35 yıllık meslek hayatım boyunca ağırlıklı olarak Ortadoğu ile ilgilendim.
2003’te Amerika’nın Irak’ı işgali, 2006’da İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısı, 2011’de Arap Baharı ile hareketlenen Tunus ve Libya’daki kalkışmalar, 2012’de Suriye’de iç savaşın patlaması…
Gelişmelere çoğu vakit yerinde şahitlik ettim; uluslararası toplantıları izledim, meselelerin içinde artık kim varsa onlarla konuştum, bilgi aldım, arka planda neler olup bitiyor öğrenmeye çalıştım; çok sayıda haber yazdım, söyleşi yaptım, radyolarda, televizyonlarda değerlendirmelerimi paylaştım.
Bunca yılın tecrübesinden çıkardıklarımın başında şu var:
Ortadoğu’da savaşlar genellikle top, tank, tüfek sesleriyle değil; küçük, kimsenin pek anlam yüklemediği, dikkate almadığı işaretlerle başlıyor.
Bu nedenle son günlerin gelişmelerinin sıradan olmadığını söyleyebilirim.
Türkiye’ye düşen üçüncü füze…
Bu yazı, 12punto.com.tr’de yayınlanana kadar başka füze ya da füze parçaları Türkiye’ye düşer mi, bilmiyoruz.
Ama ihtimal dışı değil.
Evet, üçüncü…
Birincisi tesadüf olabilir denildi, ikincisi “sınırın öte yanındaki çatışmanın yansıması” filan diye geçiştirildi.
Üçüncüsü ise artık basit bir kaza olarak açıklanamayacak kadar anlam yüklü.
Açık yüreklilikle yazalım, belli ki birileri Türkiye’ye “hadi gelsene” yapıyor.
Bunu anlamak için büyük strateji kitaplarını karıştırmaya gerek yok.
Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve sayfaları yavaş yavaş çevirelim. Artık günümüzde modern savaşların önemli bölümü doğrudan cephe açarak değil, çevre aktörleri savaşa çekerek yürütülüyor.
Hele ki hedef ülke büyük, nüfusu kalabalık ve coğrafyası zor ise…
O zaman plan değişiyor; “içeriden parçala, çevreden kuşat, komşularını sahaya sür” stratejisi devreye giriyor.
Bugün de Atlantik ötesinde birilerinin kafasındaki senaryo tam olarak bu.
Peki, İran’a kara harekâtı kolay mı?
Ya da soruyu şöyle formüle edelim; Amerika İran’a gerçekten kara harekâtı yapabilir mi?
Kağıt üzerinde her şey mümkün. Ama gerçek dünya kağıt üzerindeki haritalardan çok farklı.
İran, 85 milyonu aşan nüfusu, dağlık coğrafyası ve kuvvetli savunma doktrini ile Amerika için Ortadoğu’nun en zor hedeflerinden birisi.
Irak gibi düz, Afganistan gibi dağlık ama nüfusu az bir ülke değil. Hatta, iki özelliği aynı anda barındıran karmaşık bir coğrafya.
Emekli bir kurmay subaya sordum. “Bir askeri planlamacı için ürkütücü bir tablo” dedi.
Batıda dağlar, güneyde uzun bir kıyı şeridi, kuzeyde Azeri nüfus, doğuda Beluç bölgeleri, içeride milyonlarca milis. Hele savaşın başından bu yana hemen hiç zarar görmemiş bir kara ordusu.
Dolayısıyla klasik anlamda bir “işgal” planı, dünyanın en büyük ordusuna sahip, elinde teknolojisiyle, finansmanıyla korkunç bir savaş makinesi bulunan ABD için bile hiç kolay görünmüyor.
Bu yüzden başka bir model arayışında olmaları kuvvetle muhtemel.
Amerika daha önce hedef aldığı ülkelerdeki etnik ve mezhepsel fay hatlarını hareketlendirmişti.
İran’ın bu açıdan kırılgan bölgeleri var. Bunların başında Belucistan geliyor. Yıllardır merkezî yönetimle sorunlar yaşayan bir bölge. Beluç nüfusunun bir kısmı Pakistan tarafında ve sınırın iki yanında faaliyet gösteren çeşitli silahlı gruplar var.
Bu nedenle İran’a karşı yürütülecek bir operasyonun doğu ayağında Beluç bölgesi sık sık gündeme geliyor.
İkinci önemli hat ise Kürt bölgesi.
İran’ın batısında yer alan Mahabad, Kermanşah ve çevresi tarihsel olarak hareketli alanlar. Özellikle Irak’taki Kürdistan Bölgesel Kürt Yönetimi ile olan bağlar bu bölgeleri jeopolitik açıdan hassas hale getiriyor.
