İsrail, ABD ile birlikte İran’ı vurdu: Ankara’nın dış politikası başarılı mı?

Türkiye’de hükümet, sürecin başından bu yana İran aleyhine açıklama yapmaktan kaçındı. Önlem olarak İran ile sınırları tahkim edilmekle yetinildi. Erdoğan, Gazze’de İran tarafından desteklenen Hamas’ı önce Kuvayı Milliye mertebesine yüceltti, sonra Fidan’ı “BoP” (Board of Peace) zirvesine, Trump ve ortakları tarafından Gazze’nin yıkıntıları ve İsrail’in katlettiği altmış bini aşkın sivilin naaşları üzerinde inşa edilecek “gayrımenkul yatırım ortaklığı” proje sunumunu dinlemeye gönderdi

ABD ve İsrail, 28 Şubat sabahı başta Tahran olmak üzere İran’daki bazı hedefleri “önleyici saldırı” gerekçesiyle vurmaya başladı. Bu saldırının daha geniş kapsamlı bir savaşın açılışı olup olmadığı henüz belirsiz gözükse de karşılıklı bombardımanların önümüzdeki günlerde devam edeceği öngörülüyor.

Saldırının, ABD’nin İran’la yürüttüğü nükleer konulu müzakerelerde sonuç alındığına dair olumlu haberlere rağmen başlamış olması dikkat çekiyor. Zira Trump aynı gün yaptığı açıklamada “İran’ın hiçbir zaman uzlaşmaya yanaşmadığını” ileri sürdü.

Esasen ABD’nin İran’ı vurmakla tam olarak ne elde edeceği de anlaşılamıyor. Trump bunu “ABD halkına yönelik tehdidi bertaraf etmek” olarak gerekçelendirmeye çalışsa da bu tehdidin ne olduğunu detaylarıyla açıklamıyor. Bu nedenle Trump yönetiminin önce vurup sonra bir “stratejik” gerekçe ürettiği, dolayısıyla ortada gerçek bir strateji dahi olmayabileceği görüşü güç kazanıyor.

Bugüne dek Trump’ın “Netanyahu’yu dizginleyebilen yegâne aktör olduğu” uluslararası kamuoyunda genel kanıydı. Hatta Netanyahu’nun da Trump aracılığıyla Cumhurbaşkanı İzak Herzog’dan af elde edebilmeyi planladığı iddia ediliyordu. Netanyahu, iç siyasette kendine yönelik tehditlerden bir süreliğine sıyrılabilmek için “savaş halinde başbakanın değişmemesi gerektiği” bahanesine sığınıyor olabilir.

Trump ise kendi iç politikasında bir yandan Epstein dosyası gündeminden kurtulamıyor, diğer yandan Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nde ve belki de Senato’da da çoğunluğunu yitirme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

Saldırı öncesi İsrail makamları, İran’a müdahalenin Ortadoğu’yu kökten yeniden yapılandıracağını da iddia ediyorlardı. Saldırı sonrası yaptıkları açıklamalarda ABD ve İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini veya balistik füze fırlatma yeteneğini yok etmenin ötesinde, Tahran’ın siyasal rejimini de hedef aldıklarını gösteriyorlar.

ABD İran’dan hem nükleer zenginleştirme hem balistik füze programını durdurmasını, kendi sınırları içerisinde zenginleştirdiği uranyumu ülke dışına çıkarmasını, bölgedeki yeraltı silâhlı uzantılarına yardımı kesmesini ve içeride rejime muhalefeti baskılamaktan vazgeçmesini talep ediyordu.

İsrail, sözü geçen uzantılardan Lübnan’daki Hizbullah hedeflerini ateşkesi gözardı ederek ve özellikle güney sınırına yakın alanlarda sürekli vurmuştu ve hâlen vurmaya devam ediyor. Hizbullah ise kısa süre önce tutumunu esneterek ABD’nin İran’a olası müdahalesi “sınırlı olduğu” takdirde devreye girmeyeceğini açıklamıştı.

ABD, Körfez bölgesine iki uçak gemisi ve beraberlerindeki görev güçleri, ayrıca bölgedeki üslere konuşlandırdığı hava kuvvetiyle 2003’teki Irak işgalinden bu yana görülmemiş bir askeri yığınak yapmıştı. Bugüne dek ABD’nin bu büyüklükte bir askeri yığınak yapıp da kullanmadığı örnek olay olmamıştı, bu sefer de istisna yaşanmadı.

Ancak güncel durum 2003 Irak örneğinden çok farklı. ABD, İran’ı işgal etmeyi veya herhangi bir biçimde karadan müdahaleyi öngörmüyor. İsrail’in İran’a bir kara harekatı kapasitesi zaten bulunmuyor. Bu iki ülkenin saldırıları ne denli ağır ve kapsamlı olursa olsun dışarıdan müdahaleyle Tahran’da rejim değişikliği yaşanma ihtimâli şimdilik pek olası görünmüyor.

Trump’ın açıklamalarından ABD’nin bu defaki saldırısının önceki 12 günlük bombardımanın aksine daha uzun sürebileceğini varsaymak mümkün. Sanki Trump bir yandan “beyaz darbeye” kapı aralıyor yani rejim içinden odakları iktidarı devralmaya davet ediyor. Aynı zamanda halka da bombardıman bittikten sonra rejimi devirme çağrısı yapıyor.

