir soruşturmanın doğal seyrinin bu olmaması lazım. Demokrasisi tekemmül etmiş memleketlerde çizgi çok hassastır.

Resmi böyle koyduğumuzda Uşak Belediye Başkanı’nın gözaltına alınmasında kuvvetli bir organize algı yönetimi planlaması olduğunu kolaylıkla görebiliriz

Ama burada durursak olmaz, devam edelim.

Çünkü mesele sadece “özel hayatın ihlali” boyutuna sıkıştırılırsa eksik kalır. Hatta bazıları için çok güzel konforlu bir kaçış alanı yaratır.

O vakit soruyu şöyle formüle edelim:

Kamusal bir makamı temsil eden kişi, kendisiyle aynı kurumda olan, üstelik yaşı itibarıyla dengenin açıkça asimetrik olduğu bir ilişki içindeyse, burada gerçekten “sadece özel hayat” mı vardır?

İşte zurnanın zırt dediği yer de tam burası.

Çünkü kamu görevi, sıradan bir meslek değildir. Bir yetki devridir, aynı şekilde bir güven sözleşmesidir. Bu sözleşme, sadece ihale süreçlerinde ya da bütçe kullanımında değil; insan ilişkilerinde de ahlaki sınırlar koyar.

Eğer bir belediye başkanı, kurumunda çalışan ya da kurumla ilişkili bir genç isimle yakın bir ilişki içerisindeyse, bu ilişkinin “rıza” kavramı üzerinden tartışılması bile başlı başına problemli hale gelir. Çünkü ortada sadece iki birey yoktur; bir tarafta makam gücü, diğer tarafta o gücün etkisine açık bir konum vardır.

Kamu gücü ile kişisel yakınlık arasındaki çizgi silinmeye başladığında, olan biten sadece yatak odasının değil, belediye binasının da meselesi haline gelir.

Ez cümle bu, ceza hukukunun kapsama alanına girmeyebilir. Ama açıkça bir ahlaki meseledir.

Dahası, bu ilişkinin Uşak’ta uzun süredir konuşulduğu, yerel basına dahi yansıdığı iddiaları havada uçuşuyor. O vakit, ortada yalnızca şahsi bir tercihin değil; kurumsal körlüğün ve siyasi umursamazlığın olduğunu da söyleyebiliriz.

Bütün bir şehir, Belediye Başkanı’nın gayrı ahlaki ilişkisini konuşuyorsa ama partisi ve partisinin yetkilileri bunu görmeyip geçiştiriyorsa durup düşünmek lazım.

Kimse “bilmiyorduk” diyemez.

Peki o vakit neden sustular?

Neden bu iddialar ciddiyetle ele alınmadı?

Neden parti içi mekanizmalar devreye girmedi?

Neden kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmadı?

İşte burada işin rengi tamamen değişiyor. Çünkü mesele artık bir kişinin tercihi değil; bir siyasi yapının ahlaki refleks kapasitesi haline geliyor.

Daha açık konuşalım:

Siyaset, sadece rakibin hatasını büyütme sanatı değildir. Kendi içindeki çürümeyi görebilme hatta çürüyen organı hızlıca kesip atabilme cesaretidir. Eğer bir siyasi yapı, kendisine oy veren insanların güvenini, kişisel ilişkilerin gölgesinde eritecek bir tabloya göz yumuyorsa, burada “ahlaki üstünlük” iddiası ciddi biçimde yara alır.

Yazıyı bağlamadan soralım; Hasan Fehmi Güneş için yaşı belki tutmaz ama Deniz Baykal’ın başına gelenlerden de mi hiç ders almadı.

Hele mensubu olduğu parti böylesine zor bir dönemden geçiyorken, nasıl oldu da bu kadar gözünü kararttı? Üç dönem vekillik yapmış olduğunu dikkate alırsak tecrübesiz de değil. Üstelik, bir değil birden fazla yasak ilişkisi olduğu söyleniyor. Ne kadar doğru bilmiyoruz ama bu kadarıyla bile hem kendisine hem partisine verdiği zarar büyük.

Hasılı kelam, makam sahipleri eline, diline, beline yani uçkuruna hâkim olmak mecburiyetindedir. Çünkü temsil ettikleri şey yalnızca kendi hayatları değil, kendilerine güvenerek oy veren insanların onurudur.

Daha vahimi, bu tip olaylarda en ağır bedeli çoğu vakit güç sahibi olanlar değil, savunmasız bırakılan genç insanlar öder.

Ne yazık ki kendini anlatma fırsatı bile bulamadan yaftalananların, siyasi hesaplaşmaların insafsız cephesinde ezilmesi de kaçınılmaz oluyor, diyerek yazımıza noktayı koyalım.

31 Mart 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Yorum bırakın