Mantığın iflas ettiği ya da ettirildiği bir hale geldik. Mantıksızlık dediğimiz ucube, mantığın yerine kaim olunca o ülkede / toplumda herşey alt-üst olur. Aklın, doğrunun, güzelin, iyinin sorgulandığı; akılsızlığın, yanlışların, çirkinliklerin, kötülerin prim yaptığı bir idraksizliği yaşamaktaysanız vay halinize!.. İşiniz kötü, hem de pek çok kötü demektir.

Aklıma geliverdi, anlatayım. Hem komik, hem düşündürücü…

3 Mayıs 1944 hadiseleri Ankara’ya yansımıştır. Çünkü, Atsız- Sabahattin Ali davası Ankara adliyesindedir. O yıllar birkaç yüz kişilik bir kalabalığın herhangi bir olay/protesto/ gösteri için bir araya gelip bağırıp çağırdıkları bir zaman değildir. İşte o tarihte Ankara Üniversitesi’nde okumakta olan ( Dil-tarihlilerin çoğunluk olduğu söylenir) milliyetçi gençler oldukça büyük bir kalabalıkla bir protesto gösterisi düzenlerler. Vali Nevzat Tandoğan’dır, Milli Eğitim Bakanı da Hasan Ali Yücel… Kalabalığın ve gösterinin başını çeken otuz, kırk öğrenciyi polis alır karakola götürür. ( Demirfırka mı ki ? Ya da Hacıbayram…) İçlerinde en çok bağırıp çağıranlardan birisi de Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) isimli öğrencidir. Bakan, Vali Tandogan’a gençleri görmek, onlarla konuşup nasihat etmek istediğini söyler. Bakan ve Vali’nin karşısına dizdikleri bahis konusu gençlere bu ikili başlar nutuk atmaya/ nasihat vermeye. Bir ara hava elektriklenir, Bakan’ın söylediklerine terslenmeler, söylenmeler, itirazlar yükselir. Hatta konu münakaşaya dönüşür. Bakan’la en çok dalaşan genç de Serdengeçti’dir. Bakan’ı çok öfkelendirecek sözler sarfeder. Bakan öfke içinde ve sinirlenerek Serdengeçti’ye “…Sen ne mantıksız adamsın…” diye bağırır. Serdengeçti gayet sakin cevap verir: ” …Doğrudur, lisede senin mantık kitabını okuttular…” Gerçekten de o yıllarda liselerde okutulan mantık derslerinin Kitabının adı “Mantık” idi ve yazarı Hasan Ali Yücel’di, uzun yıllar da bu kitap okundu.

Demek ki, ilk icat olduğu (ülkede ders kitabı olduğu) yıllarda da mantığın belirsiz ve/veya zor anlaşılan /değişken bir hali söz konusuymuş. O günlerden bu yana yıllar, yıllar geçti ve bu mübarek mantık bu toplumda – bence- daha da anlaşılmaz, anlamsız bir hale geldi.

Devleti yıkmaya çalışmanın suç olmaktan çıkacağı; milleti bölüp unufak etmenin marifet sayılacağı; Bayrağı yırtmanın/yakmanın/yerlerde süründürmenin mümkün olduğu; TBMM çatısı altında “biji apo” diyenlerin gezdiği; domuz bağcıların muteber hale getirilip, ellerini havaya kaldırıp, mebus yapıldığı; bir yanında “şeriat”, “hilafet” nutukları atılırken diğer yanda kadına şiddetin, çocuk istismarının, uyuşturucu ticaret ve kullanımının, kumarın her çeşidinin, ,ahlaki zaafiyetin tavan yaptığı, kara paranın piyasalara hakim olduğu; kayırma ve doyurmanın görülmemiş boyuta ulaştığı bir ülke haline gelmiş olmayı nasıl, niye, niçin, neden ve kimin sayesinde sağlamış bulunduğumuzu hele bir düşünün…

Geldiğimiz ve götürülmekte olduğumuz meçhul (aslında hiç de meçhul değil…bunu görmemek için kör, farketmiyor olmak için deli olmak gerek…) bizi nasıl bir karanlığa sürüklemekte olduklarını nasıl ve ne zaman farkedeceğiz?..

Ampulün aydınlatacağı masalıyla yol yürüyen ve yürütenler nasıl bir karanlığın sebebi oldular, farkedemeyen bir toplumla karşı karşıyayız. “Sen yanmasan, ben yanmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” derken azcık aydınlık varsa onu da karartacak ne varsa yapmaktayız. Adeta hep beraber “lambaya püf” demekteyiz.

Dediler ki, Sudan’da, Mısır’da, Libya’da hükmümüz geçiyor, Libya’nın ne olduğu, nereye gitmekte olduğu belli değil; Sudan bir başka alem oldu. Mısır’da “rabia” ortalıkta kaldı. Hiç sesi çıkmıyor. Yeni kanka Sisi… Ne dostluğumuz belli, ne düşmanlığımız!… Niye, neden, kime düşmanız, kime dosttuk , kime karşıydık, ne oldu da niçin kanka olduk, belli değil… Ortadoğu’da “eşbaşkanız” diye böbürleniyorduk, Talabani Cumhurbaşkanı, Barzani özerk bölge başkanı oldu, Türkmeneli yok hükmünde, Kerkük’ü “Kürdistan” ilan ettiler. Barzani elini kolunu sallayıp Erbil’de gezercesine ülkemize giriyor, çıkıyor, konuşuyor; hem de ağır silah taşıyan korumalarıyla… Daha önce de çok üst seviyede bir gayretle poşusundan konfeti temizlemiştik.

Öyle ki, Anayasa’ya sahip çıkma iradesinin sahibi olanların dışlandığı, “Anayasal düzeni yıkmak için silahlı terör örgütü” kuranların baştacı edildiği bir toplumu mantıkla izah mümkün değildir. İskilipli Atıf’a şehit muamelesi yapan zihniyet sahiplerinden Atıfgillerin düşmanlık ettiği devlete aidiyet ve hizmet beklemenin de mantığı yoktur. Şeyh Said’i yüceltenlerin yüceldiği, Şeyh Said’e laf edenin kınanıp dışlandığı bir zihniyetin de mantığı kalmamış demektir.

ANDIMIZ kalsın, kaldırılmasın, okunmaya devam etsin diyemeyenlerin “ne mutlu Türküm diyene” diye yırtınmalarının mantığı olabilir mi ?…

Hayatında eline silah almamış ( ya da diyelim ki aldı, silahlı hiçbir eylemi olmamış, ya da suçunun ve cezasının silahlı bir eylemle ilgisi olmayan) Kavala ve Atalay’a karşı insafsız, elinde silahla devlete, millete, Anayasal düzene başkaldırmışa “umut hakkı” diyen bir zihniyette mantık kalmış mıdır?…

Maaşını Bankasya’dan çeken, Erdoğan’ın, Binali’nin, Bozdağ’ın, Gökçek’in, ROK’nin, bunlar gibi yüzlercesinin övgü dolu sözleri üzerine Feto’yu “hizmet hareketi” sanarak kananları içeri tıkan, işten atan; ama bu insanları “iltisaklı olma konusunda tahrik ve teşvik eden siyasi ayağı” görmezden gelen, bakan, mebus, belediye başkanı yapan bir toplumda mantık aranabilir mi ?…

“TERS”in “DÜZ”e; “DÜZ”ün “TERS”e çevrildiği bir Türkiye ancak bu kadar olabilirdi vesselam..

12 Şubat 2026

Şevket Bülend YAHNİCİ


Yorum bırakın