Her hal ve kârda ABD’nin Ortadoğu stratejisi en önce İsrail’in mutlak güvenliği ekseni etrafında örülüyor. Dolayısıyla, kendini “küresel imparator” olarak konumlandıran Trump, “bahşedeceği lütuflara mazhar olmak” arzusunda olan ülkelere ve liderlere İsrail’le iyi geçinmeyi adeta şart koşuyor. Bu ülkelerin arasında, tüm kartlarını Trump ile birlikte siyasetini kurgulama üzerine oynayan Erdoğan’ın bulunduğunu unutmamak gerekiyor.

Ankara, İran’da belirsizliğin yanında Irak ve Suriye’de de sıcak gelişmeleri yakından takip ediyor. Öte yandan Erdoğan çok az demeç veriyor, Hakan Fidan ise Münih Güvenlik Konferansı’ndan bu yana göreceli sessizliğini koruyor.

Suriye’de Şam ile YPG arasındaki çatışmaların şimdilik sona ermesinin ardından Kürt askeri ve sivil unsurlarının Şam Hükümetine entegrasyon süreci dikkatle takip ediliyor.

Irak’ta ise yıllarca başbakanlık yapmış olan Nuri el Maliki’nin yeniden aynı göreve adaylığını açıklamasını engelleyemeyen ABD Irak özel temsilcisi Mark Savaya yerini, artık Türkiye, Suriye ve Irak’la ilişkileri aynı anda koordine edecek olan Tom Barrack’a bıraktı.

İran’ın saldırı öncesi en önemli etki alanı Irak’tı. Nüfusunun çoğunluğu Şiî olan ülkede son dönemlerde son başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin döneminde “milliyetçi” denilebilecek damar güç kazanmıştı. ABD de Bağdat’a, kurulacak yeni hükümete ilişkin yedi maddelik beklentilerini ilettiği mektupla İran destekli Haşdi Şabi milis güçlerine siyasal desteğin kesilmesini talep etmişti. Maliki’nin Başbakanlığa dönüşü ABD için ciddi bir diplomatik kayıp olacaktı. Yeni görevine girişken başlayan Barrack, Irak’ı İran’dan uzaklaştırmak için iki kez Bağdat’ı ziyaret etti ve son olarak Maliki’yle de görüştü.

Ankara, bu süreçte Hakan Fidan aracılığıyla bir yandan arabuluculuğa evsahipliği yapmaya gayret ederken, diğer yandan nükleer görüşmeler dosyasının sonuca bağlanması ve kalan başlıkların zamana yayılmasını sağlamak için çabaladı; fakat her iki girişiminde de başarısız oldu.

Türkiye’de hükümet, sürecin başından bu yana İran aleyhine açıklama yapmaktan kaçındı. İran’a dair yalnızca sınırdan gelebilecek kitlesel göç akımı ihtimâlini tehdit olarak değerlendirdi. Önlem olarak İran ile sınırları tahkim edilmekle yetinildi.

Erdoğan, Gazze’de İran tarafından desteklenen Hamas’ı önce Kuvayı Milliye mertebesine yüceltmiş, sonra Fidan’ı “BoP” (“Board of Peace”) zirvesine, Trump ve ortakları tarafından Gazze’nin yıkıntıları ve İsrail’in katlettiği altmış bini aşkın sivilin naaşları üzerinde inşa edilecek “gayrımenkul yatırım ortaklığı” proje sunumunu dinlemeye göndermişti.

Bu gelişmeler esnasında İran-Irak sınırında konuşlu İran Kürt partileri ve milisleri de kendi aralarında ortak bir cephe kurmak için uzlaştı. PJAK ve İran KDP’sinin de bu beşli cepheye katılması dikkat çekici bir gelişmeydi. Benzer biçimde Süleymaniye’de KYB lideri (Mam Celal Talabani’nin büyük oğlu) Bafel Talabani’nin YPG Komutanı Mazlum Abdi ve Tom Barrack arasındaki görüşmeye evsahipliği yapması da bir o kadar beklenmedik bir gelişme olarak basına yansıdı.

Saldırıların üzerinden henüz 48 saat geçmemişken İran’ın özellikle hava savunması açısından kendini koruma yeteneğinin büyük ölçüde yok edilmiş durumda olduğu öne sürülüyor. Ancak, elindeki yaklaşık 1500 balistik füze başlığı bulunan İran, derhâl Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’teki Amerikan askeri üslerine karşı saldırılarda bulundu. Hürmüz Boğazı kapatılırken ve bölgeye yakın bütün sivil uçuşlar iptal edildi.

Sonuç olarak, İran’da ABD ve İsrail ortak saldırısının süresi ve kapsamı; bu saldırıların sonunda veya saldırılar sırasında rejim içinden bir “beyaz darbe” gerçekleşip gerçekleşmeyeceği; nihayet sözkonusu askeri müdahalenin rejim değişikliğiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı sorularının yanıtını bugünden vermek olası değil. İran’daki ekonomik sorunlar, toplumsal dinamikler, etnik ayrışmalar, yarım asırlık ideolojik bölünmeler, hükümetin, Devrim Muhafızları’nın elindeki askeri ve ekonomik varlıklar ve daha nice faktör düşünüldüğünde her sonuca açık bir belirsizliğin başında olduğumuzun altını çizmek gerekiyor.

02 Mart 2026

Namık TAN

KAYNAK: https://t24.com.tr/


Yorum bırakın