Son yıllarda sık sık duyduğumuz kelimelerden biri de “Algı.” Peki nedir bu algı?
“Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma ve anlama yeteneğidir.” Türk Dil Kurumu sözlüğü böyle tarif ediyor. Bir başka deyişle algı, duyu organlarımız tarafından dış dünyadan alınan uyarıcıların beyin tarafından işlenerek anlamlı hale getirilmesidir. Ancak bu işlenmede bilerek ve bilmeyerek yapılan yönlendirmeler/dış etkiler oldukça tesirlidir.
Tabi bir de algının oluşturulması ve yönetimi var. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü ters tepme ihtimali vardır. Ancak öyle dini ve siyasi gruplar var ki algı oluşturup yönetme konusunda oldukça ustalaşmış durumdalar. Öyle ki, onların oluşturdukları algıyı her ne yaparsan yap yıkmak mümkün olmuyor. Tabir yerinde ise top atsan yıkılmıyor!
“Bir Ramazan Hatırası” demiştim ya, anlatayım:
Yıl 1973. Ankara’da üniversite öğrencisiyim. Aynı zamanda da o yıllarda yayınlanan tek ve en önemli Milliyetçi yayınlar olan Bozkurt ve Devlet dergilerinde çalışıyorum. Dergimizin yayıncıları olan Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin ve baş yazarımız Galip Erdem MHP listesinden Niğde Milletvekili adayı oldular. Maksat, Sadi Bey’in seçilmesini sağlamak.
O yılarda Aksaray henüz il olmamıştı ve Niğde iline bağlı idi. Biz de dergi çalışanları olarak görev bölümü yaparak çalışmalara katılıyorduk. Osman Çakır arkadaşımla birlikte dönüşümlü olarak Ortaköy ilçesinde görev aldığımız için gece gündüz köy köy dolaşarak MHP politikalarını anlatıyor, milli birlik ve beraberlikten, Türk Dünyası diye bir dünya olduğundan, Tarım Kentlerinden, sanayi hamlesinden, sağ – sol kavgalarının geldiği noktadan, komünizm tehlikesinden söz edip anlatıyor da anlatıyorduk.
O yıl seçimler Ramazan ayına rastlamıştı. Haliyle oruçlu idik. Ortaköy ilçesine bağlı Balcı kasabası vardı. Bir akşam yolumuz oraya düşmüştü. Kasabaya yatsı ezanı okunurken girebilmiştik. Abdestimizi alıp camiye girdiğimiz sırada farzdan önceki nafile (sünnet) kılınmış, cemaatten biri kamet getirmek için ayağa kalkmıştı ki, içeri girdiğimizi gören bir başkası onun paçalarından tutarak oturttu ve bana doğru bakarak işaret diliyle kamet getirmemi söyledi. Onlar beni tanımıyor, ben de onları tanımıyordum, ne için geldiğimiz de bilmiyorlardı. Neyse ki konuya yabancı değildim. Yatsı, Teravih ve ardından Vitir namazı süresince kamet getirdim, sonunda da adet olduğu üzere Bakara Suresi’nin “Amenerrasulü” tabir edilen son ayetlerini okumuştum ki ne olduysa ondan sonra oldu!
İmam, “Cemaat! Hafız var, mendil serin” demesin mi?
Benden soğuk terler boşaldı. Bir an ne yapıp ne diyeceğimi şaşırdım. Bu arada cemaatten birileri mendil sermek için harekete geçmişlerdi. İmama doğru, “Hocam olmaz, ben hafız değilim” diye seslensem de o ısrar ediyordu: “Serin, serin!..”
Meğer öyle bir adet varmış. Bazı hafızlar ya da Kur’an talebeleri köyleri, camileri dolaşıp Kur’an okur, kamet getirir, cemaat de mendil serip yardımda bulunurmuş.
