(Ah Ders Alabilseler)
İl, ilçe teşkilatlarına talimatlar verilir, kafa dengi bir mahalle muhtarı varsa tembihlenir, maraza çıkarmayacak cinsinden bir şehit ailesi ya da fakr u zaruret içerisinde olan aile seçilir, adresleri alınır, öncü kuvvet olarak korumalar, başka görevliler önceden yola revan olup ibate ve iaşe (yardım/destek) paketleri ile çocuklar için hazırlanan oyuncaklar gönderilir, sofra düzeni onlar eliyle hazırlanır.
Sofra düzeni çok ama çok önemlidir. Gidilen evde bir yemek masası olsa bile ortadan kaldırılıp yerde yeme düzeni kurulur, nevaleler dizilir ve o an gelince pozlar verilerek servis edilir. Fotoğraf servisi bu ziyaretin olmazsa olmaz şartıdır ki siyasi kişilik her kim ise “Fakir fukara babası, şehit ve yetim hamisi” olduğunu belgelemiş olsun!
Bu konuda çok güzel arşiv tutan, ya da geçmiş haberleri çok iyi tarayıp belge ve resimlere pratik olarak ulaşabilen arkadaşlar var. Bir arkadaş, siyasilerimizden birinin 2018 ve 2026 iftar ziyaretlerinden iki resmi yan yana getirip paylaşarak şu notu düşmüş: “Yolsuzlukların, yoklukların, pahalılığın bu kadar artmadığı 2018 yılı iftarı ile günümüz iftarı arasındaki fark!”
2018 yılına ait resimde küçük bir masa üzerine dizilen iftarlıklar, 2026 yılına ait olan resimde ise yer sofrası etrafında diz çöküp oturanlar!
Bu arada sayın Bakanlarımızdan biri de iftara gitmiş. Gitmiş ama ne gidiş! Tedbiri ve düzeni bir hayli abartmış. Öyle ki, durumdan vazife çıkarıp siyasi propaganda afişini de önceden gönderip yemek düzeninin hemen arkasına yerleştirtmiş ki fotoğrafta çıksın da siyasi geleceği için referans olsun!
Yalnız verilen fotoğrafta bir tuhaflık vardı. Ev oldukça tertipli düzenli, koltuklar şahane, perdeler modern, tavandan ışıklandırma enfes, aile fertleri neşeli ve durumları pek de fena görünmüyor ama maksat hasıl olsun diye olsa gerek; yine yer sofrası kurulmuş!
Örnek çok, uzatmaya gerek de yok. Bu resimlere bakarken her nedense Hazreti Ömer’i hatırladım. Mehmet Akif Ersoy’un “Kocakarı ile Ömer” şiirini bilirsiniz değil mi? O muazzam şiirin giriş bölümünü birlikte hatırlayalım. Akif, Sahabeden Abbas hazretlerinin anlatımıyla sesleniyor:
“Bir karanlık geceydi pek de ayaz…
İbni Hattâb’ı görmek üzere biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ileriden yavaşça belirdi,
Karanlığın içinden bir muamma gibi,
Ansızın heykel yapılı bir Arap
Bembeyaz bir hırka içinde garip,
Geliyor durmadan heybetli heybetli
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O karaltı uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil miymiş!
— Ya Ömer! Böyle geç vakit, bu ne iş?
— Şu mahalleleri devre çıkmıştım…
Gel beraber benimle, üç beş adım…”
Giderler ki ne gidiş! Medine’nin içi, dışı, o karanlıkta bütün sokaklar kolaçan edilir. Şehir dışında bir çadırdan ağlama sesleri gelince kulak kesilirler. Çocuklar ağlamakta, anneleri avutmaya çalışmaktadır. Çadır örtüsünü aralayıp bakarlar ki ne görsünler:
“…Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
“Açız! Açız!” diye feryat eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen yemeğini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarla çırpınan sesini:
— Durun yavrularım, işte şimdi pişecek…
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı inleyişleri…
Selamı verdi Ömer, daldı sonunda içeri,
Selamı aldı kadın pek asık bir yüzle.
— Bu yavrular niçin, ağlıyor ey teyze, söyle?
— Bugün ikinci gün, aç kaldılar…
— O halde, neden
Biraz yemek koymuyorsun?
— Yemek mi? Çömleği sen,
Tirit mi zannediyorsun? İçinde sadece su var;
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın…”
Bu manzarayı görür de duru mu Ömer, “Avut çocukları ben şimdi gider gelirim” der ve çıkarlar. Kan ter içinde koşup yiyecek ambarına varırlar. Aranıp taranırlar ki bir çuval unla biraz yağ vardır. Yanındaki sahabenin ısrarına rağmen Hazreti Ömer un çuvalını sırtına alır ve o çadırın yolunu tutarlar. Çünkü:
“…Dicle kenarında bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de Allah’ın adaleti sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyar karı kimsesiz kalır, Ömer sorumlu!
Yetim acıların gözyaşında boğulur, Ömer sorumlu!
Yoksulların yuvaları ilgisizlikten yıkılsa
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Yeryüzüne zulümle bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdap olur boğar Ömer’i!..”
Gecenin sessizliği ve ıssızlığında gösterişten uzak yapılan, yapılması gereken yardım işte budur. Şu andaki iktidar mensupları diyorlar ki mesela, “Biz geldiğimiz zaman iki buçuk milyon yoksul vardı, şimdi on yedi milyon yoksula bakıyoruz!..”
Yoksul sayısını azaltmak yerine arttırmakla öğünmek de marifet olsa gerek, aklımız ermez bu işlere de ders niteliğindeki cevap yıllar öncesinden geliyor. Mevcut iktidarın hocası merhum Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde, “Sizi hiç halkın sofrasında göremiyoruz” diyenlere verdiği cevap siyasilerin odalarına çerçeveletilip asılacak niteliktedir:
“Bir Başbakan’ın/Cumhurbaşkanının/Bakanın görevi halkın sofrasına oturmak değil, ülkedeki yoksul sayısını azaltmak ve sofralarına yiyecek koymaktır!”
Ancak bu dersin hiç alınmadığı ortada. Nitekim Erbakan Hoca da, “Biz ders anlatırken onlar arka bahçede top oynamışlar” dememiş mi idi?
25 Şubat 2026
Osman OKTAY
