Kıbrıs Meselesi: Tarih, Strateji ve İskânın Zorunluluğu

Kıbrıs, yalnızca bir ada değil; Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Hazar enerji havzalarının kesişim noktasında yer alan, deniz ticareti ve Anadolu’nun güvenliği bakımından tarih boyunca stratejik önemini koruyan bir coğrafyadır. Bu nedenle Kıbrıs meselesi, hiçbir dönemde yalnızca adada yaşayan iki toplumun sorunu olarak kalmamış; daima büyük güçlerin, bölgesel dengelerin ve küresel enerji hatlarının merkezinde yer almıştır.

Ada, jeolojik olarak Anadolu’nun bir uzantısıdır. İskenderun Körfezi’nden Akdeniz’e doğru uzanan Torosların deniz içindeki devamı niteliğindedir. Bu yönüyle Kıbrıs’a hâkim olan bir güç, yalnızca adayı değil; aynı zamanda Anadolu’nun güney güvenlik hattını, Doğu Akdeniz’i ve enerji geçiş yollarını da kontrol etme imkânı elde eder. Bu gerçek, Osmanlı’dan günümüze kadar değişmemiştir.

Nitekim Osmanlı Devleti, 1571 yılında Kıbrıs’ı yalnızca bir fetih politikası kapsamında değil; Anadolu’nun güvenliği ve Doğu Akdeniz hâkimiyeti açısından zorunlu bir stratejik hamle olarak ele geçirmiştir. Osmanlı idaresi altında ada yalnızca askerî değil, aynı zamanda ekonomik bir merkez hâline gelmiş; deniz ticaretinin güvenliği sağlanmış ve bölgesel istikrar tesis edilmiştir.

Ancak 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında ortaya çıkan güç dengesi değişimi, Kıbrıs’ın kaderini de etkilemiştir. Osmanlı Devleti, Rus tehdidine karşı İngiltere’nin desteğini almak amacıyla adayı “geçici” olarak İngiltere’ye bırakmak zorunda kalmış; fakat bu geçicilik hiçbir zaman sona ermemiştir. 1914’te İngiltere’nin adayı ilhak etmesiyle Kıbrıs, fiilen Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış; Lozan Antlaşması ile bu durum hukuken de kabul edilmiştir.

Benzer bir süreç, Trablusgarp Savaşı sonrasında 1912’de On İki Ada’da da yaşanmış; Osmanlı Devleti bu adaları İtalya’ya geçici olarak bırakmış, ancak bu geçici durum II. Dünya Savaşı sonrasında İtalya’nın adaları Yunanistan’a devretmesiyle kalıcı hale gelmiştir. Bu örnek, stratejik coğrafyalarda “geçici” çözümlerin çoğu zaman kalıcı kayıplara dönüştüğünü açık biçimde göstermektedir.

İngiliz egemenliği dönemi, Kıbrıs meselesinin bugünkü yapısını belirleyen en kritik safhadır. Bu dönemde ada, yalnızca bir sömürge olarak değil; aynı zamanda Doğu Akdeniz’de bir askerî üs ve kontrol noktası olarak kullanılmıştır. 19. yüzyıl boyunca çıkarları doğrultusunda değişken politikalar izleyen ve I. Dünya Savaşı ile Millî Mücadele döneminde doğrudan karşı karşıya geldiğimiz İngiltere, bölgesel stratejisinde Yunanistan’ı bir araç olarak kullanmıştır. Uyguladığı politikalarla adadaki demografik ve siyasal dengeleri dönüştürerek özellikle Rum tarafında Yunanistan’a bağlanma (ENOSİS) fikrinin güçlenmesine zemin hazırlamıştır.

Bu süreç, 1955 yılında Kıbrıs meselesinin uluslararası bir boyut kazanmasıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. Rumların ENOSİS hedefi doğrultusunda başlattıkları girişimler ve EOKA terör örgütünün faaliyetleri, adada Türk toplumuna yönelik sistematik bir baskı ve şiddet sürecini beraberinde getirmiştir. Buna karşılık Türkler, varlıklarını koruyabilmek için Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurmuş; ada giderek iki toplum arasında sert bir çatışma alanına dönüşmüştür.

Bu gelişmeler karşısında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde 1959 Zürih ve Londra Anlaşmaları imzalanmış ve 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu yapı, klasik bir devlet modelinden farklı olarak iki toplumlu, dengelere dayalı bir ortaklık sistemi üzerine inşa edilmiştir. Türkler, devlet yönetiminde belirli oranlarda temsil hakkı elde etmiş; Cumhurbaşkanı Yardımcısına tanınan veto yetkisi bu dengenin en önemli güvencesi olmuştur. Ancak bu düzen uzun ömürlü olmamıştır.

