Geçen akşam televizyonda bir film seyrettim. Eski Türkiye’den, 1973’ten bir film: Akma Tuna. Konu, Tuna kıyısındaki Estergon kalesinin Kanuni Sultan Süleyman zamanında fethedilmesidir.
Filmde Osmanlı akıncıları ve askerleri hep Türk diye anılıyor. Türk aşağı Türk yukarı. Belki de yüz kez Türk kelimesi geçiyor. Bir sırrı açıklamayan Osmanlı kahramanının gözlerine mil çekiliyor, gözleri kan içindeyken kahraman “Türk ölür de sır vermez.” diyor.
Düşmanla vuruşan bir başka Osmanlı kahramanı “Türk kılıcı kınından çıkmayagörsün.” diye bağırıyor. Bir başka sahnede kahraman haykırıyor: “Savulun kâfirler, Türkler geliyor.”
Allah Allah, bu nasıl Türkiye? Bütün kahramanlar Türk. Oysa “Türk, Kürt, Arap” filan olmalı değil mi?
Şunu da ekleyeyim. Kanuni’nin askerleri Türk de Müslüman değil mi? Elbette Müslüman. “Allah Allah!” nidalarıyla düşmana saldırıyorlar. Şehit edilirken kelime-i şahâdet getiriyorlar. Hele mehter marşları: “Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan”, “Allahü ekber, Allahü ekber, ordumuz olsun daim muzaffer.”
Filmin baş kahramanı Çal Hasan’ı sevimli aktörümüz Serdar Gökhan canlandırıyor. Baş aktrist ise Feri Cansel. Filmde 1970’lerin sevimli artistleri Osman Alyanak, Nevin Aypar da var. Senaryoyu da yazan yönetmen ise Kemal Kan.
Hasan Mutlucan’ın tok sesinden Estergon Kalesi türküsünü dinlemek ise başka bir zevk. Bir de ana kahramana ses veren Abdurrahman Palay var tabii. Eski Türkiye’nin “hayır” yerine dillerimize pelesenk olan o hoş “nayır”ı!
Film elbette büyük bir sanat filmi değil. Teknik hatalar da var, tarih yanlışları da var. Benim üzerinde durduğum konu, o dönemin birleştirici ruhu. “Türk” kavramı hepimizi birleştiriyor ve gururla, övünçle “Türk” olduğumuzu söylüyoruz.
Sadece bir tek film mi? 1960’ların, 70’lerin, hatta 80’lerin nice tarihî filmleri, çizgi romanları gözümün önüne geliyor.
1950’lerin sonlarında Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun yarattığı Kızıltuğ, 1960’larda Suat Yalaz’ın çizgilerinde önce Kaan, sonra Karaoğlan oluyor. Mahallenin bütün gençleri Karaoğlan oluyorduk, Uygur oluyorduk. Bazen de diğer kahramanlara özeniyorduk: Baybora, Çalık… Ya o güzel Türk kızının adı: Bayırgülü. En çok da atın adına hayran oluyorduk: Yağmur.
1960’larda, 70’lerde bir de Tarkan vardı. Avrupa’daki Hun Türklerinin savaşçı kahramanı. Bozkurt önden koşardı. Sevimli, yakışıklı Kartal Tibet’in cılız kollarına ve bacaklarına aldırmaz, hepimiz Tarkan olurduk.
1970’lerde Rahmi Turan, Kara Murat’ı yarattı. Fatih’in fedaisi olan Kara Murat da bir Türk kahramanıydı. Yakışıklı mı yakışıklı Cüneyt Arkın perendeler atarak, havada uçarak kefereyi perişan ederdi. Yeşil gözleriyle Fahrettin Cüreklibatır (Cüneyt Arkın) olağanüstü yakışıklı ve çevik bir Türk kahramanı idi. Düşmanla dövüşürken sergilediği atletik hareketler doğrusu, korsanlar kralı Burt Lancaster’i bile bastırırdı.
Eski Türkiye’de hepimiz Türk idik. Çizgi romanlarımızın, tarihî filmlerimizin ve bütün filmlerimizin kahramanları da Türk idi. Her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım!” diyerek derslerimize başlardık. En büyük sevincimiz ise sesimizi Atatürk gibi yükselterek “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek gururlanmaktı.
01 Mart 2026
Ahmet B. ERCİLASUN
KAYNAK: https://yenicaggazetesi.com.tr/