Eğer birileri İran’ı içeriden zorlamak isterse, bu iki alanın aynı anda hareketlendirilmesi şaşırtıcı olmaz.
Ama burada kritik bir noktayı unutmamak gerekir; İran bu bölgelerde uzun yıllardır ciddi bir güvenlik yapılanması kurmuş durumda. Dolayısıyla, bugünün ahval ve şeraiti içinde bu tür bir stratejinin başarı garantisi yok
Gelelim asıl soruya.
Türkiye’ye düşen füzeler ne anlama geliyor? Eğer bunlar gerçekten rastlantıysa mesele basit. Ama değilse, o zaman tablo değişir.
Çünkü Türkiye bölgenin en güçlü ordularından birine sahip. Aynı zamanda NATO üyesi. Bu iki özelliğin herhangi bir bölgesel savaşta Türkiye’yi oyunun merkezine koyacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Şöyle formüle edelim; füze düşer, Ankara’dan tepki gelir, sınır güvenliği gerekçesiyle operasyon konuşulmaya başlanır, kamuoyunu ‘ikna süreci’ için düğmeye basılır, son olarak NATO devreye girer…
Yani, zincirleme reaksiyon.
İşte “hadi gelsene” dediğimiz şey de tam olarak bu. Türkiye sahaya girerse savaşın coğrafyası bir anda büyür.
Gelelim, on puanlık uzman sualine, NATO Türkiye’yi savaşa sürükler mi?
Bu sorunun cevabı sanıldığı kadar basit değil.
NATO’nun iki kritik maddesi var.
Birincisi, 4’ünce Madde; bir üye ülke güvenlik tehdidi gördüğünde müttefikleriyle istişare talep eder.
İkincisi ünlü, 5’nci Madde; bir üyeye yapılan saldırı tüm üye ülkelere yapılmış sayılır.
Ama pratikte NATO ülkeleri 5’nci Madde’yi devreye sokmak konusunda oldukça temkinlidir. Çünkü bu madde, ittifakı doğrudan savaşa sokar.
Türkiye’ye düşen birkaç füze otomatik olarak NATO savaşını başlatmaz. Ama şu sonucu doğurabilir:
NATO Türkiye’ye hava savunma sistemleri kurar ki Kürecik için getirildi bile.
Daha fazla istihbarat paylaşımı istenir, askeri lojistik destek talep edilir.
Bunlar savaşın dengesini değiştirir mi?
İhtimal dışı değil.
Satranç tahtasında dikkatle izlenen bir başka ülke daha var; Azerbaycan. İran’ın kuzeyinde milyonlarca Azeri yaşıyor. Bu demografik gerçek Tahran’ın her zaman hassas olduğu bir mesele.
Öte yandan Azerbaycan’ın Israil ile yakın ilişkileri var.
Bir savaş senaryosunda Azerbaycan’ın doğrudan cephe açması beklenmeyebilir. Ancak, hava sahasını açması, lojistik destek vermesi ve istihbarat paylaşımı…
Bunların her biri askeri dengede ciddi fark yaratabilir.
Tüm bu tabloya bakınca ortaya iki ihtimal çıkıyor.
Birincisi büyük bir kara savaşı. Tankların sınırları geçtiği, orduların doğrudan çatıştığı klasik senaryo.
Ama bu model hem maliyetli hem de riskli.
İkincisi ise uzun süreli bir yıpratma savaşı. Yani, hava saldırıları sürer, füze savaşları yaşanır, içeride karışıklıklar çıkarılır, komşu ülkeler üzerinden baskı kurulur.
Sonuçta hedef ülke ekonomik ve siyasi olarak zayıflatılır. Bugünün dünyasında en sık kullanılan yöntem de bu.
Ancak, bu yöntem İran için ne kadar geçerli olur, oraya büyük bir soru işareti koyalım.
Bütün bu senaryoların ortasında Türkiye’nin temel yaklaşımı, savaşı daha fazla büyütmemek yönünde.
İran gibi bir ülke ile geniş çaplı savaş sadece askeri bir mesele değil. Ekonomi, enerji, ticaret ve iç siyaset gibi alanlarda da ağır sonuçlar doğurur.
İktidar bunun farkında.
Bu nedenle şimdiye kadar sadece sınır güvenliğini artırmak, diplomasi kanallarını açık tutmak, ve provokasyonlara kapılmamak gibi bir yaklaşım benimsediğini söyleyebiliriz.
Tekrar edersek, Ortadoğu’da savaşlar bazen büyük manşetlerle değil, küçük haberlerle başlar. Ve bir sabah herkes kendini savaşın içinde bulur. Bugün yaşananlar henüz o noktaya gelmediğimizi gösteriyor. Ama işaretlerin son derece dikkatli okunması gereken bir döneme adım attığımız da bir gerçek, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
17 Mart 2026
Bahadır Selim DİLEK
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
