Son birkaç gün…

Ortadoğu yeniden kanlı bir döneme kilitlendi.

ABD ile İsrail’in İran’a başlattığı saldırı, bölgenin iliğini kemiğini yerinden oynattı. İki ülkenin derdi yalnızca İran’ın nükleer programını engellemek, molla rejimini yıkmak ya da İsrail’e yönelik tehdidi bertaraf etmek değil. Ortada, bizim gibi bölge ülkelerini yakından ilgilendiren daha kapsamlı ve stratejik bir planlama var.

Meselenin enerji boyutunu; Trump’ın musluğun başına çökerek Çin’e giden petrolü kesme arzusunu salı günü kaleme almıştık. Daha geniş bir perspektiften bakarsak, bunun ABD ve İsrail’in bölgesel güç dengelerini yeniden yazma iddiasının yeni bir adımı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Lafı uzatmayalım…

Suriye’den sonra benzer bir hesabın İran için devreye sokulduğu anlaşılıyor.

Washington’daki oyun kurucular, kendileri açısından jeopolitik araç niteliği taşıyan Kürtleri yeniden sahaya sürmek için düğmeye bastı.

Haberlere göre Trump, 28 Şubat’ta savaş makinesini harekete geçirdikten sonra vakit kaybetmeden Irak’taki iki kilit Kürt lideri aradı. Barzani ve Mam Celal’in mahdumu Bafel Talabani ile görüştü.

Görüşmelerin içeriği tam olarak açıklanmadı. Ancak özellikle yabancı basında, saldırıların seyri ve Pentagon’daki planlamalar kapsamında Kürt unsurların rolü üzerine hassas diplomatik değerlendirmeler yapıldığı yazıldı. Hatta bazı iddialara göre Trump yalnızca Irak Kürtleriyle değil, İran’daki muhalif Kürt hareketleriyle de temas kurdu.

Bu tür temasların, ABD’nin bölgedeki aktörlerle askerî ve istihbarî iş birliği arayışlarını değerlendirme amacı taşıdığı ifade ediliyor.

Demek ki mesele, yalnızca “İran’a hava saldırısı” meselesi değil.

Anlaşıldığı kadarıyla Washington’un hesabı şu; İran içinde ortaya çıkacağını varsaydığı güç boşluğunu, irili ufaklı etnik ve mezhebi aktörler üzerinden derinleştirmek; ardından rejim değişikliğine uzanan sürecin zeminini hazırlamak. Hatta Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi, adı merkezi yönetime bağlı ama fiiliyatta başına buyruk, Batı’nın çıkarlarını koruyup kollayan otonom yapılar oluşturmak.

Evdeki hesap çarşıya uyar mı?

Zurnanın zırt diyeceği yer tam da burası.

İran’daki Kürtlerin durumu; sosyolojik, siyasi ve tarihsel açıdan meselenin en hassas başlıklarından biri. Yaklaşık 90 milyonluk nüfusun yüzde 10’unu oluşturdukları tahmin ediliyor. Tarih boyunca Tahran’la ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izledi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet desteğiyle kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin İran topraklarında hayat bulduğunu hatırlamakta fayda var. Ömrü kısa sürdü ama hafızalarda yer etti.

Bugün ise bazı gruplar, Irak sınırındaki üslerinden gelişmeleri yakından takip ediyor. Silaha sarılmaları an meselesi. Ancak ABD’den ne tür bir güvence aldıkları ya da alıp almadıkları şimdilik meçhul.

Hedef açık; ülkenin iç güvenlik dengesini sarsmak, ordunun batıya dönük cephesini zayıflatmak ve Tahran’daki rejimin ABD-İsrail baskısı karşısında nefesini kesmek.

Ancak bu senaryonun büyük bir bölgesel yangın riski taşıdığı da ortada. Türkiye başta olmak üzere sınır komşuları için bu durum doğrudan millî güvenlik meselesi.

Hasılıkelam; İran içindeki unsurların hareketlenmesi yalnızca bir iç istikrarsızlık başlığı olarak görülmemeli. Bu gelişme, uzun süredir adım adım örülen stratejinin parçası.

