Karıncaları çok severim. Belki de dünyanın en masum, en çalışkan, en savunmasız hayvanları. Genel tanımları şöyle: “Biyolojik sınıflandırmada hayvanlar alemi içerisinde, eklembacaklılar şubesinde ve böcekler sınıfında yer alan zar kanatlılar takımına ait küçük, sosyal canlılardır.”
Hem öylesine sosyalleşmişler ki, o sosyalleşmeyi insanlık aleminde görmemiz ya da insanların o seviyeye ulaşmaları mümkün değil. Sosyal olmak akıllı olmayı da çağrıştırır. Yıllar önce şahit olduğum bir karınca eylemi üzerine “Karıncanın Aklı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Özeti şu:
Bir yaz günü bahçemizde yemek yiyorduk. Gözüm masanın altına doğru kayınca, mini minnacık bir karıncanın yere düşürdüğümüz küçük bir ekmek parçasını yuvarlamaya çalıştığını görünce ne yapıp nasıl başaracağını merak ederek seyretmeye başlamıştım. Ancak gücü yetmiyordu. Etrafta biraz dolaştıktan sonra yerde duran kurumuş bir yaprağı sapından tuttuğu gibi çekip getirerek ekmek parçasını onun üzerine sürüklemiş, sonra da yine yaprağın sapından tutarak rahatlıkla götürmüştü. Bu gerçekten de akıl işi idi.
Yalnız bu çalışkan, akıl dolu sevimli yaratıkların yaramazlıkları ile baş etmek oldukça zor. Bahçede hangi taşı kaldırırsanız kaldırınız altında karınca yuvası var. Yüzlerce, binlerce yumurta ve vakti gelince onlardan çıkan karınca sürüsü. Ağaçlara, sebzelere hücum edip zarar veriyorlar.
Bu, tarih boyunca hep böyle olmuş. İnanlar çaresiz kalınca istemeden de olsa oflaya puflaya, “Allah affetsin” diyerek o sevimli yaratıklara zarar vermekten, yuvalarını bozmaktan çekinmemişler. Mesela Türk Tarihinin Muhteşem Süleyman’ı Kanuni sultan Süleyman. Topkapı Sarayının bahçesinde dolaşırken karıncaların ağaçlara zarar verdiklerini görünce hemen bir beyit yazıp Şeyhülislam Ebussud Efendi’ye iletmiş:
“Dırahtı (ağacı) sarmış olsa karınca, günah var mı karıncayı kırınca?”
Şeyhülislam’dan cevap:
“Yarın Hakk’ın divanına varınca, Süleyman’dan hakkın alır karınca.”
Malum, Hazreti Süleyman’a kuşların, karıncaların dilini bilip anlama ve onlarla konuşma yeteneği verilmiştir. Haliyle, karıncaların dilinden de anlamaktadır. Karınca, Kur’an-ı Kerim’de başlıca bir sureye adını veren mübarek bir yaratıktır. İşte, Neml/Karınca Suresi 18 ve 19.ayetler:
“Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler.”
“Bu sözleri işiten Süleyman masum bir mutluluk içinde tebessüm ederek: ‘Rabbim! Beni, bana, anama ve babama verdiğin nimetlere şükredip razı olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!”
Yine, karıncanın Kâbe yolculuğu ile ilgili anlatılan hikayeler de vardır. Bir tepenin eteğindeki kumları, küçük taş parçacıklarını kenara çekip yol açmaya çalışan karıncaya, “Buna senin gücün de ömrün de yetmez” denince verdiği cevap ibretlerle doludur:
“Gücüm yetmese de o yolda ölürüm!”