Baktım olmayacak, kalkıp İmam Efendini yanına vararak, “Hocam, biz başka bir iş için geldik. Namazdan sonra yan taraftaki kahvehanede konuşma yapacağız” dedim. Öyle deyince İmam bu defa, “Tamam, mendili kaldırın, kahvehanede konuşma yapacaklarmış, hep birlikte dinlemeye gidelim” dedi. Rahatlamıştım. Kahvehanede oturanlara bir de cami cemaati eklenince oldukça kalabalık bir topluluğa hitap etme fırsatı doğdu. Kalabalık olunca haliyle konuşmacı da havaya giriyor. Çok verimli bir konuşma oldu. Başbuğ Türkeş’ten, o yıllarda hatıraları henüz canlı olan Ruhi Kılıçkıran, Yusuf İmamoğlu, Süleyman Özmen ve Dursun Önkuzu gibi Ülkücü şehitlerden, MHP’nin Tarım Kentleri projesi ile köyleri, sanayi hamlesi ile ülkeyi nasıl kalkındıracağından anlattım da anlattım. Ülkücü şehitlerden, komünizm tehlikesinden bahsederken bazılarının gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Çok verimli bir toplantı olmuştu. İkram edilen çayları içerek teşekkür edip ayrıldık.
Birkaç gün sonra ben Ankara’ya dönünce arkadaşım Osman Çakır’ın yolu da Balcı Kasabası’na düşüyor. Aynı kahvehanede o da konuşuyor ve haliyle belki üslup farklı olsa da aynı konular konuşuluyor. Konuşmanın sonunda ona ne deseler beğenirsiniz?
“Geçen hafta Erbakancı bir genç gelmişti, o da aynı senin gibi konuştu!..”
“Aynı senin gibi!..” Yani konuları hatırlıyor ama ben camide kamet getirip Kur’an okudum ya; ne dersen de damgayı yedin gitti: “Erbakancı!..”
Din sanki o grubun, o siyasi kuruluşun tekeli altında sayılıyordu. Yerine gelenler de o mirası tepe tepe kullandılar. Üstelik tadına varıp parsayı topladıkları için tarikat ve cemaatlerle sıkı fıkı olarak, onunla da yetinmeyip belli amaçlarla vakıflar kurarak algı oluşturmayı katmerli ya da şeddeli hale getirdiler.
Öyle ki zaman içinde yolsuzluklar ayyuka çıksa, liyakat anlayışı bir kenara itilip kayırmacılık, haksız hukuksuz uygulamalar tavan yapsa, lüks, israf, şatafat şaha kaldırılıp İslamiyet’ten uzaklaşılsa da algı algılığını icra etmeye devam ediyor. Taciz, tecavüz, kadına şiddet olayları aldı yürüdü. Camilerde cemaat, din adamlarına güven azaldı. Uyuşturucu belası kol geziyor, okullarda “akran zorbalığı” diye bir bela ile birlikte öğretmenlerini dövüp öldüren öğrenciler var. Dedik ya bütün bunlara rağmen top atılsa da o algı yıkılamıyor.
Hani onların “Huzur İslam’da”, “Allah utandırmasın” diye sloganlaşmış ifadeleri vardı. Şimdilerde gelinen noktayı gören vatandaşlar şöyle demeye başladılar:
Huzur İslam’da ama Müslümanlar İslam’da değil!
Allah utandırmasın diyorlardı ya, duaları kabul oldu; çünkü artık hiçbir şeyden
utanmıyorlar!
Nitekim en etkili ve yetkili ağızlarından biri hem de TBMM çatısı altında, “Bu yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz” diye sorulunca, “Utanmıyoruz, yaptıklarımızla gurur duyuyoruz” demişti.
Ne kadar acı değil mi?
Kim bilir; belki de beceriksiz muhalefetin yıkmayı başaramadığı bu algıyı erinde sonunda vatandaş yıkacaktır.
Ne dersiniz?
07 Mart 2026
Osman OKTAY
