Hakkını verelim Erdoğan ve AKP içe dönük algı yönetiminde başarılı. Buna karşılık olguları biçimlendirip, bunlardan anlamlı bir dış politika bütünü çıkarmakta da o denli başarısız
Cumhurbaşkanı Erdoğan adını koymadan hatta aksine kamuoyuna aynı menfi doğrultuda inatla gidildiğini anlatmaya devam ederek geniş dış politika virajını almayı sürdürüyor.
Erdoğan bunu yaparken hem Trump hem Putin’le yürüttüğünü varsaydığı “kişisel dostluk diplomasisine” yahut bizim içeriğini bilemeyeceğimiz “karşılıklı çıkar ilişkilerine” güveniyor.
Bir yandan da ortam ve bağlamın, haritadaki konumun kendiliğinden ona armağan ettiği şu meşhur “jeostratejik öneme” sırtını dayıyor.
Başka deyişle iktidar koalisyonu, “tek koltuğun altına pek çok karpuz sıkıştırmaya kalkmak”, “iki ayrı yöne giden iki ata aynı anda binmek” gibi mecazlarla anlatılması gerçeklere pek aykırı düşmeyecek bir dış politika benimsemiş durumda.
AKP Cumhuriyetimizin kurumsal kimliği ve tarihsel yönelimiyle radikal bir kavga içinde. Ama al-verci, “kısa günün kârı”, rant zihniyetli bir mantıkla da ekonomimizin entegre olduğu Avrupa’nın ekmeğini yemek peşinde.
Temel konularda ise bir arpa boyu yol alınamıyor: ABD yaptırımları kaldırmıyor. F35’leri ve F16’ları alamıyoruz. AB, bırakalım üyelik müzakerelerini canlandırmayı Gümrük Birliği’ni güncelleme, vize kolaylığı gibi adımları da atmıyor.
Onyıllardır süregiden Ege, Kıbrıs ve Ermenistan gibi dosyalarda ya bilinçli bir muğlaklık ya bir ipe un serme durumu veya sürekli bir yokuşa sürme hali egemen.
Türkiye, NATO’ya yaptığı bunca katkıya rağmen, güvenilir bir müttefik değil zoraki ve parça başı işbirliği yapılan bir perakende ortak görünümünde.
Oysa, Cumhuriyeti kuranların şuur ve tasavvuru bu değildi. Bu iktidar için ise “ulusal egemenlik” kavramı herhangi bir anlam ifade etmediği cihetle akıbet böyle oldu.
Dış politikamızın güncel durumu başkent Ankara’nın şehir plancıları elinden çıkan o özgün kurgusuyla bugün yayıldığı biçimsiz, başı sonu belirsiz bina yığını görünümü arasındaki makası çağrıştırıyor.
Erdoğan dış politikada kolayı zorlaştırıyor. İleri sıçrama yapılacak zemini önünde bulmuşken içinde durduğu ve zaten kendi eseri olan çukuru kazmayı sürdürüyor. Açık kapıyı itmek yerine duvardan atlamaya kalkıyor.
“Dünya beşten büyüktür” iddiasını yineleyen, “diklenmeden dik durduğu” varsayılan lider Trump’ın dümen suyunda. Bir sonraki toplantısı 19 Şubat’ta Vaşington’da yapılacak Barış Kurulu’nda boy gösteriyor.
O Barış Kurulu’na davetli 60 ülkenin 19’u katılıyor, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki işgali tescilleniyor, odak Filistin meselesinin çözümü değil Gazze’den bir gayrımenkul yatırımı çıkartmak, Gazzelileri ucuz işgücü olarak modern toplama kamplarında tutmak.
Doğu Akdeniz’deki arama faaliyetlerinin askıya alınmasıyla AB Genişlemeden Sorumlu Komiser Kos Ankara’ya geliyor, herhalde kredi kanalları açılıyor. Bir yandan “Mavi Vatan” anlatısı berdevam.
Aynı kapsamda Libya, arkasının da geleceği açıklanan petrol çıkarma ve işletme ihalelerinden 25 milyar dolar tutarındaki ilkini ABD’den Conoco’yave Fransa’dan Total’e veriyor.
Benzer biçimde ABD’nin dünya devi Chevron da hem Suriye hem Türkiye’de gaz anlaşmalarını imzalıyor.
Erdoğan Suudi Arabistan ve Mısır’a gidiyor. Dünkü “darbeci” Sisi’yle de İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetinin sorumlusu olarak bizzat kendisi tarafından gösterilen MbS ile de kucaklaşıyor.
Türkiye belli ki Suriye başta, Libya, Sudan, Yemen, Somali Ortadoğu’nun tüm çatışma ve iç savaş dosyalarında Suudi Arabistan ile hareket ediyor. Suudi Arap sermayesini de çekmeye çalışıyor.
Buna karşılık Suudi Arabistan’ın Pakistan ile yaptığı ikili savunma anlaşmasına katılmakta önce hamle yapar gibi olsa da artık mütereddit. Zira, Suudi Arabistan-BAE ve Pakistan-Hindistan çekişmesinde taraf olmanın ağır faturaları olduğunu görüyor.
AB Mercosur’un ardından Hindistan ile da STA imzalayınca, ABD de Hindistan ile aynı yola giriyor. Türkiye şirketleri ise artık Hindistan’dan neredeyse tamamen dışlanıyor. AB tarafında ise asimetrik bir rekabetle karşılaşılıyor.
Oysa BAE, Suudi Arabistan’ın hamlelerini Rusya ve Hindistan ile vardığı anlaşmalarla dengeliyor. Aynı BAE, Hazar Denizi üzerinden enerji hatları diplomasisinde de Azerbaycan ile birlikte adım atıyor.
Türkiye’nin dış politika tutumu zayıf elle masayı kaldırmak değil. Aksine Türkiye diplomatik açıdan eli bu denli güçlüyken ya da güçlü olabilecekken böylesine savruluyor, yalpalıyor, gelecek nesilleri düşünmeden günü kurtarmanın peşinde koşuyor.
Tıpkı köprüleri özelleştirmek ne denli dar ufuklu davranmaksa, ilmek ilmek örülecek okunaklı, tutarlı ve kurumsal bir dış politika yerine böyle paldır küldür ilerleyen, şu veya bu liderle yan yana verilen pozları stratejik hamle sanan diplomasi de aynı kafaların ürünü.
Hakkını verelim Erdoğan ve AKP içe dönük algı yönetiminde başarılı. Buna karşılık olguları biçimlendirip, bunlardan anlamlı bir dış politika bütünü çıkarmakta da o denli başarısız. Ve aynaya bakmaktan kaçındığı sürece bu durum böyle devam edecek.
08 Şubat 2026
Namık TAN
KAYNAK: https://t24.com.tr/