Dolayısıyla, karıncalarla ilgili sorumluluk, vebal büyük. Büyük de çoğu zaman çaresiz kalıyoruz. Araştırınca, “Karıncalara zarar vermeden uzaklaştırmanın en etkili yolu” gibi pek çok bilgiye rastlıyoruz. Uyguluyoruz; kesin çözüm yok. Geçici bir uzaklaştırma, sonra konvoylar, konvoylar…
Benzetmek hoş ve doğru değil ama bu yazıyı yazarken Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Kürşat İhtilali Destanı’ndaki şu mısralar aklıma düştü:
“Çin ülkesinde Çinli sayısını/Bilen yoktu. /Kaç kadın, kaç erkişi vardılar! /Kırılsalar kırk tamu (Cehennem) doldururdular.”
Karıncaları kırmak elbette doğru değil. Onların tamuya (cehenneme) gidecekleri de yok ama öyle çoklar ki, benimki gibi küçük bir bahçede bile Çin nüfusu sayısınca milyarlarca karınca var!
Hadi bahçeyi geçtim ama mübarekler evin içinde de sefer halindeler. Nerede yuvalandıklarını, nereden çıktıklarını bir türlü bulamadım. Kapı ve pencereler hep gözetimimiz altında, oralarda yoklar. Mutfak dolaplarının arkasında boşluk mu var diye çekip bakıyoruz, yok. Hani fayans aralarındaki derzler var ya, sanki oralarda bir çatlak bulup tabandan çıkıyorlar ama bu nasıl olabilir? Taban taş döşeli, üstünde sağlam beton, betonun üstünde kalebodur/fayans her ne ise ama karınca, o çelimsiz, zayıf yaratık yol bulup geliyor. Elinle tutup atmaya kalksan can veriyor ama bakıyorum köşe bucak bir yerlerde betonun, sıvanın, derzin zerreciklerini, kum tanelerini çıkarıp kenara yığıyor; öylesine de güçlüler yani.
Bir de Karıncaezmez Şevki canlandı gözlerimin önünde. 1960’lı yıllarda “Galatasaray’ın Amigosu” diye adını çok duyar, gazetelerde okurduk. Kamyon şoförü olan babamla İstanbul’a gidişlerimden birinde ben de Beyoğlu taraflarında sarı kırmızı renklerle bezeli kıyafetleri içinde herkesi kibarca selamlayıp geçişini görerek seyretmiş, o çocuk halimle hayranlık duymuştum. Neden Karıncaezmez lakabı verildiğini ise çok sonra öğrendim.
Gerçek adı Şevki Güney’dir. “Karıncaezmez” namını ona devrin İstanbul Emniyet amiri, sonradan İçişleri bakanlığı da yapan Orhan Eyüboğlu vermiş. Çünkü aslen şoför olan Şevki, sürücülük hayatı boyunca bir tek kaza bile yapmamış, yapısı itibariyle nazik, rakip takım taraftarları ve futbolcularından bile saygı gören biridir.
Öyle dikkatli, kibar, zararsız ve iyiliksever insanlara “Karıncayı ezmekten bile sakınır” denildiğini de biliriz.
Demek ki karıncaya zarar vermemek çok önemli. Ancak evin içinde “Karıncalarla yaşamayı öğrenmek” de işimize gelmiyor, hoş da olmuyor.
Zarar vermemek için “Nane yağı” dediler yaptık, “Sarımsak kokusu” dediler koyduk, “Salatalık kabukları” dediler denedik, “Tebeşirle çizin” dediler uyguladık ama hepsi de geçici tedbir olmaktan öteye geçemedi. Hatta bir ara istemeye istemeye sinek ilacı bile yapıp evden çıktık ama birkaç gün sonra yine değişen bir şey olmadığını gördük.
Artık ne yapayım, karıncalara sitem ediyorum:
Ey karınca karınca! Bunları yazdım aklımca yani senin gibi karınca kararınca ama sitemlerimi de duyup anla artık! Bahçede keyfince gez dolaş da evin içine girme. Evin altında yuvalanmışsan da lütfen o yuvaları bahçeye taşı, ne olur!
Akıl akıldan, tecrübe tecrübeden üstündür, bilenler, başından geçenler söylesin bakalım; ne yapalım?
25 Mart 2026
Osman OKTAY