Makarios’un daha en başından itibaren bu yapıyı geçici bir aşama olarak görmesi ve ENOSİS hedefinden vazgeçmemesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan ortaklık sistemini fiilen işlemez hale getirmiştir. 1963 yılında anayasa değişikliği adı altında ortaya konulan öneriler, gerçekte Türk toplumunun siyasi ve idari gücünü ortadan kaldırmaya yönelikti.

Cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkisinin kaldırılması, Türklerin kamu yönetimindeki temsil oranının düşürülmesi, ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması ve güvenlik mekanizmalarının tek elde toplanması gibi düzenlemeler, iki toplumlu yapının tasfiyesi anlamına geliyordu.

Bu süreç, aynı yıl “Kanlı Noel” olarak tarihe geçen olaylarla birlikte açık bir çatışma dönemine dönüşmüş; Türk toplumu hedef alınmış, yüzlerce insan hayatını kaybetmiş, binlerce kişi göçe zorlanmıştır. 103 köy boşalmış, yüzlerce şehit verilmiştir. Bu gelişmeler, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen sona erdiğini ve adanın tek taraflı bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

1964’ten itibaren Kıbrıs meselesi artık yalnızca bir anayasa veya yönetim krizi değil; doğrudan doğruya bir güvenlik ve varlık meselesi haline gelmiştir. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler nezdinde girişimlerde bulunmasına rağmen uluslararası toplumun yetersiz tepkisi, sorunun daha da derinleşmesine neden olmuştur.

1967’de yaşanan yeni saldırılar ve Türk köylerinin hedef alınması, adadaki gerginliği yeniden tırmandırmış; Türkiye ile Yunanistan arasında savaş ihtimali doğmuştur. Bu süreçte adada “Türk yönetimi” ilan edilmiş ve fiilî bir ayrışma ortaya çıkmıştır.

15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askerî yönetimin desteğiyle Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe ve Nikos Sampson’un başa getirilmesi, Kıbrıs meselesinde bir kırılma noktası olmuştur. ENOSİS hedefinin açık biçimde ortaya konulması, Türk toplumunun varlığını doğrudan tehdit eder hale gelmiştir. Uluslararası toplumun pasif tutumu karşısında Türkiye, garantörlük hakkına dayanarak müdahalede bulunmuş ve adada yeni bir denge kurulmuştur.

Bu müdahale, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in kararlılığıyla gerçekleşmiş; tarihe geçen “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla ikinci harekât başlatılmıştır. Böylece yalnızca askerî bir başarı elde edilmemiş; aynı zamanda Kıbrıs Türk halkının varlığı güvence altına alınmış ve adada kalıcı bir siyasal yapı kurulmasının önü açılmıştır.

1974 sonrasında oluşan fiilî durum, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı ile yeni bir aşamaya taşınmıştır. Kıbrıs Türk halkının lideri Rauf Denktaş, bu devletin ilk Cumhurbaşkanı olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bu gelişme, Kıbrıs meselesinin yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir egemenlik meselesi olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bugün Kıbrıs’ta fiilî olarak iki ayrı siyasi yapı bulunmaktadır: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Bu nedenle nüfus meselesi değerlendirilirken yalnızca her iki tarafın kendi iç dengesi değil; adanın bütünü içerisindeki stratejik denge de dikkate alınmalıdır. Güney’de nüfus 1 milyona aşmışken, Kuzey’de bu sayı yaklaşık 400-500 bin bandındadır. Bu tablo, yalnızca mevcut durumu değil; uzun vadeli güç dengesini de doğrudan etkileyecektir.

Bu noktada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın son dönemde ısrarla vurguladığı “iki devletli çözüm” yaklaşımı, yalnızca diplomatik bir tez değil; aynı zamanda bu demografik ve egemenlik gerçeğinin sahadaki yansımasıdır. Çünkü adada kalıcı bir çözüm, ancak mevcut fiilî ve tarihî gerçekliklerin kabulüyle mümkündür.

Mesele yalnızca iki ayrı yönetimin varlığı değil; bu varlığın sürdürülebilirliğidir. Bu da doğrudan nüfus, ekonomi ve kurumsal kapasite ile ilgilidir. Aksi takdirde tarih boyunca görüldüğü üzere, nüfus dengesi zamanla siyasi dengeyi, siyasi denge ise egemenliği belirlemeye devam edecektir.

Bu çerçevede açıkça ifade etmek gerekir ki: Kıbrıs’ta iskan politikası bir tercih değil, bir zorunluluktur.

23 Mart 2026

Dr. Volkan YAŞAR


Yorum bırakın