Bölgesel dinamiklerden söz ederken, Suriye’de yıllarca desteklenen yapıyı atlamayalım.

2011 sonrasında iç savaş sahnesinde PYD ve onun silahlı kanadı YPG, kaos ortamında kontrol alanları oluşturdu. Irak-Suriye sınır hattında fiilî kantonlar kuruldu; bu yapı daha sonra Rojava adı altında siyasi ve idari bir çerçeveye dönüştürüldü.

Bu kazanımların arkasında iki temel dinamik vardı:

Birincisi, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede YPG’yi sahadaki en etkili kara gücü olarak kullanması.

İkincisi ise askerî iş birliğinin siyasi meşruiyet üretmesi.

Washington’un desteğiyle YPG, uluslararası alanda görünürlük kazandı; yerel meclisler kurdu ve diplomatik temaslar geliştirdi.

Ancak elde edilen kazanımları kalıcı olmadı.

ABD sahadaki denklemi çıkarlarına göre yeniden kurduğunda dengeler değişti.

ABD, dün “stratejik ortak” dediğine bugün mesafe koyabildiğini unutmayalım; Şam yönetiminin kuzeydoğuda yeniden kontrol sağlamasıyla bu yapı geri adım atmak zorunda kaldı.

Yine de Suriye’deki Kürt varlığı artık hem siyasi hem hukuki olarak meşruiyet kazandı.

Irak boyutunu da unutmayalım.

2003’teki ABD işgali sonrasında ülke yeniden yapılandırılırken Kürtler için tarihî bir fırsat doğdu. 2005 Anayasası’yla federal yapı içinde anayasal statü kazandılar.

Kendi parlamentosu, güvenlik güçleri ve dış ekonomik ilişkileri olan bir yönetim ortaya çıktı. Erbil, Bağdat’a bağlı olmakla birlikte kendi ajandası bulunan bir merkez hâline geldi.

2017’deki bağımsızlık referandumu başarısız oldu; ancak bu girişim, siyasi elitin hedeflerini açık biçimde ortaya koydu.

Bugün tabloya baktığımızda; Irak’ta anayasal statü, Suriye’de fiilî özerklik ve şimdi İran’da potansiyel bir iç kırılma hattı görüyoruz.

Tesadüf mü?

Elbette değil.

ABD’nin Kürt politikası bir “dostluk” siyaseti değildir, çıkar odaklıdır. Kürtler, Washington açısından gerektiğinde sahaya sürülen, gerektiğinde masada pazarlık unsuru yapılan jeopolitik araçlardır.

Bu durum, Kürtlerin taleplerinin olmadığı anlamına gelmiyor, özerklik, federasyon ya da bağımsızlık arzuları elbette var. Ancak bu taleplerin büyük güçlerin hesaplarıyla kesiştiği noktada ortaya çıkan tablo, çoğu zaman bölge halklarının değil, küresel stratejilerin lehine işledi.

Tarih bunun örnekleriyle dolu.

Bir dönem desteklenip sonra ortada bırakılan isyanlar…

Verilen sözlerin tutulmaması…

Kullanılıp kenara konulan aktörler…

Bugün de farklı bir manzara yok.

ABD ve İsrail İran’a saldırırken Kürt kartını yeniden masaya sürüyor. Etnik fay hatlarını tetiklemek, sınır hattında baskı oluşturmak ve Tahran’ı içeriden zayıflatmak…

Ancak bu hamle yalnızca İran’ı değil; Türkiye’yi, Irak’ı ve Suriye’yi de doğrudan etkiler.

Ortadoğu’da sınırlar cetvelle çizildi. Şimdi o cetvel yeniden masaya konmuş durumda.

Ez cümle bugün bölge temellerinden sarsılırken, Kürtler büyük güç oyunları içinde yeniden sahne almaya hazırlanıyor.

Artık uluslararası kamuoyuna sunulduğu gibi “mazlum bir halk” anlatısının öznesi değiller, emperyalizmin Türkiye, Suriye, Irak, Irak hattını istikrarsızlaştıran işbirlikçi unsurları, “vekil güçleri” olarak görülüyorlar, diyerek yazımıza noktayı koyalım.

05 Mart 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Yorum bırakın